2006 Dünya Kupası finalinde Zidane neden kafa attı?
17:15, 07/07/2026, Salı

Bu neyin kafası?
1930’da bağımsızlık adına tüm Hindistan’ı peşine takan Mahatma Gandhi İngiliz yönetimince tutuklanır; Nikaragua’da Augusto Cesar köylüleri ayaklandırırken birkaç yıl önce askeri darbenin yapıldığı Uruguay, Dünya Kupası’na ev sahipliği yapar. Sivillerin hedef alındığı ilk hava bombardımanlarından biri olan Guernica’dan bir yıl sonra düzenlenen Dünya Kupası’nı (1938) faşist İtalya kazanır. 1970 Dünya Kupası elemelerinde El Salvador ile Honduras arasındaki eleme maçına taraftarların, medyanın ve hükümetlerin karışması modern tarihe “futbol savaşı” olarak kaydedilen çatışmalara neden olurken “tarihin en iyi Brezilya takımı” üçüncü kez Dünya Kupası’nı kucaklar.
1986’da Arjantin dört yıl önce Falkland Adaları’nda aldığı mağlubiyetin intikamını yeşil sahada “Tanrı’nın eli” ve Maradona’nın neredeyse sahadaki tüm İngilizleri çalımlayıp, topu içeri bıraktığı sol ayağıyla alır. 1994’de Sırplar Boşnak, Türk ve Hırvat halklara karşı bir etnik temizliğe girişmişken ve Ruanda’da yaklaşık bir milyon kişi öldürülürken milyonlarca ekranda Amerika’da düzenlenen Dünya Kupası’nı takip edilmektedir. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali uzun süre sonra savaşın Avrupa’nın merkezine yerleşmesine neden olurken 2022 Dünya Kupası ilk kez kış mevsiminde, çoğunluğu Müslüman bir ülkede düzenlenir.

Sokakta futbol.
Futbol ile futbol dışı meseleler arasındaki paralellikleri yalnızca kronolojik bir tesadüf olarak görüp geçmek mümkün. Elbette bir futbol maçı tek başına tarihin akışını değiştiremez ya da bir milleti makus talihinden kurtarmaz ama aynı şey, çoğu tarihsel olay için de geçerli değil midir? Tarih, küçük kırılmaların büyük sonuçlara yol açtığı fakat hangi tetikleyicinin tam olarak neyi harekete geçirdiğinin asla bütünüyle izlenemediği bir mücadele alanıdır. Tarih kitapları çoğu zaman nasıl mücadele edildiğini değil kimin kazandığını ve galibin mağlubu kendi avuçları arasına nasıl aldığını yazar. Bu açıdan bakıldığında resmî tarihin futbola fazla yer vermemesi, Eduardo Galeano’nun söylediğinin aksine çok da “akıllara durgunluk” verici değildir. Çünkü “hiç beklenmeyen anda imkânsız olanın gerçekleşebildiği” bu oyunda “cüceler devleri alt edebilir; eğri bacaklı zayıf bir çocuk kusursuz bir atletin önüne geçebilir.” Ama futbol yalnızca şoke edici bir ihtimal değildir aynı zamanda güçlülerin beklentilerini ve toplumsal eşitsizlikleri normalleştiren bir çerçevede oynanır. Ev sahibi avantajı, ekonomik güç, medya baskısı ya da politik atmosfer çoğu zaman oyunun önüne geçer. Birçok maç henüz takım otobüsünde, maç yemeğinde, stadyum koridorunda ya da giyilen formanın kalitesinde kazanılır.

Berlin Duvarı.
