Horn etkisi insanları tek kusura indirger
11:00, 15/07/2026, Çarşamba

“Horn Etkisi” bir kusur, bir ömür, çokça çay.
Batılı psikologların kitaplarında uzun uzun anlatıp “Horn Etkisi” ya da “Ters Hale Yanılsaması” dedikleri o fiyakalı kavram, aslında tam olarak bu şehirli aceleciliğin kalbimizde açtığı bir yara gibidir.
“Sû-i zan, kalbin cinayeti gibidir”
İmam Gazâlî
Bazen bir kafede otururken ya da sokağın o kalabalık, yorgun akışında insanları izlerim. Herkesin yüzünde aceleyle bir yere yetişmenin, bir şeyleri hemen çözmenin o telaşlı gölgesi vardır. Zihnimiz de tıpkı bu şehirlilik gibi; hızlı, sabırsız ve kestirmeci.
Batılı psikologların kitaplarında uzun uzun anlatıp “Horn Etkisi” ya da “Ters Hale Yanılsaması” dedikleri o fiyakalı kavram, aslında tam olarak bu şehirli aceleciliğin kalbimizde açtığı bir yara gibidir.
En yalın tanımıyla: Bir bireyi, bir fikri ya da asırların omzunda büyümüş koca bir medeniyeti; ilk intibası veya bize hitap etmeyen tek bir hatasından yakalayıp toptan çizmek; diğer tüm yeteneklerini ve şahsiyetini görmezden gelerek, bütünün hakikatine karşı işlenmiş taammüden algı suikastıdır.
İşte tam bu yüzden, “Kalbimiz tembelleşti.” diyorum. İnsanı bütün o sakarlıklarıyla, hüzünleriyle ve iç çekişleriyle bir bütün olarak okuma haysiyetini kaybettik. Onu tek bir kelimeden ibaret sığ bir slogana, bir sosyal medya etiketine indirgiyoruz. Bir çırpıda örüyoruz kararı verilmiş duvarları. İnsanın o derin, o bin bir odalı sarayına girmek yerine, kapısına alelacele bir tabela asıp geçiyoruz.
Çünkü kolay. Çünkü bir insanı anlamak, onun içindeki o kırık dökük eşyaları düzenlemesine yardım etmek büyük bir manevi mesaidir. Onun acısını sırtlanmak, onunla aynı kaldırımda, aynı yağmurun altında durmak Müslümanca bir yoldaşlık gerektirir. Biz ise bu hızlı hayatın konforlu köşelerinde kendi sığınaklarımıza çekildikçe, başkasının yükünü taşımaktan kaçan ve kaçtıkça tenhalaşan canlılara dönüştük. Onu bir kez “kardeşlikten” veya “insanlıktan” sildiğimizde, artık onun için parmağımızı kıpırdatmak zorunda kalmıyoruz. Ne büyük lüks ne adaletsiz bir konfor!
Üstelik biz, “Bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi adaletsizliğe itmesin.” ayetini ezbere bilenler zümresiyiz. Taca, kılığa, rütbeye, cemaate ya da gruba bakarak insan sarraflığı yapan bir geleneğin çocukları da değiliz. Hacı Bektaş-ı Velîlerin, “Keramet baştadır, tacda değildir.” diye omuzlarından tutup sarstıklarıyız. Mevlânâların karanlık bir odadaki fil metaforuyla, tek bir köşesine dokunup hakikati kavrayamayacağımız gerçeğini, yüzyıllar önceden anlattıklarıyız.
Yaratanın üflediği ruha hürmetle, sevmek lazım. Hırsla değil; varoluşsal bir öngörüyle, şefkatle sevmek lazım.
Bu hikâyenin en hüzünlü, insanın içini en çok sızlatan tarafı nedir bilir misiniz? İnsan bu amansız, bu şefkatsiz toptancılığı en çok da kendine yapar. Çocuklukta temelleri atılan ve yetişkinlikte dünyayı algılama bicimize dönüşen “şemalar”, katı inanç biçimleri olarak yerleşir topraklarımıza. Özellikle “Yüksek Standartlar” şeması olarak belirginleşen bu durum, hayatta kalmak için, daha çok sevilmek için, performans ve başarıya aşırı anlam yükleyerek koşuşan insanlar yaratır. “Yeterince iyi” ile yetinemeyen bu “şema”, annemizin kaygılı şefkatinden, mahalledeki fısıltıdan geçen bir mükemmeliyetçilik tortusudur. Burada zihin, “horn etkisini”, kendi içine doğru bükerek, tek bir kusuru kendi hikayesinin tamamına temsil eder.
Bu, bir ruh cinayetidir. Hem de kendi ruhun aleyhine. Kelamdaki karşılığı ise “Yeis”tir; yani Allah’ın o her şeyi kuşatan rahmetinden ümit kesmektir. O’ndan bağışlanma dileyip, kendi kendimizi bir türlü affedememek yoksulluğudur. Rahmetimden umut kesme diyen Rabbini hiçe saymak, düştüğü yerden ayağa kalkma iradesini ve aynı gökyüzüne bakma sevincini kaybetmektir. Tövbe kapısını, yani o her sabah yeniden başlama ümidini kendi üstüne kilitleyen kul, kendi içindeki o karanlık toptancılığın kurbanı olmuş demektir.
Gözümüzü ve gönlümüzü yeniden açmak zorundayız. Dünyayı pembe bir yalanla örtmekten, her kusura körü körüne methiyeler düzmekten bahsetmiyorum; size kusurun da hakkını teslim etmeyi, yani bir “gönül gözü adaleti” teklif ediyorum. Ezberle çalışan giyotinleri kaldırıp “Bir daha bak,” diyorum, “dünyadaki hiçbir nesne, hiçbir insan ve hiçbir fikir tek bir parçadan ibaret değildir. Bilgece bir hayat, bir insanın zaaflarını gördüğünde onu etiketlemek değil; onun bu fırtınalı, bu adaletsiz ve vahşi dünyada, istikametini bulmaya çalışırken hırpalanmış bir âdemoğlu olduğunu idrak edebilmektir.”
İşte bütün bunlardan dolayı: “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.” diyen Şeyh Galip gibi sevmek lazım kendini ve ötekini… Yaratanın üflediği ruha hürmetle, sevmek lazım. Hırsla değil; varoluşsal bir öngörüyle, şefkatle sevmek lazım.
Şimdi o bidayetteki soruyu kalbimize tekrar soralım: Hem ötekini hem de kendini tek bir kusura indirgeyen bu kestirmeci akıl; hayatın o girift, o muazzam bütünlüğünü daha ne kadar görmezden gelebilir ve bu şefkatsiz acelecilik, daha kaç ömürden kaç çay keyfi eksiltmelidir?
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.