KUDÜS: Bir Şehrin Hikayesi - Şehir Planı | GZT

KUDÜS BİR ŞEHRİN HİKAYESİ

M.Ö. 3500 - M.S 2018
BÖLÜM 1

ZAMAN TÜNELİ

M.Ö. 3500

ŞEHRİN İLK SAKİNLERİ

Tevrat kaynaklı rivayetlere göre, Hz. Nuh, oğullarından Ham’a bugünkü Kudüs ve çevresini miras olarak bırakmıştır. Ham’ın oğlu Kenan döneminde bölgede ilk yerleşimlerin başladığı düşünüldüğü için, Filistin’in ismi birçok eski metinde “Kenan diyarı” olarak geçer. İslâm kaynaklarında da “Kenan illeri” şeklinde atıf yapılan coğrafyanın Hz. Nuh ve oğullarıyla bağlantısı konusunda, net bir rivayet yoktur. Bugünkü arkeolojik veriler, Kudüs ve çevresinde ilk yerleşimlerin M.Ö. 3500’lerde gerçekleştiğini göstermektedir. Tarihî kaynaklara göre, Kudüs’ün ilk sakinleri, putperest göçebe kabilelerdir.

M.Ö. 1400

BARIŞ VE ESENLİK

Kudüs’ün bir yerleşim birimi olarak ismi, ilk kez M.Ö. 1400’lerde, Mısır resmî belgelerinde yer almaya başladı. Filistin o dönemde firavunlar devri Mısır’ına bağlı bir eyalet olduğu için, Kudüs de önemli bir şehir haline gelmişti. Kenan bölgesindeki kabilelerden Yebusilerin mesken edindiği şehrin ismi “Uruşalem”di. Yebusilerin dilinde “barış ve esenlik yurdu” anlamına gelen bu isim, İbraniceye “Yeruşalayim” ve Arapçaya da “Dârusselâm” adıyla geçmiştir. Yahudiler “Yeruşalayim” ismini hâlâ kullanırken, Araplar “Dârusselâm”ı tercih etmemişlerdir. Bugün İsrail resmi belgelerinde Arapça olarak “Uruşalim” ismi de geçmektedir.

BARIŞ VE ESENLİK
Kudüs’ün bilinen ilk sakinleri Yebusilerdir. Filistin kökenli bir halk olan Yebusilerin, Hz. Nuh’un oğlu Ham’ın soyundan geldiğine inanılır.
M.Ö. 1010-970

SAPAN TAŞIYLA GELEN ZAFER

İslâm kaynaklarında Tâlût olarak zikredilen başkomutanın idaresinde Şeria Nehri’nin batı yakasına geçen İsrailoğulları, bugünkü Filistin topraklarında, bölgenin hâkimi olan Filistilerle savaşa tutuştu. Ordu saflarında bulunan genç yaştaki Davud isimli bir delikanlı, attığı sapan taşıyla düşman ordusunun başkomutanı Câlût’u öldürünce, savaşın seyri bir anda değişti. Allah’ın bilâhare kendisine peygamberlik vazifesi, siyasi yetki ve ilim verdiği Hz. Davud, İsrailoğulları’nı, M.Ö. 1010-970 yılları arasında yönetti. Hz. Davud, İslâm’a göre hem kral hem de peygamber iken, Yahudi kültüründe sadece ‘kral’dır.

SAPAN TAŞIYLA GELEN ZAFER
Hz. Davud’un attığı sapan taşıyla can veren düşman komutan Calut’un ölümüyle, İsrailoğulları’na Kudüs’ün kapıları açılmıştır.
M.Ö. 1003

KRAL-PEYGAMBERİN ŞEHRİ

Atalarının tarihi yurdu Filistin’i düşmanlarının elinden alan İsrailoğulları, Hz. Davud’un liderliğinde siyasi ve dinî olarak yeniden toparlanış sürecine girdi. Hz. Davud, bugünkü Kudüs surlarının hemen güneyinde, şehrin ilk halinin temellerini attı. Hz. Davud’un M.Ö. 1003’te resmen başkent ilân ettiği bu şehir, şimdiki Kudüs’ten çok daha küçüktü. Hz. Davud’un yönetiminde Filistin toprakları adalet ve hikmetle dolu bir döneme şahitlik etti. Kendisinden sonra, yine kral ve peygamber olarak, yerini oğlu Süleyman aldı. Hz. Süleyman, insanlık tarihinin gördüğü (ve göreceği) en geniş imkânların emrine verildiği, sıra dışı bir yöneticiydi.

BEYT-İ MAKDİS’İN İNŞASI
Hz. Süleyman, Kudüs’te kıblesi Kâbe’ye dönük bir mescit inşa etmişti. Bu mescit, Yahudiler tarafından “Süleyman Mabedi” olarak adlandırılır.
M.Ö. 970-931

BEYT-İ MAKDİS’İN İNŞASI

M.Ö. 970-931 yılları arasında hüküm süren Hz. Süleyman insanlardan, cinlerden, kuşlardan ve diğer canlılardan oluşan devasa ordulara sahipti. Tüm bu varlıklar, onun emri ve yönlendirmesi altında, dilediği işler için çalışırlardı. Hz. Süleyman, Kudüs’te büyük bir mescit inşa ettirmek için kolları sıvadı. 957’de tamamlanan mabedin kıblesi de Kâbe’ye dönüktü. Elde bulunan Tevrat ruloları, Hz. Süleyman’ın emriyle bu mescidin ortasındaki özel bir bölümde muhafaza altına alındı. Mescidin tamamlanarak ibadete açılmasının ardından, Hz. Davud’un vaktiyle kurduğu şehir, bugünkü sur içi Kudüs’ü de kapsayacak şekilde genişletildi.

BEYT-İ MAKDİS’İN İNŞASI
Hz. Süleyman, Kudüs’te kıblesi Kâbe’ye dönük bir mescit inşa etmişti. Bu mescit, Yahudiler tarafından “Süleyman Mabedi” olarak adlandırılır.
M.Ö. 931

KRALLIK İKİYE BÖLÜNÜYOR

Hz. Süleyman’ın 931’deki vefatı, kurduğu muhteşem krallık için de sonun başlangıcı oldu. Kendisinin kurmuş olduğu sistem, sonrakiler tarafından muhafaza edilemeyince, İsrailoğulları içinde kısa sürede çıkan siyasi sürtüşmeler, Filistin’de istikrarı yok etti. İkiye bölünen krallığın güneydeki kısmı “Yehuda”, kuzeydeki kısmı da “Israel” adını aldı. Israel, Hz. Yakub’un lakabıyken, Yehuda da onun oğullarından birinin adıydı. Filistin’de bundan sonraki süreç, tümüyle iç savaş, çatışma ve kaostan ibaretti. Ülke kendi içinde parçalanınca, dışarıdan müdahalelere de son derece açık hale geldi.

BEYT-İ MAKDİS’İN İNŞASI
Hz. Süleyman’ın vefatından sonra, kurduğu krallık ikiye ayrıldı. Bölünme, sonraki dönemlerde Filistin’e düşman akınlarını da kolaylaştırdı.
M.Ö. 721

İLK İŞGALCİLER ASURLULAR

Filistin topraklarında büyük bir karmaşanın hüküm sürdüğü bu dönem, Asurluların M.Ö. 721’de bölgeyi işgaliyle sonuçlandı. Kuzeydeki Israel Krallığı’nı harabeye çeviren Asurlular, binlerce Yahudiyi esir aldı. Daha sonra güneye yönelerek Kudüs’ü gözlerine kestiren Asurlular, şehri kuşattı. Tevrat’ta da ayrıntılı şekilde anlatılan bu kuşatma, Yahudi kaynaklarında çeşitli mucizeler eşliğinde betimlenmiştir. Asur Kralı Sanherip, ordusu içinde yayılan salgın hastalıkların da etkisiyle nihayet kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldı, kendisi de bugünkü Irak topraklarında bulunan Ninova bölgesine çekildi.

İLK İŞGALCİLER ASURLULAR
Filistin bölgesinin içine düştüğü istikrarsızlık ve kaos ortamından faydalanan Asurlular, Kudüs’ü kuşatarak binlerce Yahudi’yi esir aldı.
M.Ö. 597

BABİLLİLER KUDÜS KAPILARINDA

Asurluların bölgeden çekilmelerinden sonra, Kudüs kapılarında yeni bir tehlike daha belirdi: Babilliler. M.Ö. 610’da Asurlulara öldürücü darbeyi vuran Babil Kralı Nabukadnezzar, gözünü Filistin’e çevirmişti. Mısırlıların Asurlulara verdiği desteği bahane eden kral, ordusunu bölgeye göndererek yeni bir savaş başlattı. M.Ö. 597’de, Babilliler uzun ve zorlu bir kuşatmanın ardından Kudüs’ü ele geçirdiler. Kutsal şehrin bir pagan imparatorluğun hâkimiyeti altına girmesi, Yahudileri ciddi şekilde sarsmıştı. Din adamları, toplumu motive etmek için kutsal metinleri kolaçan ederken, tarihin en büyük yıkımlarından biri, Kudüs’ün kapısını çalmak üzereydi.