Oyun ile oyun dışı şeyler arasında karşılıklı bağlar kuran futbol bir metafordur aslında. Mükemmel aydınlatılmış çimlerin üzerinde doksan dakika süren mücadele, bir süreliğine dışarıdaki hayatı askıya alır. Özellikle millî maçlarda elde edilen kritik zaferler, “sınıfsız, imtiyazsız, yekpare” bir coşku üretir. Fakat bu coşku, dışarıdaki güç ilişkilerini ortadan kaldırmaz; onları sembolik olarak yeniden üretir. Oyunun dışındaki çatışmalar tribünlere taşınırken tribünlerdeki sembolizm de dışarıdaki şiddeti büyütebilir. Bu yüzden bir stadyumda fanatik ile centilmen çoğu zaman birbirine sandığımızdan daha yakındır ve hatta bazen aynı kişidir. Belki de futbolun hakikati tam olarak budur: Zevk ile iğrençliği aynı anda duyabilmek. Bu yüzden birçok insan savaşların, darbelerin, ekonomik krizlerin ve göçlerin ortasında bile Dünya Kupası’nı izlemeyi bırakmaz. Çünkü futbol, insanlara bir anlığına bile olsa tarihin akışının tersine çevrilebileceği umudunu verir; hakikatin, söylemlerin ötesinde saf bir eylemde bulunabileceğini gösterir.

Dünya Kupası.
Bir futbol sanatçısı
Futbol sadece 22 adamın bir topun peşinde koştuğu, çoğu oyunculardan fakir milyonların da heyecanla izlediği bir şeyden fazlasıdır. Simon Kuper’in dediği gibi milyonlarca insanın hem büyük bir aşk hem de nefretle takip ettiği bir şeyi sadece kendi ile özdeş görmek bir hatadır zaten. Siyasetin, savaşın, ticari çıkarın, kültürün ifadesidir futbol. Hatta bazı özel ayakların sayesinde bir sanata da dönüşebilir. Zinédine Zidane (Zizou), 21. yüzyılda küresel kapitalizmin ve ırkçılığın kıskacına iyiden iye sıkışan futbolun en büyük sanatçılardan biri. Transfer rekorları, kupaları, şampiyonlukları ya da en kritik anda attığı gollerden öte bir imgedir, Zizou. Ayağına yapışmış gibi görünen topa istediği şekilde hükmeden bu bedenin keskin zarafeti size futbolun “işçi sınıfının balesi” olduğunu hatırlatır. Savunma ve hücumu aynı seviyede oynayabilen yüksek oyun aklı sadece stattakileri değil ekranları başındakileri de kendine hayran bırakır. Sahadayken yarattığı büyü değildir Zidane’ı büyük yapan şey. Genellikle mühürlü dudaklar ardına sakladığı sahadaki varlığı dışarıda tutulmaya çalışan birçok şeyin de kendiliğinden açığa çıkmasına neden olur. Onun hikâyesindeki zirve ve düşüş anları aslında daha büyük birçok hikâyeyi de görünür kılar.

Almanya.
Zinédine Yezid Zidane 1972’de Marsilya’da Cezayir göçmeni bir anne ve babanın beş çocuğundan biri olarak dünyaya gelir. Bir markette güvenlik görevlisi olarak çalışan babası İsmael’den çok çalışmayı, kalabalık bir aileyi sınırlı imkânlarla ayakta tutan annesinden fedakârlığı öğrenen bu adam fakir ama sevgili dolu bir ortamda büyür. Futbol oynamayı çok sever, başarılı olur ve popüler bir ikona dönüşür. Dışarıdan baktığımızda bu hikâye ulusal bir peri masalını andırır. Öte yandan masalın her parçası, tarihin bastırılmaya çalışılan farklı süreçlerini bugüne taşır. Babası, Fransa’ya 1953’de yani Cezayir