Komplo teorisi nedir? Tarihi ve toplumsal kökenleri

Komplo teorilerine inananlar paranoya, güvensizlik, eğitimsizlik, analitik düşünce becerisi yoksunluğu ve hatta son çalışmalarda sahtekârlık gibi kişilik özellikleri ile ilişkilendirilir. İşin psişik yönleri ayrı bir boyut. Ancak sosyolojik çerçevenin bu inançları beslediğine dair neredeyse hiç şüphe yoktur.
Nedir bu herkesin diline dolanan komplo teorisi? İki kelimenin birleşiminden oluşan bu terkip, son zamanlarda sık sık kulağımıza çalınıyor. Artık belki de tarihte hiç olmadığı kadar yoğun bir biçimde kullanılıyor. Komplolar ve onları teorize ettiğini söyleyen anlatılar. Neredeyse bir edebî tür kadar bir şiir, bir roman veya bir öykü kadar dolaşıma girmiş vaziyette. Herkesin dilinde olan, yerli yersiz kullanılan, okumuş veya okumamış kişilerin dile getirdiği… Özellikle erkeklerin kimi zaman entelektüel ortamlarda kimi zaman kahvehane köşelerinde muhabbetlerini süsleyen kavramlar… Bunlar nedir ve nasıl anlaşılmalıdır?
Doğrusu bu sorular kolayca ve net bir çerçeveden cevaplanabilecek nitelikte değil. Ancak akademi dünyası bu kavramlara epeyce kafa yormuş durumda. Onun içindir ki kolay cevaplayamasak da komplo ve komplo teorisi kavramlarını belirli bir düzlemde anlamlandırabiliyoruz. Çünkü ciddi bir akademik müktesebat oluşmuş durumda.

Kavramların tanımına ilişkin epeyce felsefi tartışma yapılmış olsa da zihinleri karıştırmanın âlemi yok. Zira en basit hâliyle “komplo teorisi”, komplo olduğu düşünülen olay(lar)ın teorize edilmesidir. Adı üstünde komplo teorisi. Aslında bu teorilerin ne iş yaptığı pekâlâ belli. Ancak kavramı böldüğümüzde, tanıma ihtiyaç duyan iki kelime daha karşımıza çıkıyor: Komplo ve teori. İşte burada işler biraz daha karmaşık hâle geliyor.
Reklam
Öncelikle komplo kelimesi, Fransızcadaki complot ile etimolojik bir akrabalığa sahiptir. “Birlikte nefes almak” anlamına gelen complot, takdir edileceği üzere tarihin dönüştürücü gücünden nasibini almış ve zamanla “gizli plan” ya da “sinsi plan” anlamına bürünmüştür. Artık günümüzde gizli, sinsi, kirli veya haince ifade edilen her türlü plan ve eylem bir komplo olarak isimlendiriliyor.

Teori kelimesiyse yine üzerinde derin tartışmalar yürütülse de en basit hâliyle bir olayı veya olguyu açıklamak ve anlamlandırmak için kullanılan sistemli bilimsel fikirlerdir. Bu anlamda bilim insanlarının ampirik kanıtlardan yola çıkarak kendince bir hakikat inşa etme çabasıdır teori.
Adım adım gittiğimizde, komplo ve teori kelimelerinin bileşkesinden oluşan komplo teorisi, yalın bir tanımla haince bir planı veya eylemi teorize etme iddiasında olan fikirlerdir. İçerisinde “teori” ifadesini barındıran bir kavram, elbette bilimsel bir çağrışım yapar. Dolayısıyla komplo teorisi açık veya zımnî olarak istenmeyen olayları bilimsel bir tarzla hikâye etme veya teorize etme iddiasındadır.

Kavramı ilk kullananın kim olduğu üzerinde bir söylem birliği yoktur. Fakat II. Dünya Savaşı’ndan sonra yoğun bir kullanım oranına sahip olduğu görülür. Ne var ki savaş sonrası akademik çalışmalar, bu teorize etme iddiasına ciddi bir mesafe koyar ve komplo teorisyenlerini küçümsemeye başlar.
Reklam
Özellikle ünlü bilim felsefecisi Karl Popper, bu teorileri “fesatçı toplum kuramı” olarak görür. Ona göre komplo anlatıları, olan biten her şeyin altında bir fitne arar. Popper, sonraki çalışmalara ciddi bir fikir öncülüğü yaparak komplo teorilerinin, bunlara inananların ya da üretenlerin tepeden tırnağa küçümsenmesinin yolunu açar.
Popper’ın açtığı bu yolda ilerleyen bir diğer önemli isim ise Amerikalı tarihçi Richard Hofstadter’dır. Hofstadter, “Amerikan Siyasetinde Paranoyak Üslup” başlıklı makalesinde, komplo teorilerini sadece içerikleriyle değil, ifade ediliş biçimleriyle de ele alır. Ona göre “paranoyak üslup”, tarihin şeytani güçler tarafından yönetildiği inancına dayalı, kıyametçi bir dil kullanan siyaset yapma tarzıdır. Hofstadter’ın bu kavramsallaştırması, Popper’ın felsefî eleştirisini tarihsel ve siyasal bir zemine oturtarak, komplo teorilerine yönelik küçümseyici bakışın daha da derinleşmesine yol açar.