BABİLLİLER KUDÜS KAPILARINDA
Asurluları mağlup ederek tarihten silen Babilliler, Kudüs kapılarına dayandı. Şehir, uzun bir kuşatmanın ardından Babillilerin kontrolüne girdi.
M.Ö. 586

BEYT-İ MAKDİS’İN YIKIMI

Babilliler, Kudüs’ü ele geçirdikten sonra şehirde yaşayan Yahudilere büyük bir baskı uyguladılar. İbadetlere yasaklar getirildi, sur içi Kudüs’te yaşam zorlaştırıldı. Babil Kralı Nabukadnezzar, Kudüs’ün yönetimi için kukla bir kral atayıp, savaşlar silsilesinin devamı için Filistin’den ayrıldı. Birkaç yıl içinde Yahudiler, Babil işgaline karşı örgütlenip ayaklanmaya hazırlandıkları sırada, Nabukadnezzar’ın gazabıyla karşılaştılar. M.Ö. 586’da kralın emriyle Beyt-i Makdis tamamen yıkıldı, Kudüs taş üstünde taş kalmayacak şekilde harabeye çevrildi, şehirde yaşayan Yahudilerin tümü de Babil’e sürgün edildi.

BEYT-İ MAKDİS’İN YIKIMI
Babil Kralı Nabukadnezzar, Beyt-i Makdis’in yıkılmasını emretti. Hz. Süleyman’ın inşa ettiği mescit böylece yok olurken, Yahudiler de sürgün edildi.
M.Ö. 586-537

SÜRGÜNDEN DÖNÜŞ

M.Ö. 586-537 arasında, yaklaşık 48 yıl sürgünde yaşayan Yahudiler, nihayet Babillilerin Persler karşısında yenilgiye uğramasıyla, yeniden Kudüs’e dönme şansına kavuştu. Pers Kralı Kiros’un 538 tarihli fermanıyla birlikte, 50 bin dolayında Yahudi, zorlu bir yolculuğun ardından Filistin topraklarına ve Kudüs’e döndü. Sürgün döneminde on binlercesi yollarda ve Irak topraklarında hayatını kaybetmişti. Yahudiler için, ‘Babil Sürgünü’ gerçek anlamda bir dönüm noktasıydı. Tarihî kaynaklara göre, kendilerine müsaade edilen Yahudilerin tamamı Kudüs’e dönmedi. Irak’ın iklimine ve ortamına alışan birkaç bin Yahudi, yeni bir göçe katlanmak yerine Irak’ta kalmayı tercih etti.

SÜRGÜNDEN DÖNÜŞ
Babillileri yenen Pers Kralı Kiros’un Yahudilere yeniden Kudüs’e dönüş izni vermesi, şehrin tarihi açısından dönüm noktalarından biriydi.
M.Ö. 520

MABEDİN YENİDEN İNŞASI

Yahudilere karşı son derece müşfik ve hoşgörülü davranan Pers Kralı Kiros, onların sadece Kudüs’e dönmesine izin vermekle kalmadı, Beyt-i Makdis’i yeni baştan inşa etme taleplerini de anlayışla karşıladı. Yapılan hazırlıkların ardından, M.Ö. 520’de mabedin ikinci defa inşasına başlandı. Hz. Süleyman’ın bir mescit olarak inşa ettirdiği mabet, zaman içinde din adamlarının mutlak hâkimiyeti altına girmiş, bu arada fiziksel açıdan da birçok değişime uğramıştı. Mabet yeniden inşa edilirken, fiziksel anlamda bir dizi değişikliğe daha uğradı. İnşaatta yapının plan-projesine kaynak olarak hem Tevrat hem de din adamlarının içtihatları dikkate alınmıştı.

MABEDİN YENİDEN İNŞASI
Kudüs’e dönen Yahudiler, Beyt-i Makdis’i tekrar inşa etti. Hz. Süleyman’ın yaptırdığı mescit, bu yeniden inşa sürecinde bir dizi değişikliğe uğradı.
M.Ö. 445

KUDÜS SURLARI YÜKSELİYOR

Pers Kralı Birinci Artaserhas’ın yakın kadrosu içinde yer alan Nehemya adlı bir Yahudi danışman, kralı ikna ederek Kudüs’e dönme izni aldı. Kraliyet yönetim merkezi olan İran’ın Susa şehrinden ayrılan Nehemya, yanında bir grup Yahudi’yle birlikte Kudüs’e geldiğinde, şehir ciddi bir imar faaliyetine muhtaçtı. Nehemya, M.Ö. 445’te Kudüs’e ulaşmasından hemen sonra şehri surlarla çevirmek için harekete geçti. İnsanüstü bir çalışmayla, sadece 52 günde Kudüs’ün etrafı surlarla ve kapılarla çevrildi. Tarih içindeki bütün değişimlere rağmen, Kudüs’ün bugünkü fiziksel sınırları, büyük ölçüde Nehemya’nın izlerini taşır.

KUDÜS SURLARI YÜKSELİYOR
Persler nezdinde danışman olarak görev yapan Yahudi Nehemya, Kudüs’e gelerek, sadece 52 günde şehri kalın ve yüksek surlarla çevirdi.
M.Ö. 332

SIRA BÜYÜK İSKENDER’DE

Henüz 18 yaşındayken, babası Makedonya Kralı Filip’in ordusunda komutanlık seviyesine yükselen İskender, M.Ö. 336’da -muhtemelen babasını bizzat öldürerek- krallık koltuğuna oturdu. İki yıl sonra, beraberinde 45 bin askerle İran üzerine yürüyen İskender, M.Ö. 323’te 32 yaşında öldüğünde, kurduğu imparatorluğun sınırları Avrupa’dan Asya’ya uzanmıştı. Büyük İskender, İran seferi için yola devam ederken, M.Ö. 332’de Kudüs’ü ele geçirdi. Yahudi kaynaklarında anlatılanlara göre, Beyt-i Makdis’i ziyaret eden ve Kudüs’teki din adamlarına oldukça iyi davranan İskender, Yahudilere dinî özgürlüklerini bağışladı.

SIRA BÜYÜK İSKENDER’DE
Makedonyalı Büyük İskender, İran seferi sırasında uğrayıp topraklarına kattığı Kudüs’te, Yahudi din adamlarına dostça muamele etti.
M.Ö. 320 - 63

ROMA’YA KADAR KISA GEÇİŞLER

Büyük İskender’in genç yaşta ani ölümü, hâkimiyeti altındaki toprakların hızla parçalanmasına yol açtı. Çatışmalı bir sürecin ardından, imparatorluğun topraklarında dört büyük krallık kuruldu: Mısır’da Ptolemaios’lar, Akdeniz kıyısına kadar İran’da Selevkoslar, Anadolu ve Yunanistan’da Lisimahos’lar ve Makedonya’da da Kassandros’lar. Bu çerçevede, Kudüs Selevkosların idaresine girdi. Roma hâkimiyetinin başlangıcına kadar geçen zamanda (M.Ö. 320-M.Ö. 63 arası), Selevkosların tarihe karışmasının ardından yerel bir Yahudi hanedan olan Haşmonaim’ler işbaşına geldi. Hanedanın kurucusu, Simon Makkabean’dı.

ROMA’YA KADAR KISA GEÇİŞLER
İskender’in ölümüyle birlikte, hüküm sürdüğü uçsuz-bucaksız topraklar dört parçaya bölündü. Kudüs, Selevkosların idaresi altına girdi.
M.Ö. 63

ROMALILARIN KUDÜS’Ü ZAPTI

Roma Senatosu, komutan Büyük Pompey’e, M.Ö. 67’de imparatorluğun doğu bölgelerindeki karmaşayı sona erdirmesi için olağanüstü yetkiler vermişti. Bugünkü Anadolu, Suriye ve Lübnan üzerine sefere çıkan Pompey, dört yıl sonra Filistin topraklarına ayak bastı. M.Ö. 63’te, Kudüs artık tamamen Roma İmparatorluğu’nun hâkimiyetindeydi. Yahudilerin savunmaya geçtiği şehir, kanlı çatışmaların ardından düştü. Başkomutan Pompey ve askerleri, Süleyman Mabedi’nin en kutsal bölümlerine dahi girdiler. Birçok Yahudi, mabedin bu şekilde tarumar edilmesine daha fazla dayanamayarak, yaşananları görmemek için intihar yolunu seçti.