savaşından bir yıl önce gelir. Sömürgecilik tarihinin en kanlı savaşlarından biri Fransız kamuoyunu ikiye böler. Siyasetçiler ve aydınlar Cezayir ve Fransa’nın geleceği hakkında hararetli tartışmalar yaparken İsmael Zidane sessiz kalabalıkların bir parçası olarak hayatta kalmaya çalışır. Babasının mavi kanlı yani Kabilli (Berberi) olması Zidane’ın kökenlerine ilginç bir paradoksu ekler. İslam, Hıristiyan ve pagan kültürün egzotik bir karışımı olan bu halk, bağımsızlık sonrası Cezayir’de modern bir Arap kimliği altında baskılanır. Kamusal alanı kullanmalarına kısıtlamalar getirilir hatta yabancıların futbol oynamasına gösterilen hoşgörü onlardan esirgenir. Benzer şekilde Fransa’da da Kabil kökenliler hakaret ve aşağılamaya maruz kalır. Açık kanıtlar olmamasına rağmen Ulusal Cephe (Front National) yanlılarının babasının Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin militanı (Harki) olduğuna dair iddiaları Zidane ailesini bir hayli yaralar. Öte yandan Zidane’nın Kabilli şeref anlayışı hem bireysel kimliğini hem de oyun karakterini doğrudan şekillendirir. Bir ulusal kahraman hâline geldiğinde dahi kökenlerini özellikle vurgulamaktan çekinmez: “Her gün nereden geldiğimi düşünüyorum ve hâlâ kim olduğumla gurur duyuyorum: önce La Castellane’den bir Kabilli, sonra Marsilyalı bir Cezayirli ve en sonunda bir Fransız.”

Zidane.
La Castellane’da büyümek Zidane’ı olduğu kişi yapan temel şeylerden biridir. Fransa’nın göçmenler şehri Marsilya’nın en hassas bölgesinde (quartier difficile) geçer Zidane’ın çocukluğu… Boş, tozlu sokaklar ve yüksek katlı apartmanlardan oluşan bu sosyal konut alanının büyük çoğunluğu birinci ve ikinci nesil göçmenlerden oluşur. Sahra Altı Afrika ülkelerinin yanında dünyanın Fransızca konuşulan her bölgesinden insanlara ev sahipliği yapar. Yeni gelenleri dinî ve etnik kimliklerinden soyutlanmış bir Fransız olarak kabul eden cumhuriyetçi politikaya rağmen Zidane ailesi gibi birçok sakin geldikleri yeri unutmaz. Herkesten iki kat fazla çalışan bu insanlar için hayat zor olsa da dışlanmışlıkları aralarında derin bağlar kurulmasını sağlar. 1980 sonrasında iş imkânlarının azalmasıyla bölgenin uyuşturucu ticaretinde önemli noktalardan biri hâline gelmesi suç ve şiddetin sokaklarda kol gezmesine neden olur. Yetişkinler sessiz bir beden olarak çalışmaya gömülmüşken mahalledeki çocuklar için futbol dünyanın sorunlarından tek kaçış yoludur. Futbolun âdeta bir takıntı hâline getiren Zizou bütün gün top peşinde koşar. Zeki ama çalışmayan bir çocuk olarak okuldan ziyade sokakta vakit geçirir. Aslına bakılırsa toptan başını kaldırmaması sokaktaki kötülüğü de daha az fark etmesine sebep olacaktır. Yerel futbol otoritelerini dikkatini çekip hayatını küçük yaşlardan itibaren kamplarda geçirdiğinden Las Castenallane’daki ırkçılığı akranları kadar yaşamaz. Ancak imza almaya gelen bir çocuğun ebeveynlerinin gösterdiği dizginlenmiş gerginliğini okuyabilecek kadar deneyimlidir.

Simon Kuper.