Peki komplo teorisyenlerini, bunlara inananları veya üretenleri bu kadar küçümsemeye hakkımız var mı? Bu sorunun cevabı, sanıldığı kadar basit değildir.
İşin etik kısmını felsefeciler, ahlak koyucular veya sokaktaki insanlar tartışabilir. O ayrı konu. Açıkçası bilim insanlarının burada çok fazla zaman kaybetmemesi de gerekir. Elbette bilimsel etik diye bir şey var. Ancak bilim camiasındaki tartışmalar genelde bu başlık altında yürütülmüyor. Ana akım bilimsel paradigma, komplo teorilerine inananların birer hasta olup olmadığını tartışıyor.

Bu tartışmanın bilimsel bir zeminde ilerleyebilmesi için hasta teşhisi koyanların ahlaki pozisyonlarını değerlendirmektense hasta olarak işaret edilen aktörlerin hastalığına delalet edecek kanıtlarla ilgilenmek daha anlamlı görünüyor. Ya da en azından bugünkü bilim kendisini bu noktada konumlandırsa iyi olur. Bilim insanları, komplo teorilerine inananların küçümsenmesinin veya hasta olarak işaretlenmesinin gerçekten meşru bir ampirik dayanağı var mı, şeklinde bir soru sormalıdır kendisine.
Türk edebiyatının kült eserlerinden Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde vurgulandığı üzere, “Psikanaliz çıktığından beri hemen herkes az çok hastadır.” Postyapısalcı felsefenin en önemli aktörlerinden Michel Foucault da yıllarca deliliğin, hastalığın veya patolojinin çok keyfi tanımlara bağlı olarak anlaşıldığını söyledi. Bu perspektiften komplo teorilerine inananlar veya üretenlere dair yapılacak her türlü hastalık veya patoloji tanısının bir keyfiliği barındırması kaçınılmaz görünüyor.
Reklam
O meşhur ve her şeyin içini boşaltan postmodern soru, ana akım akademisyenlere burada da sorulabilir. Hastalık ama kime göre, neye göre? Takdir edilecektir ki bu zehirli soru, yeryüzündeki her güçlü iddianın altını oyabilir. Nitekim ana akım görüşlere karşı bu türden soruların, komplo teorilerine inananlar veya onları üretenler tarafından sık sık sorulduğunu biliyoruz.
Fakat zehirli sorular karşısında akademisyenlerin elindeki materyaller de hiç küçümsenecek düzeyde değil. Gerçekten de komplo teorilerine inananların birtakım anomaliler taşıdığı defaten ortaya konulmuştur. Komplo teorilerine inananlar paranoya, güvensizlik, eğitimsizlik, analitik düşünce becerisi yoksunluğu ve hatta son çalışmalarda sahtekârlık gibi kişilik özellikleri ile ilişkilendirilir. Hatta pek çok kez aynı değişkenler, farklı toplumlarda, farklı araştırmacılar tarafından ortaya konulmuştur.
İşin psişik yönleri ayrı bir boyut. Ancak sosyolojik çerçevenin bu inançları beslediğine dair neredeyse hiç şüphe yoktur. Çünkü yerküre üzerinde yaşayan herkesin, yaşadığı bölgeye ilişkin koşulları aynı değil. Ve herkesin hikâyesi, deneyimleri, gündelik hayattaki performansları da aynı değil. Bazıları bombaların, darbelerin, yoksulluğun, kıtlığın ve kuraklığın yaşandığı bir dünyayı deneyimliyor. Üstelik onu, herkesin bu şekilde deneyimlemediğini bile bile deneyimliyor.
Düşünsenize bazılarının işi yolunda giderken, tekeri dönerken diğerleri sadece çilekeş bir hayat yaşıyor. Bu şartlar altında, kiminin tok kiminin aç olduğu bir atmosferde, aç olanın hayatı algılama biçiminden neyi bekleriz? Elbette insanoğlu boşluğa bakacak ve tüm bu olan bitenlerin ardındaki kötü adamları, kötü ulusları veya kötü örgütleri düşünecektir. Arayacak ve bulacaktır. Bulduğu kişi doğru kişi olmasa da bulacaktır.