ROMALILARIN KUDÜS’Ü ZAPTI
Roma Senatosu’nun aldığı kararın ardından, Kudüs, Romalı komutan Büyük Pompey’in başında bulunduğu ordu tarafından ele geçirildi.
M.Ö. 40

HEROD, TAHTA GEÇİYOR

M.Ö. 73’te Filistin’in güneyinde Arap asıllı bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen Herod, babası Antipater’in Romalılarla iyi ilişkileri sayesinde, rahat şartlarda büyüdü. Antipater, Pompey’in Kudüs işgalini desteklemiş, bu sayede Romalılar nezdinde güvenilir bir isim olmuştu. M.Ö. 40’da Senato, 33 yaşındaki Herod’u Filistin bölgesi genel valisi olarak görevlendirdi. Bu dönemde Kudüs’ü baştanbaşa imar eden Herod, diğer şehirlerin (Yafa, Hayfa, Kayserya) savunmalarını da güçlendirdi. Kudüs ve çevresi bu dönemde surlarla, duvarlarla, köprülerle ve suyollarıyla donatıldı. Herod, tüm bu adımları nedeniyle “büyük” sıfatıyla anılır.

HEROD, TAHTA GEÇİYOR
Senato, Arap asıllı bir babanın oğlu olan Herod’u, Filistin bölgesinin krallığına atadı. Herod, Kudüs ve çevresinde büyük bir imar faaliyeti başlattı.
M.Ö. 18

MABET, YENİ BAŞTAN

Kral Büyük Herod dönemindeki en dikkat çekici icraatlardan biri, Beyt-i Makdis’in adeta yeniden inşa edilircesine yenilenmesidir. M.Ö. 18 yılında resmen başlatılan genişletme ve imar çalışmaları, yaklaşık 80 yıl devam etti. Bugün “Mescid-i Aksâ” olarak bilinen 144 dönümlük sahanın sınırları, Herod zamanında örülen duvarlarla belirlenmiştir. Herod’un yapılar bütününe yaptığı bu mimari müdahaleler, külliyeye özellikle Ağlama Duvarı tarafından bakıldığında bugün de görülebilmektedir. Aksâ’nın kuzey ve batı kapılarının çevresinde de bu dönemden kalma çok sayıda tarihî ilave bulunmaktadır.

MABET, YENİ BAŞTAN
Herod döneminin en dikkate değer icraatı, Beyt-i Makdis’in kapsamlı biçimde elden geçirilmesiydi. Mabet, adeta yeniden inşa edildi.
M.Ö 26

YENİ GENEL VALİ

Kral Büyük Herod, M.S. 4 yılında öldüğünde, ardında mamur bir Kudüs bırakmıştı. Ancak kendisinin herhangi bir varisinin bulunmayışı, Filistin’in yeniden istikrarsızlığa sürüklenebileceğini gösteriyordu. Roma İmparatoru Tiberius’un emriyle bölgeye atanan Pontius Pilate, M.S. 26’da olağanüstü yetkilerle valilik görevine başladıktan hemen sonra, Hz. İsa ile ilgili olarak Yahudilerin kışkırttığı tartışmalar ve sonrasında yaşananlar, valinin siyasi kariyerine de damgasını vurdu. Hıristiyan inancına göre Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği bu süreç, Vali Pilate’nin yönetimi altında yaşandı. İslâm’a göre, çarmıha gerilen Hz. İsa değil, ona çok benzeyen bir başkasıdır.

Herod’un ölümünden sonra Filistin valiliğine atanan Pontius Pilate’nin yönetimi, -Hıristiyan inancına göre- Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi süreciyle öne çıkar.
M.Ö 63

İNŞAAT NİHAYET TAMAMLANIYOR

Büyük Herod’un hayattayken başlattığı ama bitirildiğini göremediği Beyt-i Makdis’in genişletme ve restorasyonuna dair çalışmalar, M.S. 63 yılında nihayet tamamlandı. Ancak Kudüs o dönemde tarihinin belki de en gerilimli dönemlerinden birine şahitlik etmekteydi. Romalıların Yahudilere yönelik baskısı ciddi şekilde artmış, şehirde huzursuzluk had safhaya ulaşmıştı. Mabedin kontrolünü elinde bulunduran Yahudi din adamları sınıfı, Roma idaresiyle uyuşmak için türlü adımlar atmaya çalışsa da, Filistin’in birçok bölgesinde ayaklanmalar ve isyanlar baş göstermeye başlamıştı. Yaşanan gerilim, birkaç sene sonra tam bir felâketle sonuçlanacaktı.

İNŞAAT NİHAYET TAMAMLANIYO
Beyt-i Makdis’in yeniden inşa ve imarının tamamlanması, Yahudilerle Roma İmparatorluğu arasındaki gerilimin doruğa çıktığı bir döneme tesadüf eder.
66 - 73

ROMA’YA KARŞI AYAKLANMA

Pagan Roma yönetimi, Yahudiliği sapkınlık olarak görüyordu. Kudüs’ün Roma egemenliğine girmesinden sonra, şehirdeki Yahudilerle yeni hâkimler arasında sürtüşmeler de eksik olmadı. Nihayet, M.S. 66-73 arasında başlayan büyük Yahudi ayaklanması, sadece Kudüs’te değil, Yahudilerin Filistin topraklarında yaşadığı bütün şehirlerde büyük bir yıkım ve tarumara yol açtı. Silahlanarak Roma’ya karşı kazan kaldıran Yahudi gruplar, bugün hâlâ atıf yapılan direniş hikâyeleriyle tarihe geçti. (Günümüzde, İsrail bu hikâyeleri halk destanına dönüştürmüş durumdadır). Ancak sonuçta kazanan, elinde tuttuğu muazzam askeri güç nedeniyle yine Roma İmparatorluğu oldu.

ROMA’YA KARŞI AYAKLANMA
Putperest Roma yönetimine karşı başlatılan kapsamlı Yahudi ayaklanması, Kudüs ve çevresinde binlerce kişinin ölümüne yol açtı.
YAHUDİLER ve HRİSTİYANLAR
AÇISINDAN KUDÜS
  • Oynat
  • Video
Prof.Dr. Ömer Faruk Harman
Dinler Tarihi Uzmanı
70

KATLİAM VE YIKIM

Yahudilerin başlattığı genel ayaklanma ve isyan, bölgenin hâkimi olan Roma İmparatorluğu tarafından elbette hoş görülmeyecekti. Senato’nun olağanüstü yetkiyle donattığı Başkomutan Titus, M.S. 70’de kalabalık bir orduyla Kudüs’e girdi. Kampını, şehrin kuzey yamaçlarına kuran Titus, şehir halkının yalvarmasına bile fırsat vermeden, büyük bir katliama ve yıkıma girişti. Sur içi Kudüs tamamen harabeye çevrildi, Beyt-i Makdis temellerine kadar yıkıldı, Yahudilerin birçoğu kılıçtan geçirildi, kalanlar da şehirden sürgün edildi. Bu, Babil Kralı Nabukadnezzar’dan sonra Kudüs’ün karşı karşıya kaldığı ikinci büyük yıkımdı.

KATLİAM VE YIKIM
Roma’nın ünlü komutanlarından Titus, Kudüs’ü kuşatarak halkını kılıçtan geçirdi. Katliamdan sağ çıkabilen Yahudiler, dünyanın dört bir yanına sürüldüler.
73

MASADA’NIN DÜŞÜŞÜ

Kudüs’te tüm bunlar olurken, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 966 Yahudi, Ölüdeniz’in güneyinde, kayalık bir platoda kurulmuş olan bir kaleye sığınmıştı. ‘Masada’ isimli bu kale, Kudüs’ün tamamen yıkılmasından sonra, M.S. 73’te Romalı askerler tarafından kuşatıldı. Yalçın kayalar nedeniyle kaleyi uzun bir süre alamayan Roma ordusu, kuşatmayı yarmak için saldırı rampaları kurdu ve askerler bu rampalar üzerinden kaleye girdi. İçeride bir kadınla beş çocuk bulan askerler, diğer herkesin Romalılara teslim olmamak için intihar ettiğini gördü. Bugün artık bir efsaneye dönüşen bu anlatım, bazı Yahudi kaynaklarca güvenilir kabul edilmemektedir.

MASADA’NIN DÜŞÜŞÜ
Ölüdeniz’in güneyindeki kayalık bir platoda yer alan Masada isimli kale, Yahudi tarihinin en trajik olaylarından birine ev sahipliği yapmıştır.
135

YAHUDİ DÜŞMANI İMPARATOR

Roma İmparatoru Hadrianus, M.S. 135’te aldığı radikal kararla, Yahudiliğe dair Kudüs’te ne varsa kazınmasını emretti. Şehirdeki bütün mabetler, dini işaretler ve semboller yok edilerek, Kudüs bir “Roma şehri” olarak yeni baştan tasarlandı. Sur içine iki büyük cadde inşa ettiren İmparator Hadrianus, surları da yeniletti. Roma’nın tanrılarından ikisine nispetle “Aelia Capitolina” adı verilen Kudüs’e Yahudilerin girmesi ve ölülerini defnetmesi kesin şekilde yasaklandı. Yahudiler yalnızca, bugün İbrani Üniversitesi’nin kampuslarının yeri aldığı Scopus Tepesi’nden (Arapçada: Cebel el Meşârif) şehri izleme hakkına sahipti.