Banliyöde yaşamak sakinlerinin yalnızca bedensel varlıklara indirgenmesine sebebiyet verir. Genellikle birisi öldürülürse gazeteye çıkar. Merkezdekiler burayı ruhu çekilmiş bir ceset olarak bilir. Zidane’ın olağanüstü yetenekleri bu kaideye sistem içinde istisnalar getirebildiğini kanıtlar. Azınlık gruplarının bazı başarılı üyeleri -özellikle sporcular, sanatçılar veya entelektüeller- ırkçı söylemin dışına çıkıp geri kalanlara geleceğin uyumdan geçtiğini telkin etmekte kullanılır. Saha içindeki başarısıyla doğru orantılı olarak Zidane medya tarafından Yeni Fransa için bir model olarak gösterilir. Öte yandan mükemmel bir istisna olarak her ne kadar geçmişinden kurtarılmaya çalışılsa da oyun karakterini tam da burada bulur. Fransız teknik direktör Aimé Jacquet’e göre Zidane’ın içsel vizyonu en dikkat çekici özelliğidir. Yüksek top tekniğinin ötesinde onu sürekli ileriye götüren bir azme sahiptir. Bu vizyon her büyük oyuncuda olduğu gibi kaybetmeye karşı bir nefrete evrilir.
Öte yandan onun içsel vizyonu, oyun dışı şeylerin tetiklemesiyle içsel bir şiddete dönüşebilir. Genellikle sessiz bir oyuncu olsa da ani öfke patlamaları yaşar. Zarif ve güçlü oyunundaki kural dışı sertliğe birçok yorumcu bir anlam veremez. Profesyonelliğe adım attığı Cannes FC’de bir arkadaşına yumruk attığı için hazırlık kampını temizlik yaparak geçirir. Sonraki takımı Bordeaux’da duygularını kontrol etmeyi öğrenir. Juventus da ise öz-denetimi ve disiplini herkesi şaşırtır ancak kökenlerine ve ailesine yöneltilen bir hakaret oyunu bir kenara bırakmasına neden olabilir. Fransız şarkıcı Louis Murat’ın deyişi ile “Rahibe Teresa gibi gülüp, bir seri katil gibi surat asan” bu adam her oyunda bir meydan okuma arar. “Her maçı yoğun bir şekilde yaşamayı ve sonuna kadar mücadele etmeyi” La Castenalla’nın sokaklarında öğrenmiştir. Onu dünyanın en iyi oyuncusu yapan bu değerlere yapılmış bir saygısızlığa şiddetle tepki göstermekten çekinmez. Kimileri için mükemmel kariyerine ciddi gölgeler düşüren bu kusuru, Zidane’ı bir istisna değil bir insan yapar.
İki bayrağın gölgesi
1955 yılında Paris Match dergisinin 326. sayısının kapağında asker selamı veren siyahi bir çocuğun fotoğrafı yayınlanır. Aşırı milliyetçi bir derginin yayınladığı bu ikonik görsel, çağdaş kültürde emperyalist eğilimlerin ulusal bilincin doğal bir bileşeni olarak nasıl yeniden üretilebildiğini kanıtlar. Roland Barthes’e göre bu fotoğraf “Büyük Fransız İmparatorluğu’nun bayrağı altında tüm evlatların sadakatle hizmet ettiğini” anlatan görünüşte sömürgeci ithamlara verilmiş bir cevap hükmündedir. Öte yandan bu cevap “siyahi çocuğun biyografisini paranteze alınmasına” dayanır. Odaktaki varlık “evcilleştirilip, uzaklaştırılıp, neredeyse saydam” bir hâle gelirken Fransız emperyalizminin de suç ortağı olur. 33 yıl sonra aynı çelişkilere sahip başka bir görsel bütün dünyada seyredilecektir: 1998 Dünya Kupası’nın kaldırılma anı.
1998 Dünya Kupası, yüzyılın sonuna gelinirken bir pop kültür olayı olarak tarihe geçer. İlk kez 32 takımla oynanması Asya, Kuzey Amerika ve Afrika temsilcilerinin sayısının da artmasını sağlar. İlk kez uydu yayınları ve televizyon erişimi sayesinde turnuva bütün detaylarıyla tüm dünyada takip edilir. İlk kez bir Dünya Kupası futboldan öte küresel bir eğlence organizasyonu olarak pazarlanır. Öyle ki Brezilya ve Fransa arasındaki final maçı sadece iki ülkenin değil iki küresel spor firmasının rekabetine sahne olur. Kupa tarihi boyunca üçüncülükten öteye gidememiş Fransız Millî Takımı ise ev sahipliğini üstlendiği turnuvada ilk kez şampiyon olur.