Yolunda gitmeyen şeylerin arkasında paranoyakça bir üslupla aramak, bir hakikat arama yoludur. Doğruluğundan veya yanlışlığından bağımsız olarak bir yoldur ve bir arama üslubudur. Gündelik hayat bu türden bir arama yöntemini sık sık karşımıza çıkarır. Görece bütün imkânlara sahip olduğu hâlde derslerinde başarısız olan bir öğrenci, babasından iyi şartlar altında büyütülebilecek bir şirketi miras alan müflis bir evlat, sürekli dış güçleri kötü performansının gerekçesi hâline getiren politikacılar, başarısızlar, kaybedenler veya hiçbir suçu olmadığı hâlde travma yaşayanlar...
Bütün bunlar, gündelik hayatın olağan akışı içinde karşılaştığımız, çoğu zaman şikâyet kültürü ile paranoyak ruh hâlini birleştiren, vakayı adiyeden tipolojik varyasyonlardır. İşte komplo teorilerinde de yolunda gitmeyen işlerde tam olarak bu yöntem izlenip bir günah keçisi aranmaktadır. Ne var ki bu arama hâli insanlık tarihi kadar geriye götürülebilir. İnsanoğlu musibetlerden korunmanın bir yöntemi olarak bunu sürdürmüştür.
Reklam

Günah keçisi veya sorumlu aramak kadim bir alışkanlık olsa da bugünkü manada bildiğimiz komplo teorilerinin tarihi çok daha yeni bir döneme rastlar. Modern komplo teorileri, yani suçlu aramanın en kompleks ve sistematik biçimi olarak haince planları deşifre etme çabası, görece daha yakın bir zamanda ortaya çıkmıştır.
Modern komplo teorilerinin özellikle aydınlanma ve Fransız İhtilali’nin oluşturduğu sosyolojik atmosferde serpilip büyüdüğü bilinir. Bu dönemdeki ani toplumsal değişimler, yeni toplumsal kurumlar ve daha önceki yaşam formlarının radikal biçimde değişiklik göstermesi, insanların çevresinde olup biteni anlamlandırmak için komplo teorilerine başvurmasına hizmet etmiştir. Öyle ki komplo teorileri bu dönemden sonra büyük toplumsal olayların anlamlandırılması için bir araç olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Artık her türlü gerçek ya da algılanan travmatik deneyim bir komplo teorisi ile ilişkilendirilmeye başlanmıştır. Ne zaman bir devrim olsa, ne zaman bir savaş patlak verse, ne zaman bir salgın çıksa, ne zaman bir ekonomik kriz yaşansa, uçak düşse, ekinler verimli olmasa, komplo teorileri rahatlatıcı bir araç olarak devreye girer. Olan biten her şeyin arkasındaki şeytani ötekiyi dünyanın karmaşık yapısından çıkarır, bulur ve önünüze getirip koyar.
Elbette bu hikâyelerin ataları vardır. Bu anlamda modern komplo teorilerinin ortaya çıktığı dönemde özellikle İlluminati, Tapınak Şövalyeleri, Masonluk ve Yahudiliğe ortak bir komplonun faili olarak işaret ediliyordu. Fransız İhtilali’nden sonra hem bu özneler hem de bunların altında veya üstünde çalıştığı iddia edilen standart koalisyon ortakları, yolunda gitmeyen pek çok şeyin sorumlusu gösterildi.