YAHUDİ DÜŞMANI İMPARATOR
Roma İmparatoru Hadrianus, Yahudiliğin Kudüs’ten kazınmasını emretti. Hadrianus, “Yahudiliğin en büyük düşmanlarından biri” olarak bilinir.
326

AZİZE HELENA, KUDÜS’TE

Roma İmparatoru Konstantin’in 313 yılında Hıristiyanlığı kabulü, sadece dinler tarihi açısından değil, dünya tarihi açısından bir dönüm noktasıydı. 325’te toplanan İznik Konsülü’nün ardından İmparator Konstantin, annesi Helena’yı ‘Kutsal Topraklar’daki Hıristiyan eserlerinin ihyası için Filistin’e gönderdi. Sonradan ‘azize’ unvanını da alacak olan Helena’nın 326’daki Kudüs ziyareti sırasında, Kıyâme Kilisesi başta olmak üzere, bugün de hâlâ faaliyette olan çok sayıda Hıristiyan mabedinin temelleri atıldı. Ortodoks Hıristiyanlığın Filistin topraklarındaki üstünlüğü, Helena’nın bu ziyaretiyle birlikte başladı.

AZİZE HELENA, KUDÜS’TE
İmparator Konstantin’in annesi Helena, Kudüs’e yaptığı ziyaret sırasında, Ortodoks Hıristiyanlığın bugün hâlâ ayakta olan çok sayıda eserini inşa ettirdi.
438

YAHUDİLERE YENİDEN İZİN

Yunan aristokrat bir aileden gelen Aelia Evdoksiya, 421 yılında İmparator İkinci Theodosius’la evlendikten sonra ‘imparatoriçe’ unvanını almıştı. 438’de Kudüs’ü ziyaret eden İmparatoriçe, 70 yılındaki yıkımdan sonra Kudüs’teki mabet alanında dua etmeleri yasaklanan Yahudilere ilk kez müsaade tanıdı. Aynı zamanda Yahudileri bizzat koruması altına alan İmparatoriçe Evdoksiya’nın bu izniyle birlikte, binlerce Yahudi Kudüs’e akın etti. Evdoksiya, Beytullahim’deki sarayında ikameti sırasında, Yahudilerin Kudüs ve çevresinde karşılaştıkları sorunları da mektupla doğrudan kendisine iletmelerini istedi.

YAHUDİLERE YENİDEN İZİN
İmparator Theodosius’un eşi olan İmparatoriçe Aelia Evdoksiya, Yahudilerin Beyt-i Makdis alanında dua etmelerine yeniden izin veren isimdir.
614

SÂSÂNÎLER KUTSAL TOPRAKLARDA

600’lü yılların başından itibaren, bugünkü Ortadoğu toprakları, Bizans ve Sâsânî imparatorlukları arasında sürekli savaşların gerçekleştiği bir coğrafyaydı. İran merkezli Sâsânîler 612’de Suriye’yi ele geçirdikten iki yıl sonra, Kudüs’ü almayı başardı.Kuşatma sırasında, şehirde yaşayan Yahudiler, işgalci İran ordusuna yardım etti. İranlılar da bu kritik destek karşılığında, Yahudilerin ‘Süleyman Mabedi’ni yeniden inşa etmelerine izin verdi. Böylece, Hz. Peygamber’in risâletinin ilk yıllarında, Kudüs’te mabet yeniden yükselmeye başladı. Mirac gecesinde, Hz. Peygamber’in gördüğü işte bu yapıydı, müşrikler sorduklarında da gördüğü şekilde Mescid-i Aksâ’nın sütunlarını sayabilmişti.

SÂSÂNÎLER KUTSAL TOPRAKLARDA
Bizans’la sürekli mücadele halinde olan Sâsânî İmparatorluğu, Suriye’yi ele geçirdikten sonra Kudüs’e girerek, Hıristiyanların şehirdeki hâkimiyetine son verdi.
629

HERAKLİYUS’UN YEMİNİ

Kudüs’ün Mecûsîlere kaptırılması, Bizans İmparatoru Herakliyus için gerçek bir hezimetti. Kudüs’ü geri almayı başarırsa yürüyerek ‘hacca’ gideceği sözünü veren imparator, sonraki 15 yıl boyunca hep bu hayalle hareket etti. 628’de Bizans ordusu -tıpkı Kur’ân’ın Rûm suresinde haber verildiği gibi- Sâsânîlere galip geldi ve Kudüs yeniden Bizans’ın kontrolüne girdi. Söz verdiği gibi yürüyerek Kudüs’e giden İmparator, karşısında Hıristiyan kimliği ciddi şekilde değiştirilmiş ve harabeye çevrilmiş bir şehir buldu. Ancak Kudüs’ü yeniden imar etmeye vakti ve gücü yetmeyecekti. Müslümanların, güneyden Bizans topraklarına yürüyüşü çoktan başlamıştı.

HERAKLİYUS’UN YEMİNİ
Kudüs’ün yitirilmesi, Bizans İmparatoru Herakliyus için gerçek bir hezimetti. İmparator, bütün siyasi hedefini Kudüs’ü İranlılardan geri almaya odakladı.
638

ADALET VE HUZURUN DÖNÜŞÜ

Hz. Peygamber’in vefatından yalnızca 6 yıl sonra, 638’de İslâm orduları Kudüs kapılarına dayanmıştı. Şehrin dinî ve siyasi hâkimi Patrik Sophronius, ancak Halife Ömer bin Hattab bizzat gelirse şehri teslim edebileceğini söyleyince, Hz. Ömer Kudüs’e geldi. Şehrin Müslümanlara devrinin ardından, Hz. Ömer, Kudüs’te yaşayan bütün inançlara kendi haklarını veren bir emannâme imzaladı. Kudüs’te bugün bile devam eden birçok dinî düzenlemenin temeli, söz konusu fermana dayanır. Şehri gezerken Beyt-i Makdis’in yerinin de kendisine gösterilmesini isteyen Halife, günümüzde Mescid-i Aksâ alanı olarak bilinen yerde bir mescit inşa ettirdi.

ADALET VE HUZURUN DÖNÜŞÜ
Hz. Ömer’in başkent Medine’den gelerek Kudüs’ü bizzat teslim alması, kutsal şehirde İslâm hâkimiyetinin ve huzurun da başlangıcıydı.
691

İSLÂM SANATININ İNCİSİ

Emevî halifelerinden Abdulmelik bin Mervan, Kudüs’e şehrin şanına yaraşır bir anıt eser yaptırmak istedi. Gerekli planların hazırlanmasının ardından, aralarında gayrimüslimlerin de bulunduğu bir ustalar topluluğu, çalışmalara başladı. 691’de kapılarını açan eser, ihtişamıyla ve Kıyâme Kilisesi’ninkinden daha yüksek kubbesiyle göz dolduruyordu. Yahudi inancına göre Hz. İbrahim’in, oğlu Hz. İshak’ı kurban etme emrini aldığı kayanın üzerine inşa edilen esere, bu nedenle Kubbetu’s-Sahra adı verildi. Kubbetu’s-Sahra, yapıldığı günden bu yana hiç yıkılmadan ayakta kalan en eski İslâm eseri unvanını korumaya devam ediyor.

İSLÂM SANATININ İNCİSİ
Emevî halifelerinden Abdulmelik bin Mervan, Kudüs’ün şanına yaraşır bir mimari eser yaptırmak için hiçbir masraftan kaçınmadı.
701

AHŞAP MESCİTTEN ANIT ESERE

Abdulmelik’ten sonra yerine geçen oğlu Velid, Şam’da inşa ettirdiği Emevî Camii’yle aynı dönemde, 701’de Mescid-i Aksâ alanı içine büyük bir mescit yaptırmak istedi. Hz. Ömer’in, inşaatında bizzat çalıştığı ahşap mescit yıkılarak, kıble yönünde görkemli bir mabedin temelleri atıldı. Depremler, yangınlar ve işgaller sebebiyle, Kıble Mescidi’nin ilk halinden günümüze herhangi bir şey kalmadı. Günümüzdeki Kudüs şehir siluetinin yavaş yavaş şekillendiği 700’lü yıllar, aynı zamanda şehrin isminin “Kudüs”e dönüştüğü bir zamandı. Abbâsîler, o döneme kadar “İlya” olarak anılan şehrin adını “Kudüs” yaptılar ve bu kullanım da yaygınlaştı.

AHŞAP MESCİTTEN ANIT ESERE
Velid bin Abdulmelik, babasından devraldığı kültürel mirası daha da zenginleştirerek, Mescid-i Aksâ’nın güney kısmına Kıble Mescidi’ni inşa ettirdi.
1010

ÇILGIN HALİFENİN FERMANI

900’lü yıllarda Mısır’da yönetimi ele alan Fâtımîler, Memlûk öncesi dönemde Ortadoğu’nun tek hâkimiydi. Mekke ve Medine’nin yanında Kudüs de Fâtımîlerin gözde şehirlerindendi. 996’da babası Ebû Mansûr’un yerine tahta çıkan Hâkim biemrillâh, 1021’de sona eren hilâfeti süresince Kudüs’e özel ilgi gösterdi. Hâkim’in en tartışmalı kararı da yine Kudüs’le ilgiliydi: Halife, 1010’da bütün Hıristiyanların acilen İslâm’a girmesini ferman buyurarak, Kıyâme Kilisesi’nin yıkılmasını emretti.Kilisenin imhası için çalışmalara başlanırken, Hâkim ikinci bir fermanla yıkımı durdurdu. 1021’de Kahire’de ortadan kaybolan ve cesedi dahi bulunamayan Hâkim’in akıbeti hâlâ meçhuldür.