Zidane’ın 1998 hikâyesi neredeyse trajiktir. Yeteneklerini sergilese de kendisinden beklenenleri tam olarak yapamaz. Daha ikinci maçta Sudi rakibinin üzerine basıp oyundan atılması “öfkeli banliyö çocuğu” iddialarını pekiştirir ancak efsanevi final maçında gösterdiği performans azılı karşıtları bile hayran bırakır. Turnuvanın en dominant oyuncusu Ronaldo Nazário (R9) hastalığı nedeniyle hiçbir varlık gösteremezken Zidane’ın attığı iki kafa golü Fransa’ya kupayı getirir. Zidane, finalde yaptıklarıyla sahnenin merkezine geçerken bütün turnuvanın anlamı da onun Kabilli bedeni etrafında kurulur.
Dünya Kupası süreci Fransa’da karşıt söylemlerin hem ateşlenmesine hem de ateşkesine tanık olur. Avrupa Birliği’ne entegrasyonun yanında işsizlik ve enflasyonla uğraşan ülkede özellikle banliyöler etrafında büyük bir tartışma dönmektedir. Özellikle Kuzey Afrikalı göçmenlerin çocukları yoksulluğun yanında polis baskısı ve şiddetle karşı karşıya kalır. Le Pen önderliğindeki Ulusal Cephe’nin söylemleri ciddi taraftar toplarken millî takımın yapısı da politik bir mesele hâline gelir. Millî takım geçmişte de etnik bir çeşitliliğe sahiptir ancak bu kez göçmen çocuklarının takımın iskeletini oluşturması büyük bir infial yaratır. Siyahi, beyaz ve Arap oyunculardan (Black-Blanc-Beur) oluşan bir takımın ulusal kimliğe zarar verdiği ileri sürülür. Bununla birlikte ulusal gururun zirveye çıktığı kupa zaferi, tüm eleştiri kılıçlarının kınına sokulmasına neden olur. Dünya Kupası, “Fransız vatandaşlığını etnik kökene bağlı olmayan, bilinçli bir aidiyet tercihi olarak kavrayan kapsayıcı” bir anlayışın sonucu olarak selamlanır. Zafer, en sert muhaliflerde bile imalı bir memnuniyet yaratır. Bu noktada Zidane çokkültürlü bir siyaset anlayışının sembolü olarak şöhretinde yeni bir aşamaya gelir. Fransız takı üstünde “Zidane Cumhurbaşkanı” yazılır, adına şarkılar yapılır; tüm ülkede bir Zidane çılgınlığı yaşanmaktadır. Birçok göçmen içinse bu zafer, Fransız modelinin başarısını göstermenin ötesinde bir değere haizdir. Christophe Duggary ile yayınladığı Mes copains d'abord (Önce Dostlarım) adlı kitapta Zidane bu zaferin “Aileleri için fedakârlık yapan ama kendi kültürlerini asla terk etmeyen herkes için” olduğunu belirtir. Kupayı kaldırma anı, hayatı boyunca gölgesinde yaşadığı iki bayrağı birbirine dikme fırsatını sunar. Geçmişin ve bugünün barışçıl bir geleceğe yürüyüşüdür âdeta. Ancak kitabın ikinci baskısında bu ifadelerin sessizce kaldırılmasında görüleceği gibi zaferin getirdiği kırılgan mutluluk uzun ömürlü olmayacaktır.
Kahramanın sonu (mu?)