Bu mükemmel dörtlünün hikâyesine baktığımızda, bunların yolları enteresan bir biçimde kesiştiği görülür. Önce sahneye Hristiyan hacıları korumakla görevliyken hazinelerine el konulması için ortadan kaldırılan Tapınak Şövalyeleri çıkar. Tapınakçıları Fransa Kralı IV. Philippe ve Papa V. Clemens iş birliğiyle yok edilmiş olsa da onların gerçekten yok olduğuna ve servetlerinin ele geçirildiğine hiçbir zaman inanılmaz. Böylece hikâye, bir sır olarak varlığını sürdürür.
Derken Fransız İhtilali dönemi... Dönemin muhalifleri, gizli toplantılar düzenleyebilmek için mason localarının özerk yapısından faydalanır, bu yapıya sızar. Muhalif eşittir mason; mason eşittir muhalif şeklinde bir algı yerleşmeye başlar. Üstelik masonların kendilerine kadim bir kök bulma arzusuyla Tapınakçıları ataları olarak takdim etmesi, muhaliflerin Tapınakçılarla da ilişkilendirilmesini sağlar. Tapınakçılar, masonlar ve muhalifler böylece aynı yolun yolcuları hâline gelir. Komplocu örgü giderek kompleksleşir.
Derken bir başka aktör daha belirir. Kendilerini İlluminati, yani “aydınlananlar” olarak adlandıran bir grup. 1776’da Bavyera’da kurulan bu gizli örgüt, aydınlanma değerlerini savunmuş ve kısa süre sonra dağıtılmıştır. Onların da devrimci rüzgâra kapılıp bu hikâyeye eklemlenmesiyle birlikte ortaya Tapınakçılar, Masonlar, İlluminati ve zamanla bunlara eklemlenen Yahudilerle birlikte gizemli bir komplocu oluşum çıkar. Yani mükemmel dörtlü. Tüm bunlar muhaliftir ve düzenin yıkılmasından sorumlu tutulur. Bütün anti-kahramanların bir araya geldiği bu hikâye, devrimin arkasındaki gücü anlamaya çalışanlar için oldukça ilgi çekici olur.
Reklam
Modern komplo teorilerindeki bu aktörler, çoğu zaman muhalif ve devrimci yani kurulu düzen karşıtı aktörlerdir. Tapınakçıların, dönemin Fransa Kralı Yakışıklı Philippe ve Papa V. Clemens açısından muhalif ve sevilmeyen bir grup olduğunu biliyoruz. İlluminati ve Masonların aydınlanma değerlerini savunan ve yine dönemin müesses nizamına karşı gelen örgütler olduğunu da biliyoruz. Dolayısıyla bunların kendi dönemleri içindeki muhalif ve müdahaleci tavırları tarihsel vakıalardır.
Peki bu durumda komplo teorisyenleri haklı mı oluyor? En azından bu olaylar için pek sayılmaz. Çünkü sorun buradaki grupların yıkma istenci ile alakalı değil yıkma güçlerinin olup olmadığı ve bunu şeytani amaçlar doğrultusunda yapıp yapmadığıyla alakalıdır. Tapınakçıların gerçek gücü ne kadardı? Dağıtıldıktan sonra varlıklarını sürdürebildiler mi? İlluminatinin kaç üyesi vardı ve Fransız İhtilali’ni etkileme kapasiteleri neydi? Mason locaları, homojen bir yapı mıydı yoksa kendi içinde bölünmüş müydü? Bu sorulara verilecek cevaplar, komplo teorilerinin iddialarının ne kadar gerçekçi olduğunu da ortaya koyacaktır.
Komplo teorisyeninin temel sorunu, bu grupların tamamının yapma gücü olmadığı hâlde bazı iş ve eylemleri bu gruplara mal etme alışkanlığıdır. Üstelik bazen rasyonel bir çıkar olmamasına rağmen, salt kötülük bağlamında yapıldığı düşünülen eylemlerin bu gruplara atfedilebilmesidir. Komplo teorileri için asıl sorun budur. Zira bir grubun kötücül bir eylemi yapma isteğine ne kadar sahip olabileceğini bilemeyiz. Kimsenin niyetini okumak veya niyetlerine kefil olmak gibi bir durum da söz konusu olamaz.
Fransız İhtilali döneminde modern komplo teorilerinin temeli atıldıktan sonra biçim, üslup ve içeriğinin günümüze kadar yansıdığını görürüz. Bu hikâye etme biçimi dünyanın her yerinde benzer bir tarzla yapılıyor. Hem Batılılar hem Doğulular, hem sağcılar hem solcular, hem kadınlar hem erkekler bunları üretebiliyor ve bunlara inanabiliyor. Öyle zannedildiği gibi sadece Türkiye, Ortadoğu veya belirli bir kesime hasredilebilecek şeyler değil.
Nitekim ABD’de gökyüzünde tuhaf bir cisim görünse, Avrupa’da bir Müslüman cürüm işlese, İran’da veya İsrail’de birisi adalet arasa günün sonunda hikâyenin nereye evrileceği bellidir. Bu anlamda komplo teorilerinin çıkış yeri Batı dünyası olsa da dünyanın değişik coğrafyalarında yaygın biçimde kullanıldığı görülür.
Yaşadığımız belirsizlik atmosferiyle beraber bu teorilere daha çok ihtiyaç duyulacağı söylenebilir. Bilimsel ve temkinli açıklamalardan ziyade, komplo teorileri üzerinden hayatın açıklanmaya çalışılması muhtemeldir. Bunun bir nedeni, komplo teorileri ile oy verme davranışları arasında gözlemlenen yakın ilişkidir. Siyasetçiler, seçmenlerin kaygılarına bazen bilimsel açıklamalarla değil, onların korkularını besleyen anlatılarla hitap etmeyi tercih edebilmektedir. Ve korku, özellikle de irrasyonel korku, siyasette etkili bir araç olmaya devam etmektedir.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.