ÇILGIN HALİFENİN FERMANI
Fâtımî halifesi Hâkim bi-emrillâh, kendi adına Kahire’de yaptırdığı caminin yanında, çok sayıda mimari eserin inşasını emretmişti. Halife, çılgın kararlarıyla da ünlüydü.
1099

HAÇLI SÜRÜLERİ KUDÜS’TE

Papa Urban’ın çağrısına uyan Haçlılar, Avrupa’nın dört bir yanından toplanarak, Godfrey de Buillon komutasında Filistin’e doğru harekete geçti. İslâm topraklarında önlerine gelen bütün yerleşim birimlerini yakıp yıkarak coğrafyanın kalbine kadar ilerleyen Haçlılar, bir aylık kuşatmanın ardından, 15 Temmuz 1099’da Kudüs’ü ele geçirdi. Kutsal şehrin Haçlılar tarafından alınması, Kudüs sakinleri için gerçek bir felâket oldu. Sur içinde yaşayan binlerce Müslüman, (Ortodoks) Hıristiyan ve Yahudi kılıçtan geçirildi. Batılı tarihçilerin de teyit ettiği gibi, Kudüs’ün dar sokaklarında atlar baldırlarına kadar çıkan kan denizinin içinde ilerledi.

HAÇLI SÜRÜLERİ KUDÜS’TE
Avrupa’nın göbeğinden kalkıp gelen Haçlı sürüleri, Müslümanlar arasındaki kavga ve kargaşadan faydalanarak, Kudüs’ü ele geçirmeyi başardı.
1187

ŞARKIN EN SEVGİLİ SULTANI

Kudüs’ü işgal edip ahalisini kılıçtan geçiren Haçlılar, şehirdeki bütün dinî eserleri kendi kontrolleri altına almıştı. Mescid-i Aksâ ve çevresindeki mescitler kilise ve at ahırlarına dönüştürülürken, Ortodoks Hıristiyanlara ait mekânlar da sahiplerinin ellerinden alındı. Haçlıların Kudüs’teki yaklaşık 90 yıllık hâkimiyeti, Salahaddîn Eyyûbî’nin (1138-1193) olağanüstü gayretleriyle sonlandırıldı. Fâtımîleri ortadan kaldırdıktan sonra Suriye bölgesindeki diğer emirlikleri emri altına alan Salahaddîn, 1187’deki Hıttîn Savaşı’nda Haçlıları korkunç bir yenilgiye uğrattı. Kudüs’e muzaffer bir komutan olarak giren Salahaddîn, şehri yeniden huzur ve sükûnete kavuşturdu.

ŞARKIN EN SEVGİLİ SULTANI
Salahaddîn Eyyûbî, 1187’de Kudüs’ü Haçlı işgalinden kurtarıncaya kadar, Müslümanlar arasında birlik ve beraberliği sağlamakla uğraşmıştı.
1192

HUZUR VE ADALET FERMANI

İngiltere Kralı Aslan Yürekli Richard, fetihten sonra Kudüs’ü yeniden ele geçirmeye çalıştıysa da, başarılı olamadı. Salahaddîn’le Richard arasında 1192’de imzalanan bir anlaşma Kudüs’ün selametini garanti altına aldı. Ömrünün son demlerini geçirmek için Şam’a çekilmeden önce bir süre Kudüs’te yaşayan Salahaddîn, yayımladığı fermanla şehirdeki Hıristiyanların ibadet haklarını resmîleştirdi. Çok sayıda Müslüman savaşçıyı sur içinde iskân eden Salahaddîn, Kıyâme Kilisesi’nin anahtarlarını da iki Müslüman aileye teslim ederek, Hz. Ömer zamanında Kudüs’te kurulan dinî dengeyi muhafaza etti. Bu sistem, günümüzde de devam etmektedir.

HUZUR VE ADALET FERMANI
Kudüs’ü özgürleştiren Salahaddîn, Kıyâme Kilisesi’nin anahtarlarını Müslüman bir aileye teslim ederek, şehirde dikkat çekici bir dinî denge tesis etti.
1219

SURLAR TAMAMEN YIKILIYOR

Eyyûbîlerin sultanı Tûranşah, Kudüs’ü gelecekteki Haçlı saldırılarından korumak için, radikal bir karar aldı: Kudüs’ü çevreleyen surlar, şehrin düşmanın gözündeki cazibesini yok etmek için, tamamen yıkılacaktı. 1219’da uygulama konan karardan sonra, Kudüs tamamen korumasız kaldı. İlginç bir şekilde, Turanşah’ın taktiği başarılı olmuştu. Kudüs’e bundan sonra uzunca bir süre saldırı olmadı. Eyyûbîlerden sonra Kudüs’te hâkimiyet kuran Harzemşahlar ve Memlûklar da şehrin surlarını bu nedenle yeniden imar etmeyi düşünmedi. Virane haldeki Kudüs, bu dönemi askerî açıdan önemini yitirmiş ve gözlerden uzak şekilde geçirdi.

SURLAR TAMAMEN YIKILIYOR
Eyyûbîler, Kudüs’ü Haçlılar ve diğer güçler için cazibe merkezi olmaktan çıkarmak için, şehir surlarını yıktılar. Bu riskli strateji, gerçekten de istenilen neticeyi verdi.
1244

KUDÜS’ÜN HAÇLILARA TESLİMİ

Salahaddîn Eyyûbî’nin yeğenleri Kâmil, Eşref ve Muazzam, Beşinci Haçlı Seferi’nin savuşturulmasından sonra, kendi aralarında çatışmaya başlamıştı. Bu sırada, doğudan batıya doğru genişlemeye başlayan Harzemşahlar, Eyyûbîler için ciddi tehlike oluşturuyordu. Kendisini hem kardeşleri hem de Harzemşahlar tarafından kuşatılmış hisseden Kâmil, Alman İmparatoru İkinci Friedrich’le temasa geçerek, yönettiği Filistin bölgesini savaşsız şekilde Haçlılara teslim etmeyi önerdi. İmzalanan anlaşma gereği, Alman İmparatoru, 17 Mart 1229’da Kudüs’ü çatışmasız olarak teslim aldı. İslâm dünyasında şok yaratan bu gelişme, Kâmil’e yönelik öfke seline yol açtı.

KUDÜS’ÜN HAÇLILARA TESLİMİ
Salahaddîn Eyyûbî’nin yeğeni Melik Kâmil, Haçlılarla Harzemşahlar arasında sıkışınca, Kudüs’ü Alman İmparatoru Friedrich’e savaşsız teslim etti.
1260

HARZEMŞAHLAR VE MEMLÛKLAR

Kudüs’ün el değiştirmesi, Müslümanlar arasında olduğu kadar Hıristiyanlar arasında da kargaşaya yol açtı. İmparator İkinci Friedrich, İslâm kültürüne duyduğu hayranlık nedeniyle, kendi çevresinde kabul görmemiş bir isimdi. Kudüs’te bir süre kaldıktan sonra, sessiz-sedasız şehri terk ederek yeniden Avrupa’ya döndü. Filistin’de yaşanan siyasal kaos, 1244’te Kudüs’ü Harzemşahların ele geçirmesine yol açtı. Harzemşahların yaklaşık 15 yıllık idaresinin ardından, 1260’da Mısır’da iktidara gelen Memlûklar, Filistin ve Suriye’yle birlikte Kudüs’ü de kontrol altına aldı. Kudüs, bundan sonra yaklaşık 250 yıl sükûnet içinde yaşayacaktı.

HARZEMŞAHLAR VE MEMLÛKLAR
Haçlıların yeniden ve kısa süreli hâkimiyetinin ardından, Harzemşahlar Kudüs’ü ele geçirdi. Onlardan sonra ise, Kudüs’te 250 yıllık Memluk yönetimi başladı.
1267

İLK BÜYÜK SİNAGOG

1263’te Hıristiyanlarla Yahudiler arasındaki gerilimden dolayı İspanya’yı terk etmek durumunda kalan Yahudi din adamı Rabbi Moşe Ben Nahman, uzun ve maceralı bir yolculuğun ardından -Memlûkların müsaadesiyle- Kudüs’e geldi. 1267’de Kudüs’te büyük bir sinagog kuran Rabbi Moşe, üç yıl sonra öldüğünde, arkasında geniş bir Yahudi cemaati bırakmıştı. Sinagoga, kendi isminin baş harflerinin kısaltılmasıyla “Ramban” adı verildi. Ramban Sinagogu, 8’inci yüzyılda kurulan Karay Sinagogu’ndan sonra Kudüs’ün en eski aktif sinagogu, ama aynı zamanda şehrin hâlâ mevcut durumdaki ilk büyük Yahudi mabedidir.

