Bir ayrılık filmi yalan ve ebeveynlik üzerine ne söylüyor?

Herkesin kendi penceresinden yüzde yüz haklı olduğu bir dünyada, neden herkes bu kadar mutsuz? Simin’in valiziyle Nader’in Alzheimer hastası babasının yatağı arasında sıkışan o boşluğa “modern trajedi” mi diyorduk? Bizim hikâyemiz biraz da böyle. Gelecek arzusuyla geçmişe vefa arasında parçalanan bir orta sınıf senfonisi.
Pazar sabahı saat 07:15 değil bu sefer; Tahran’da bir mahkeme salonu. Karşımızda Simin ve Nader. Simin gitmek istiyor, çünkü evladına bir gelecek kurma derdinde. Nader kalmak zorunda, çünkü Alzheimer hastası babasına bakma borcunda. İşte BİZim en büyük düğüm tam burada atılıyor: Bir tarafta “çocuğum daha iyi yaşasın” diyen modern ebeveyn vizyonu, diğer tarafta “babamı bırakamam” diyen geleneksel evlat sadakati. İkisi de meşru, ikisi de doğru ama bu iki doğrunun çarpışmasından sadece enkaz çıkıyor.
Film bizi daha ilk saniyeden o görünmez hâkimin yerine koyuyor. Sahi, biz olsak kime hak verirdik? Çocuğunun geleceği için vize peşinde koşan Simin’e mi, yoksa babasının elini bırakmayan Nader’e mi? Farhadi burada bize o meşhur “cins” sorusunu soruyor: Bir insan kendi gerçeğini korumak için ne kadar yalan söyleyebilir?
Simin evden gidince sahneye Razieh çıkıyor. İşte burada film, o meşhur orta sınıf ile alt sınıf çatışmasının en çiğ halini kucağımıza bırakıyor. Razieh yoksul, dindar ve çaresiz. Bizim steril dünyamızda Alzheimer hastasının bakımı bir sağlık sorunu iken, Razieh için bu bir dinî vicdan ve hayatta kalma meselesi. Nader’in o steril, kontrollü, eğitimli öfkesiyle; Razieh’in kocası Hodjat’ın o kontrolsüz, sınıfsal ezilmişlikten beslenen patlamaları arasında kalıyoruz.
Nader, babasını yatağa bağlı bulduğunda hissettiği o haklı öfke, aslında hepimizin içindeki o “kontrolü kaybetme” korkusu. Ama film bize tokat gibi çarpıyor: “Haklı öfke, sana başkasının hayatını ezme hakkı vermez.” Nader Razieh’i kapıdan ittiğinde, aslında sadece bir kadını değil, kendi ahlaki bütünlüğünü de o merdivenlerden aşağı itiyor.
Ara spot: BİZim “duruma göre esneyen” modern vicdanımız, Razieh’in o dindar tereddüdüne çarptığında paramparça oluyor. Nader’in netliği mahkemeyi kazanabilir, ama Razieh’in suskunluğu hakikati kurtarıyor.
Filmin asıl mağduru kim derseniz; ne boşanmaya çalışan Simin, ne de hapse girmekten korkan Nader. Filmin vicdanı, o her şeyi sessizce izleyen, babasının yalanını sezen ama onu hâlâ sevmeye çalışan Termeh. BİZimkiler de biraz böyle değil mi? Biz kendi “gelecek planlarımız”, “kariyer hedeflerimiz” veya “haklılık savaşlarımız” içinde debelenirken; çocuklarımız o yetişkin enkazlarının altında sessizce büyüyorlar.
Termeh’in ihtiyacı babasının mahkemeyi kazanması değil, babasının “doğru adam” olarak kalmasıydı. Nader’in “Senin için yaptım” savunması, modern ebeveynin en büyük sığınağıdır ama çocuklar bu sığınağın içindeki yalanı hepimizden önce görürler.
Finalde Termeh bir seçim yapmak zorunda bırakılır: “Anne mi, baba mı?” Ama biz cevabı duymayız. Çünkü aslında soru yanlıştır. Bir çocuğu iki haklılık arasında seçim yapmaya zorlamak, ona çocukluğunu iade edilemez şekilde kaybettirmektir.
İşte, “Genç Ölmek” tam olarak budur: Kendi haklılığına, yanındakinin nasıl eksildiğini fark etmeyecek kadar âşık olmaktır. Simin ve Nader ayrılırken, sadece bir evlilik bitmiyor; hakikat parçalara ayrılıyor, güven duygusu ölüyor.
Bir Ayrılık, bize şunu hatırlatıyor: Yalan bazen kötülükten değil, korkudan doğar. Hukuk suçluyu bulabilir ama vicdanın yükünü hafifletemez. Peki, biz kendi hayatımızdaki o “küçük yalanlar” ve “büyük haklılıklar” arasında, çocuklarımızın gözündeki o “doğru insan” imajını ne zaman kaybettik?
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.