Almanya’nın ev sahibi olduğu 2006 Dünya Kupası’nın futbolda iki dönem arasındaki bir geçişe sahne olduğu söylenebilir. 1998’deki saf coşku ya da 2010 sonrasındaki dijital futbol endüstrisinin arasında bir yerde durur. Almanya için bu turnuva dünyaya Berlin Duvarı yıkıldıktan sonraki soğuk imajının yerine kozmopolit, neşeli ve küresel bir ülke sunma fırsatıdır. Maçlar başlamadan önce takımlar sahaya ırkçılık karşıtı pankartlarla çıkar fakat ironik bir şekilde turnuvayı tarihe geçiren dramatik anda ırkçılığın imzası vardır. Final maçında İtalyan savunma oyuncusu Marco Materazzi’nin ikili mücadele sonrasında ırkçı hakarette bulunmasına Zidane kafa atarak (Coup de Boule) cevap verir. Sekiz yıl önce onun futbolun zirvesine çıkaran Kabilli kafası, futbolculuk kariyerinin son maçında oyun dışı bırakacaktır.
2006 Dünya Kupası’nın Zidane için son bir resital olacağı zaten biliniyordu. Kulüp kariyerini tamamlamıştı. Takım eski gücünde değildi. Herkes gibi o da yaşlanıyordu. İki başarısız turnuva, medyanın ve taraftarın futbolda dünün olmadığını bir kez daha hatırlamasına neden oluyordu. Öte yanda gençler yerine “yaşlı muhafızlara” güvenen teknik direktör Raymond Domenec, Zidane ve emektar arkadaşlarını son kez göreve çağırıyordu. Tatsız grup maçlarından kendini bir şekilde elemelere atan Fransa’da Zidane son kez ipleri eline alır. Son 16 maçında bir sonraki turnuvanın şampiyonu olacak genç İspanyol takımını yenmeleri için başroldedir. Çeyrek finalde dünyanın en iyi oyuncusu kabul edilen Ronaldinholu Brezilya maçının favorisidir ancak galibiyet, Zidane’ın arkadaşlarını savaş alanındaki bir general gibi yönettiği Fransa’nın olur. Buradaki performansı, sanatçının son başyapıtı olarak kayıtlara geçer. Kontrollü bir oyunun ardından Portekiz’i de saf dışı bırakan emektarlar finalde İtalyan savunmasıyla karşı karşıya gelir. Dengeli giden maçta bulduğu ilk fırsatta belki de sadece onun yapabileceği bir şey yapıp takımını öne geçirir Zidane… Dünyanın en iyi kalecisi Buffon’u bir panenka atışıyla alt eder. Maçın, turnuvanın hatta futbolun önüne geçecek hareketin altında yine onun imzası vardır. Hakemler, stattaki ve ekran başındaki seyirciler topa kitlenmişken kadrajın dışında bir şeyler yaşanmaktadır. Kitaptaki en eski numaralardan biriyle Materazzi belki rakibini sadece kızdırmak istemiştir ancak söyledikleri, La Castellaneli çocuğun hiçbir zaman ve hiçbir yerde sessiz kalabileceği bir şey değildir. Hayatındaki son kırmızı kartı da birçoğunda olduğu gibi yine aynı sebeple alır ve kupanın yanından sessizce geçip gider. Kupa İtalya’nın olur ancak herkesin aklında aynı soru vardır: Zidane neden kafa attı?
Zidane’ın attığı kafa “futboldaki delilik anlardan” biri olarak yorumlanır. Maçın hemen ardından medyada bir fırtına kopar. Bu görkemli kariyerin bitmesine neden olan ırkçı ya da dinsel hakaretin ne olabileceğine dair birçok spekülasyon yapılır. Materazzi bu kadar ağır bir ifade kullanmadığını savunur. Zidane ise aslında yüzüne bir yumruk atmak istediğini belirtir. Kötü örnek olduğu için “futboldan ve çocuklardan özür diler” ancak yaptığından pişman değildir. Bazı yorumcular için bu şiddet tamamen içsel nedenlere dayanır. Aslında Zidane’ın kafa darbesi, içeri ve dışarının itinayla ayrıldığı egemen söylemlerin ötesinde bir yerde anlam kazanır. Onun kafası, bireysel öfkeyle toplumsal gerilimin, içsel olanla tarihsel olanın birbirine karıştığı bir gerçekliğin bedenleşmesidir (embodiment). Sözcükleri elinden alınmış, kendilerini anlatmalarına adil bir yer açılmamış yaşamlar, mucizevi bir istisna ya da kriminal nesneler olarak görülmenin ötesinde ancak salt fiziksel bir eylemde kendini gerçekten gösterebilir. Böyle bir gerilimin üzerinde kurulan oyun, içsel ve dışsal etmenlerin birbirine dolandığı bir mayın tarlasıdır. Bu sebebi meçhul hareket, bir sözün ya da jestin tüm apoletleri enkaz altında bırakacak bir patlama yaratabildiğini kanıtlar.