İLK BÜYÜK SİNAGOG
İspanya’dan Filistin’e göç eden Rabbi Moşe ben Nahman, Kudüs’teki ilk büyük sinagogu tesis etti. Kendi isminin baş harfleri mabedin de ismi oldu: Ramban.
1348

KARA ÖLÜMÜN GÖLGESİ

1343’de Orta Asya’da başlayan veba salgını, birkaç yıl içinde Kırım üzerinden Ortadoğu ve Avrupa’ya yayıldı. Etkili olduğu yaklaşık 10 yıl boyunca Asya’dan Avrupa’ya 100 milyona yakın insanın ölümüne yol açan “Kara Ölüm” unvanlı bu korkunç salgın, 1348’de Kudüs’e ulaştı. Tam bu dönemde Ortadoğu’dan geçen ünlü seyyah İbn Battûta, Şam ve İskenderiye’de günlük ölümlerin 1100 ilâ 2400 arasında olduğunu rapor ediyor. Kudüs’te de buna yakın bir rakamın görüldüğü biliniyor. Müslüman ve Yahudilerde temizlik alışkanlıklarının en üst düzeyde olması nedeniyle, vebanın “soykırım boyutunda” kitlesel ölümlere yol açmadığı kaydediliyor.

KARA ÖLÜMÜN GÖLGESİ
1300’lerin ilk yarısında Asya’dan Avrupa’ya 100 milyon insanın ölümüne yol açan veba salgını, 1348’de Mısır üzerinden Kudüs ve Filistin’e ulaştı.
1517

12 BİN ŞAMDANLI AVLU

Memlûkların yaklaşık 250 yıllık hâkimiyetinden sonra Kudüs, 1517’nin son günlerinde Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katıldı. 30 Aralık 1517 Salı günü şehre giren Yavuz Sultan Selim, yatsı namazını Aksâ avlusunda kıldı. Yavuz ve askerlerinin ibadeti sırasında ortamı aydınlatmak için yakılan 12 bin şamdan nedeniyle, bugün Kıble Mescidi’nin önündeki geniş alan “12 bin şamdanlı avlu” olarak bilinir. Karargâhını bugünkü Tel Aviv yakınlarında bulunan Ramle’de kuran Yavuz, Kudüs’te iki gün kaldıktan sonra, Mısır’a doğru seferine devam etmek üzere bölgeden ayrıldı. Yavuz’un, önceki fatihlerin aksine, Kıyâme Kilisesi’ni ziyaret etmemesi dikkat çekicidir.

ŞAMDANLI AVLU
Osmanlı İmparatorluğu’nu bugünkü Ortadoğu’ya doğru genişletme siyaseti güden Yavuz Sultan Selim, 1517’nin son günlerinde Kudüs’e girdi.
1537 - 1541

MAMUR EDİLEN ŞEHİR

Kudüs, Kanuni Sultan Süleyman döneminde büyük bir imar ve inşa faaliyetine sahne oldu. Memlûklar, Kudüs içinde ve özellikle de Mescid-i Aksâ alanında göz kamaştırıcı eserler bırakmışlardı. Ancak şehir surları, Eyyûbîlerden alınan siyasi miras gereği, yıkık bir şekilde muhafaza edilmişti. Kanuni’nin emriyle, Kudüs surları 1537-1541 yılları arasında yeniden imar edildi, şu anda hâlâ kullanılan yedi kapı da bu dönemde açıldı.Osmanlılar, Kudüs’te sayısız çeşme, sebil ve şadırvan inşa ettiler, mevcut eserleri onardılar, şehri mamur ve bayındır bir hale getirdiler. Memlûklar bir “taş medeniyeti” iken, Osmanlılar “su medeniyeti” olarak öne çıkmıştı.

MAMUR EDİLEN ŞEHİR
Kanuni Sultan Süleyman, Kudüs’te bugün de ayakta duran şehir surlarını inşa ettiren padişahtır. Bu dönemde, şehrin dört bir yanı sebiller ve çeşmelerle donatıldı.
KUDÜS'TE İSLAM BARIŞI
  • Oynat
  • Video
Prof.Dr. Cengiz Tomar
Ortadoğu Tarihi Uzmanı
1700

HASİDİKLERİN KUDÜS’E AKINI

Yahudiler, Kanuni döneminde Ağlama Duvarı’na ilk kez dokunarak ibadet hakkına kavuşmuştu. M.S. 70’ten 1500’lerin ortasına dek, şehirdeki Yahudi nüfusu zaman zaman azalıp çoğalsa da, artık Kudüs’te sabit bir Yahudi cemaati yaşıyordu. Ramban Sinagogu’nun tesisinden sonra daha örgütlü hale gelen Kudüs Yahudiliği, 1700’de Ukrayna’dan gelip şehre yerleşen haham Yehuda Ha Hasid’le birlikte farklı bir boyuta kavuştu. Kendi adına bir sinagog kuran hahamın izleyicilerine bugün “Hasidikler” denilir. Yehuda Ha Hasid’in kurduğu sinagog daha sonra yıkılmış, 1967’den sonra yeniden inşa edilmiştir. Sur içindeki söz konusu mabet, “Hurva” (İbranicede: Harabe) adıyla bilinir.

HASİDİKLERİN KUDÜS’E AKINI
16’ncı yüzyılda, Kudüs’e Avrupa’dan mistik Yahudilerin akını başladı. Liderlerine nispetle “Hasidikler” olarak anılan bu grup, günümüzde hâlen Kudüs’te yaşamaktadır.
1836

KUDÜS’TE BİR MİLYONER

Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi gücünün zayıflamasıyla paralel olarak, Kudüs’e Batılı akını başladı. Siyasi Siyonizm’in kurucusu kabul edilen Theodore Herzl’den çok önce, 1836’da Kudüs’ü ziyaret eden İngiliz Yahudi milyoner Sir Moşe Montefiore, dışarıdan göç edecek Yahudilere şehirde sabit bir yerleşim alanı inşa etme fikri için zemin yokladı. Sonraki süreçte defalarca Kudüs’e gelen ve eşiyle bir müddet burada yaşayan Sir Montefiore, bütün servetini bu hedef için harcadı. Siyasi Siyonizm, yüzyılın sonunda Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak için harekete geçtiğinde, Kudüs’te aktif bir Yahudi kolonisi çoktan oluşmuştu.

KUDÜS’TE BİR MİLYONER
Avrupalı milyoner Yahudiler, 1800’lerin ilk yarısında Kudüs’te toprak alımına başlamıştı. Bunlardan biri de İngiliz asıllı Yahudi zengin Sir Moşe Montefiore idi.
1838

İNGİLTERE EN ÖNDE

1800’lerin ilk yarısında, Osmanlı İmparatorluğu Mısır sorunuyla meşgulken, Avrupa ülkeleri de Filistin’e akın etmeye başladı. İngiltere, 1838’de Kudüs’te bir konsolosluk açarak, Avrupalı komşularının önüne geçti. Artık İngilizler bölgede daha aktifti ve bu durum, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Filistin’in İngiliz mandası yönetimine girmesi sonucunu doğuracaktı. İngiltere’den sonra, Almanya ve Fransa da Filistin’de diplomatik temsilcilikler açarak, “Hıristiyanların haklarını koruma” yarışına dâhil oldular. Dış politikasının eksenini “sıcak denizlere inmek” oluşturan Rusya da, aynı gayeyle Filistin topraklarında faaliyet göstermeye başlamıştı.

İNGİLTERE EN ÖNDE
Kudüs, 1800’lerin başından itibaren Batılı ülkelerin akınına uğradı. İngiltere, şehirde resmi diplomatik temsilcilik açan ilk Batı ülkesi oldu.
1860

KUDÜS’TE İLK YAHUDİ YERLEŞİMİ

Kudüs’e her gelişinde, şehirden toprak alabilmenin yollarını da araştıran Sir Moşe Montefiore, 1850’lerde nihayet bu amacına ulaştı. Kudüs Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin mülklerinden ve arazilerinden bir kısmı, Sir Montefiore tarafından satın alınarak Yahudilere bağışlandı. Kudüs şehir surlarının batısında yer alan Mişkenot Şaananim Mahallesi, 1860’da tamamlanarak, buraya dışardan göç eden Yahudiler yerleştirildi. Sir Montefiore’nin şahsi servetinden harcayarak inşa ettirdiği ve yerleşimci fakir Yahudilerin geçimlerini sağlamaları için tesis edilen yel değirmeni, bugün hâlâ kendi ismiyle anılmaktadır.

