Kahramanmaraş’taki olay ailedeki kopuşu gündeme taşıdı

Bazı dehşet verici olayları senelerce uzaktan izledik. İstemsiz bekârların (incel’ler) varlığı, ayin niteliğindeki saldırıları ve beraberlerinde getirdikleri psikolojik kavram karışıklığı bu dehşet verici olaylardan sadece biriydi. Okul saldırıları da öyle…
Az çok dış basını takip eden herkesin önüne düşen Amerika’daki okul saldırıları, koridorlarda dehşetle koşuşturan gençlerin görüntüleri ve hayatını kaybeden masum öğrencilerin aileleri, uzaktan izlediğimiz dehşet sahneleriydi. Dünyamızın kocaman bir “dijital kasaba”ya döndüğü bu çağda, izlediğimiz dehşetin memleketimize uğramayacağını düşünmek ise sadece iyi niyetle açıklanamayacak kadar büyük bir ihmalkârlık olurdu.
Asıl konuya gelmeden önce üç net bilgi vereyim: a) Facebook’un kullanıcı sözleşmesi, birçok devletin anayasasının üzerinde konumlanıyor. b) Google’ın sadece yıllık reklam geliri 250 milyar doları aşıyor ki bu rakam, dünyada yaklaşık 150 ülkenin gayrisafi yurt içi hasılasından daha büyük bir bütçeye tekabül ediyor. c) Discord’un aylık aktif kullanıcı sayısı, yaklaşık 200-250 milyonun üzerinde. Yani Filistin, İsrail, İran ve Türkiye’nin nüfus toplamlarından da yukarıda.
Onlarca çarpıcı bilgi arasından seçebildiğimiz bu üçü, ülkemize yaklaşan yeni dehşet sahnelerini fark etmemize vesile olmalıydı. Bu üç basit hakikat; bizi, olayların ardından demagojik çıkarımlarla yetinmekten; sadece kriz anında ortaya çıkan “bilirkişi”lere kulak kesilmekten ve malül olduğumuz unutkanlıktan uzak tutmaya yetmeliydi.
Kahramanmaraş’taki elim hadisenin ardından dikkatimi en çok, katilin babasının yaptığı açıklamalar celbetmişti. Oğlunun çok iyi bir internet kullanıcısı olduğunu, kendisine ait VPN kullandığını, odasına girdiğinde onu İngilizce konuşurken bulduğunu, bilgisayar şifresini kendileriyle paylaşmadığını söylüyordu baba. Babanın açıklamalarından neler anladığımıza bir bakalım.
Günümüzdeki her ebeveyn gibi o da çocuğunun çok zeki ve özel olduğunu düşünüyor, psikolojik sorunları oğluna konduramıyor. Çocuklarına tapan her anne - babada olduğu gibi otorite kaybolmuş. VPN meselesi ise bizi bambaşka bir ihmale götürüyor. Bundan 20 yıl önce bir çocuğun zararlı alışkanlıklarının olup olmadığı, arkadaşlarının kalitesi ve hatta muhtemel geleceği, yaşadığı mahalle ile tahmin edilebilirdi. Dolayısıyla bir çocuğu tehlikeden korumak için dizinizin dibine, evinde oturtmak yeterliydi.
Katil Aras’ın babası, çocuğunun “şahsi VPN”ini söylerken aslında bize şunu anlatıyordu: 14 yaşındaki Aras, farklı platformlarda tanıştığı sapkın zihniyetlerle kendisine bambaşka bir aile kurmuş, adını zikretmeyeceğimiz eğilimlerde kaybolmuş, kendisine farklı rol modeller bulmuştu. Evde olmasına, odasında sessizce oturmasına rağmen dış dünyada kurduğu bu çarpık düzen, katilimizin “yetim”liğini ortaya koyuyor.