1998 Dünya Kupası zaferi, Zidane’ın bedensel varlığını yücelterek ruhunu paranteze almıştır. 2006 Dünya Kupası ise bedensel varlığını paranteze alarak kimliğini kriminalleştirir. Bardağın hangi damlada taştığını tahmin etmek güç olsa da 2006 finaline götüren yoldaki saha dışı gelişmeler aslında nasıl dolduğuna dair bir şeyler söylüyor. 2001 yılında Fransa ve Cezayir millî takımları arasındaki karşılaşmada milli marşın ıslıklanması, tribün olayları ve Bin Ladin yanlısı tezahüratlar, aşırı sağ medyada Zidane’ın Kuzey Afrikalı kimliği özelinde servis edilir. 2002 seçimlerinde Le Pen’in ikinci tura kalması göç, güvenlik ve ulusal kimlik tartışmalarında millî takımın hedef gösterilmesine neden olur. İçişleri bakanı Sarkozy’nin suçu ve göçü aynı çerçevede ele alan politikaları çok-kültürcü yerine güvenlikçi bir Fransa fikrini güçlendirir. 2005 yılında iki göçmen kökenli gencin polis tarafından öldürülmesi haftalar süren büyük ayaklanmaları başlatır. Sarkozy’nin banliyö gençlerini racaille (pislik, ayak takımı) ifadesiyle tanımlaması, olağanüstü hâlin ilan edilmesiyle sonuçlanan isyanları tetikler. Bir zamanlar Cumhuriyet’in entegrasyon başarısı olarak sunulan banliyö çocukları artık bir güvenlik tehdididir.
Zidane’ın kafası Fransa’nın resmî olarak temsil edildiği en popüler sahnede bastırılmaya çalışılan bir yüzü açığa çıkarır. Final sırasında Paris’in civarında toplanan binlerce olağan şüphelinin gösterdiği tek şiddet eylemi sadece televizyonda yaşanır. La Castellana gibi birçok banliyö bölgesinde hatta dünyanın farklı yerlerinde gösterdiği şiddet, aşağılanan bir topluluğun onurunu kurtaran bir jest olarak takdir toplar. Öte yandan Zidane’ın kafası ne sadece kişisel onurdan ne de toplumsal sorunlardan doğar. Jean-Phillip Toussaint’ın dediği gibi kendi trajik finalini kabullenemeyen bir kahramanın “içindeki şeye karşı dönmesi ve yorgunlukla sinirsel gerginliğin yarattığı bir esrime” ile kurtarıcı bir şiddete başvurması değildir. Aksine kahraman olmak yerine normal bir insan olma talebidir. Dilin provokasyona, kuralların ihmale, meşruiyetin kırılganlığa açıldığı normal hayatlarımızda şiddetin herkesten ve her yerden gelebileceğini gösterir. Zizou’nun olaya dair her zamanki az ama öz üslubunu yansıttığı açıklamalarını da eklediğimizde belki bu kafa darbesi “ütopik bir ihtimale işaret ediyordur; futbolun, siyasetin ve hatta gündelik hayatın dilinde bile aşağılamanın olmaması gerektiğine…”
Sahi Zidane o kafayı neden attı?
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.