KUDÜS’TE İLK YAHUDİ YERLEŞİMİ
Moşe Montefiore’nin ısrarlı girişimleri sonucu, 1860’larda Kudüs surlarının hemen dışında ilk Yahudi yerleşimi kuruldu. Buraya “Mişkenot Şaananim” adı verildi.
1882

RUSYA’DAN GÖÇMEN AKINI

1855’ten beri Rusya’yı yöneten Çar İkinci Aleksander, 13 Mart 1881 günü St. Petersburg kentinde suikasta kurban gitti. Çar’ı bombalı saldırıyla öldüren “Halkın İradesi” örgütü, birçok üst düzey görevliyi de kurban seçmişti. Suikast serisinin ardından, Çarlık idaresi ülkede geniş çaplı bir idam, tutuklama ve sürgün hamlesi başlattı. Bu çerçevede Yahudiler de rejimin hedefindeydi. Rusya’da yaşam hakları adeta imkânsızlaşan ve “pogrom” denilen kamplara alınmaya başlayan Yahudiler, kitleler halinde Filistin’e göç etti ve Kudüs’e yerleşti. 1882’de Kudüs ve çevresinde Rusya’dan gelmiş on binlerce Yahudi göçmen yaşıyordu.

RUSYA’DAN GÖÇMEN AKINI
Rus Yahudiler, Çarlık yönetiminin kendilerine uyguladığı baskı sonucu, 1881’den itibaren kitleler halinde Filistin’e göç etmeye başladı.
1898

THEODORE HERZL KUDÜS’TE

Yahudiliğinin bile farkında olmayan sıradan bir gazeteciyken, izlediği Dreyfus Davası nedeniyle politize olan Theodore Herzl, 1897’de İsviçre’nin Basel şehrinde organize ettiği Birinci Siyonist Kongre’nin ardından artık lider konumundaydı. 1898’de bir grup arkadaşıyla ilk kez Kudüs’ü ziyaret eden Herzl, gördüğü manzara hakkında büyük hayal kırıklığına uğramıştı. Dindar bir Yahudi olmayan Herzl, Kudüs’teki “aşırı dinî yoğunluk”tan rahatsız olmuş, şehri bir tür cinnet merkezine benzetmişti. Aynı seyahat sırasında, Alman İmparatoru İkinci Wilhelm’le de görüşen Herzl, Filistin’de Yahudilere bir yurt kurma yönündeki teklifine net bir cevap alamamıştı.

THEODORE HERZL KUDÜS’TE
Kaleme aldığı “Der Judenstaat” (Yahudi Devleti) kitabıyla Siyasi Siyonizm’in teorisini hazırlayan Theodore Herzl, 1898’de ilk kez Kudüs’ü ziyaret etti.
1917

İNGİLİZLERDEN SİYONİSTLERE SÖZ

Birinci Dünya Savaşı’nın kaotik ortamında, Filistin’e Yahudi akını da devam ediyordu. 2 Aralık 1917’de, İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour tarafından İngiliz Yahudi toplumunun önde gelen liderlerinden Baron Walter Lionel Rotschild’a gönderilen bir mektup, Filistin üzerindeki Siyonist emellerini himaye altına aldı. Mektupta, İngiltere Krallığı’nın, Filistin’de kurulacak bir Yahudi vatanını destekleyeceği açıkça dile getirilerek, Siyonistler teşvik ediliyordu. Tarihe “Balfour Deklarasyonu” olarak geçen bu metin, o sırada İngiltere saflarında savaşa devam eden Arapları büyük hayal kırıklığına uğrattı.

İNGİLİZLERDEN SİYONİSTLERE SÖZ
İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’un, Siyonistlere verdiği “Filistin’de Yahudiler için vatan” sözü, yakın tarihin dönüm noktalarından biridir.
9 Aralık 1917

BİR DEVRİN SONU

Birinci Dünya Savaşı’nın bitişiyle birlikte, Osmanlı İmparatorluğu’nun Filistin’den çekilmesinin ardından, 9 Aralık 1917’de İngiliz komutan Edmund Allenby, birliklerinin başında Kudüs’e girdi. El Halil Kapısı’ndan yürüyerek eski şehre adım atan Allenby, Kudüs’teki İngiliz hâkimiyetini de böylece başlatmış oluyordu. Filistin, üç yıl sonra resmen İngiliz manda yönetimi altına alındı. İngilizlerin Filistin ve Kudüs’teki hâkimiyeti çatışmalı ve sancılı bir dönem olacak; nihayet kaosla baş edemeyen İngiliz siyasetinin bölgeden çekilmeye karar verişiyle İsrail’in kuruluşuna giden süreç de başlayacaktı.

BİR DEVRİN SONU
Osmanlı İmparatorluğu’nun 400 yıllık Kudüs hâkimiyeti, 1917’nin son haftalarında resmen sona erdi. Filistin, İngiliz İmparatorluğu tarafından ele geçirildi.
1918

DEVLETTEN ÖNCE BİLGİ ÜRETİMİ

Yahudiler için Filistin topraklarında bir üniversite kurma fikri, 1884’ten beri gündemdeydi. Birinci Siyonist Kongre’de de onaylanan bu hedef, 24 Temmuz 1918 günü resmen hayata geçirildi. Arapların Cebel el Meşârif dediği Scopus Tepesi’ndeki bir arazide, “Kudüs İbrani Üniversitesi”nin temelleri atıldı. Okulun ismi ilk önce “Filistin Üniversitesi” olarak düşünüldü, ancak daha sonra bu fikirden vazgeçildi. İbrani Üniversitesi’nin yeri, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Isaac Goldberg adlı bir Yahudi tarafından İngiliz avukat Sir John Gray-Hill’den satın alınmıştı. Burası, stratejik konumu nedeniyle tercih edilmişti.

DEVLETTEN ÖNCE BİLGİ ÜRETİMİ
Bilginin üretimi ve kontrolü için adım atan Siyonistler, Kudüs’te bir üniversitenin temelini attı. Okul için seçilen yer, eski şehre tam karşıdan bakan Scopus Tepesi’ydi.
1920

FİLİSTİN’E YÜKSEK KOMİSER

Filistin’i ‘manda’ olarak yönetmeye başlayan İngilizler, 1920’de genel valilik ve yüksek komiserlik görevine Sir Herbert Samuel’i atadı. 1902’de Liberal Parti kadrolarından siyasete atılan Samuel, İngiliz kabinesinin ilk Yahudi üyelerinden biriydi. Siyasetteki başarısının ardından getirildiği Filistin yüksek komiserliği görevi, Arapları da Yahudileri de memnun etmedi. İki tarafın çatışmasını engellemeye çalışan Samuel, bir yandan da Filistin topraklarında ticaret ve ulaşımın güvence altında alınmasını sağladı. 1925’te görevinden ayrıldığında, bölge nispî bir kalkınma ve modernleşme sürecine girmişti.

FİLİSTİN’E YÜKSEK KOMİSER
Filistin’in resmen İngiliz manda yönetimi altına alınmasından sonra, 1920’de valilik ve yüksek komiserlik görevine kendisi de bir Yahudi olan Herbert Samuel atandı.
1925

BALFOUR KUDÜS’TE

İnşaatı hızlı bir şekilde tamamlanan Kudüs İbrani Üniversitesi, 1 Nisan 1925 günü düzenlenen törenle eğitime başladı. Yahudilere Filistin’de bir vatan sözü vererek İsrail’in kuruluşuna giden süreci hızlandıran İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour, törenin onur konuğu olarak Kudüs’teydi. Açılış konuşmasını ünlü Yahudi şair Haim Nahman Bialik yaparken, Balfour da konuşmasında Kudüs’ün Yahudiler için öneminden söz etti. Kudüs İbrani Üniversitesi, eski şehre, Batı Kudüs’e ve Ölü Deniz’e aynı anda bakan stratejik konumuyla, sonraki dönemlerde sıklıkla çatışmaların merkezinde yer alacaktı.

BALFOUR KUDÜS’TE
Yedi yılda hızlıca tamamlanan Kudüs İbrani Üniversitesi, (emekli) İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’un da katıldığı bir törenle resmen eğitime başladı.
1932

KING DAVID HOTEL AÇILIYOR

1920’li yıllarda bir yandan Filistin topraklarına Yahudi göçü devam ederken, bir yandan da Araplarla bölgenin yeni sakinleri olan Siyonist yerleşimciler arasında ciddi bir gerilim yaşanıyordu. Bu süreç, aynı zamanda Batı Kudüs’ün inşa ve imar edildiği bir dönemdi. Şehir, Müslüman sakinleri açısından gittikçe yaşanmaz bir yer haline gelirken, batı yakasında yeni ve modern bir Yahudi şehri ortaya çıkıyordu. 1932’de, kısa zaman içinde Batı Kudüs’ün simgelerinden biri haline gelen King David Hotel hizmete açıldı. Özellikle Kudüs’ü ziyarete gelen yabancıların tercih ettiği otelin eski şehre hâkim manzarası nefes kesiciydi.