Dizi-film sektörünü sabahtan akşama kadar eleştirebilirsiniz. Mafyaların karizmatik görüntüsünden, müstehcen içeriklerden, Netflix’in kötü niyetli yayın politikasından, sosyal medyadaki anonim kötülükten istediğimiz kadar dert yanabiliriz. Ama bilmeliyiz ki bunların hiçbiri, bir çocuğu “yetim” bırakmaz. Bütün zincirlerin ilk halkası olan ailede bir kopuş başladıysa yetim kalmak için kimsenin ölmesine gerek yoktur. Çünkü ev gençleri, incel’ler, hikikomori’ler, doomer’lar, anne babaları öldüğü için yetim sayılmazlar; anne babalarıyla aralarında büyük bir kopuş yaşandığında yetimlik tamamlanmıştır. Bu kopuşların önüne geçebilmek; platformları kapatmakla, yaş kısıtları getirmekle ya da “aile yılları” ilan etmekle mümkün olur mu? Pek sanmıyorum.
Yanlış anlaşılmasın, bu önlemleri önemsemediğim için söylemiyorum. Güven Adıgüzel, bir şiirinde ne güzel söylemişti: “Her şeyi devletten beklemek, uzunca bir kış gibi. Devlet, size muhabbet kurmayı öğretmez; -üns bağlarınızı güçlendirmek için ellerinizi bir araya getirmez. Devlet, ekran süresi günlük sekiz saat olan babaya otorite sağlamaz. Devlet, çocuğunun eline tablet verince rahatlayan annenin vicdanıyla ilgilenmez.
Demagojik çıkarımlardan kaçınacağımızı söylemiştik. Bu girdaptan çıkış yolu arayanlara, “Kalbime döneceğim ama hangi yolla?” diyenlere, bildiğimiz en güzel reçeteyi yazalım. “Gerici olacağız. Geleneksel aile yapımızdan ilhamla hareket etmekten gocunmayacağız. Annenin kutsal konumunu, babanın merhametle bezenmiş güçlü otoritesini, asla modernitenin lakırdılarına kurban etmeyeceğiz. Her çocuk özel olmayabilir ama her ailenin özel, mahrem ve dokunulmaz olduğunu kafamıza mıhlayacağız. Ekranlara teslim ettiğimiz için buğulu bakan gözlerimizi kardeşimizin, çocuğumuzun, anne babamızın göz bebeklerine değdirmeden önce arındırmaktan başka çaremiz yok. Fahr-i Kâinat Efendimiz'den (s.a.v.) gördüğümüz gibi yaşamaya gayret edeceğiz. Birbirimizden değil, birbirimize yüz çevirmenin ne olduğunu hatırlayacağız.
Falları grafiklerde, istatistiklerde, etkileşimlerde bakılan bizlere “Dinleyin!” diye seslenerek başlar İsmet Özel'in naatı. Hayat rengini sazendelik sanan pervasız kalabalıklar olmamak, renkleri gökkuşaklarından çaldırmamak için dinlemeliyiz onu. Yediklerimizin lokmaya vurulmadığı, içtiklerimizin yuduma gelmediği, çevirdiğimiz her bir sayfada üzerimize kalleşlik sıçratan bu çağda, “İnsan, insanın yurdudur,” sesini duyabilmek için ona kulak kesilmeliyiz. Çünkü kimse bize, dünyadaki ömrü boyunca hiçbir insana yan bakışı olmayanın, kır çiçeklerine bile yan gözle bakmayanın, torunu kucağında kıyam edenin, dönünce bütün vücuduyla dönenin kim olduğunu söylemeyecek.
Hayır, bu bir hayattan çekilme çağrısı değil. Zamanın ihtiyaçlarını reddetmemek, insana dokunan her platformda var olmak, bizim sorumluluğumuz. Ama hangi “evin genci” olduğumuzu bilmeliyiz. Adımlarımızı her daim ileriye atarken içimizden şunu tekrar etmeliyiz: Şarkıya dön, kalbine dön, eve dön!
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.