KING DAVID HOTEL AÇILIYOR
Araplarla Yahudiler arasında gerilim tırmanırken, Kudüs’ün batı yakası Yahudiler tarafından imar ve iskân edilerek, modern bir şehir haline getirildi.
1936 - 1939

ÇATIŞMADAN KİTLESEL SAVAŞA

Araplarla Yahudiler arasındaki çatışma ve şiddet dalgası bütün Filistin’i sarmaya başlamıştı. Özellikle 1936-39 arasındaki süreçte, iki taraftan yüzlerce kişi hayatını kaybetti. Filistin’de ipleri elinden kaçırmaya başladığını fark eden İngiltere, başkanlığını Lord Robert Peel’in yaptığı bir komisyon kurarak bölgedeki gerilimin nedenlerine dair bir rapor hazırlattı. ‘Peel Komisyonu’, 1937 yazında yayımladığı raporunda, Filistin topraklarının Araplarla Yahudiler arasında bölünmesinin, Kudüs ve çevresinin ise tarafsız bölge ilân edilmesinin en doğru çözüm olacağı vurgulandı. Söz konusu çözüm, “uygulanamaz” bulunarak gündemden çıkarıldı.

ÇATIŞMADAN KİTLESEL SAVAŞA
Birkaç dalda birden oynayan İngiliz dış politikası, Kudüs’te çatışmaları önleyemez hale gelmişti. Binlerce Yahudi, gerilim nedeniyle şehri terk etti.
22 Temmuz 1946

MANDAYI BİTİREN TERÖR SALDIRISI

King David Hotel, aynı zamanda İngilizler tarafından manda yönetiminin merkez karargâhı olarak kullanılıyordu. Otelin güney kanadı, bu nedenle tamamen İngiliz diplomat ve askerlere tahsis edilmişti. İleride İsrail başbakanlığına kadar yükselecek olan Menachem Begin liderliğindeki Irgun örgütü, 22 Temmuz 1946’da otele bombalı saldırı düzenledi. İçlerinde Yahudilerin de bulunduğu 91 kişinin hayatını kaybettiği saldırı, İngilizleri artık manda yönetimini sona erdirmek gerektiği konusunda ikna eden son gelişmeydi. Kısa süre sonra İngiltere hükümeti, Filistin konusunu BM’ye havale etmeye, böylece sorumluluktan kurtulmaya karar verdi.

MANDAYI BİTİREN TERÖR SALDIRISI
Sonradan İsrail başbakanı da olan Menachem Begin liderliğindeki Irgun terör örgütü, İngilizleri Filistin’den çekilmeye zorlamak için çok sayıda saldırı düzenledi.
29 Kasım 1947

BU TAKSİMİ KURT YAPMAZ…

İngilizlerin talebiyle Birleşmiş Milletler bünyesinde kurulan bir komisyon, Filistin topraklarının Araplar ve Yahudiler arasında taksim edilmesini kararlaştırdı. Hazırlanan tasarı, 29 Kasım 1947’de genel kurulda oylandı, 13 oya karşılık 33 oyla kabul edildi. Kudüs’e uluslararası statü verilmesini öngören tasarı, Arapların büyük tepkisiyle karşılaştı. İngiltere oylama sırasında ‘çekimser’ kalsa da, İngilizlerin Filistin siyaseti Arap kamuoyunda infiale yol açtı. Bir Yahudi devletinin kuruluşuna giden yol, böylece adım adım kat edilirken, uluslararası kamuoyunun desteği Siyonistlere doğru kaymaya başlamıştı.

Hz. Süleyman

14 Mayıs 1948

İSRAİL’İN SAHNEYE ÇIKIŞI

BM’de kabul edilen taksim planının ardından, Filistin topraklarında çatışmalar yeniden alevlendi. Araplar kendi imkânlarıyla oluşturdukları silahlı gruplarla Siyonistlere karşı mücadele ederken, Siyonistler de Arap köylerine baskınlar düzenliyordu. 9 Nisan 1948’de Kudüs yakınlarındaki Deyr Yasin köyünün Siyonist çeteler tarafından basılması ve arkasından gerçekleşen katliamda 100’den fazla sivilin hayatını kaybetmesi, bu olayların en trajiğiydi. Boğuşma ve çatışmalarla geçen uzun haftaların ardından, 14 Mayıs 1948 günü İsrail’in kuruluşu resmen ilân edildi. Kuruluş bildirgesi, ülkenin ilk başbakanı da olacak olan David Ben Gurion tarafından okundu.

İSRAİL’İN SAHNEYE ÇIKIŞI
Tel Aviv’de David Ben Gurion tarafından okunan İsrail’in bağımsızlık bildirgesi, Ortadoğu’da yeni ve çatışmalı bir sürecin de başlangıcıydı.
14 Mayıs 1948 - Haziran 1949

İLK ARAP-İSRAİL SAVAŞI

İsrail’in kuruluşu ilân edilir edilmez, Arap ülkeleri toplu halde bu yeni oluşuma savaş açtı. Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan, Suriye gibi ülkelerin birlikte hareket etmesi, İsrail’in daha doğmadan öleceği tahminlerine yol açsa da, yeni devlet tutunmayı başardı. Araplar, kendi aralarındaki rekabet ve dağınıklık nedeniyle başarı gösteremedi, İsrail ise varlığını resmen kabul ettirerek, bir devlet olarak uluslararası ilişkiler sahnesine çıktı. 15 Mayıs 1948’de başlayan savaş, haziran ayındaki en şiddetli çatışmaların ardından, birkaç ay sonra tamamen duruldu ve ateşkesle sonuçlandı. Ortadoğu’da artık İsrail adında yeni bir devlet vardı.

İLK ARAP-İSRAİL SAVAŞI
İsrail’in kuruluşunun ilânından bir gün sonra patlak veren savaş, on binlerce Filistinlinin yaşadıkları bölgeleri terk ederek mülteci konumuna düşmesine yol açtı.
1949

DOĞU KUDÜS, ÜRDÜN’E

1949 başında silahlar tamamen sustuğunda, Kudüs’ün batı yakası İsrail’in, doğu yakası ise Ürdün’ün kontrolündeydi. O sırada en örgütlü silahlı gücü elinde bulunduran Ürdün Kralı Abdullah, Arap kamuoyunun beklentisinin aksine, İsrail’i yok etme amacıyla değil, İsrail’le yan yana yaşayacak şekilde kendi krallığını güçlendirme hedefiyle hareket etmişti. Mescid-i Aksâ’nın da içinde bulunduğu Doğu Kudüs’ün ele geçirilmesi, Kral Abdullah için yeterli ve tatmin edici bir başarıydı; ordusunun daha fazla ilerlemesine bu nedenle müsaade etmedi. Bu durum, Kral’ın Filistin siyaseti hakkında derin bir şüphe ve öfke dalgasına neden oldu.

DOĞU KUDÜS, ÜRDÜN’E
İlk Arap-İsrail Savaşı’nın en kesin sonucu, Kudüs’ün doğu ve batı olarak ikiye bölünmesi oldu. Doğu Kudüs, ateşkesle birlikte Ürdün’ün kontrolüne girdi.
20 Temmuz 1951

AKSÂ’DA BİRKAÇ KURŞUN

Ürdün’ün kurucu kralı Abdullah, dönemindeki Arap liderlerin aksine, İsrail’i yok etme amacını taşımıyordu. Siyonistlerle anlaşmak ve iki bağımsız devlet olarak yan yana yaşamak, Kral’ın Filistin siyasetinin temelini oluşturuyordu. Bu sebeple, Siyonistlerle gizli pazarlıklara girişti. Sürecin sonunda kapsamlı bir barış anlaşması imzalamak, Doğu Kudüs’ü de böylece egemenliği altında tutmayı garantilemek istiyordu. Bu planların Arap kamuoyunda Kral’a karşı yarattığı nefret, 20 Temmuz 1951 günü Abdullah’ın Mescid-i Aksâ’da bir Filistinli tarafından öldürülmesiyle sonuçlandı. Bu suikast, İsrail’le yakınlaşmanın halk kitleleri nezdinde hoş görülmediğini gösteriyordu.

AKSÂ’DA BİRKAÇ KURŞUN
Siyonistlerle gizli pazarlıkları başından beri sürdüren Ürdün Kralı Abdullah, kendisinin bu siyasetine öfke duyan Filistinlilerce Mescid-i Aksâ’da öldürüldü.
1953

KUDÜS, FİİLİ BAŞKENT

İsrail, Batı Kudüs’ü kontrolü altına aldıktan sonra, resmî kurumları hızla buraya taşımaya başladı. 26 Aralık 1949’da İsrail Parlamentosu (Knesset), ilk Kudüs’ün merkezindeki bir binada toplandı. 1953’te cumhurbaşkanlığı ofisi ve konutu, Tel Aviv’den Kudüs’e taşındı. Bunu diğer bakanlıklar ve resmi kurumlar izlerken, Knesset’in şimdiki yeri Kudüs Rum Ortodoks Patrikhanesi’nden satın alınarak parlamento kompleksinin inşaatına başlandı. İsrail yönetimi, tüm bu adımlarla Kudüs’ü resmi başkent haline getirmeye giden yolun da taşlarını döşüyordu. 1967’de Kudüs işgal edilmeden çok önce, devlet fiilen Kudüs’ten yönetilmeye başlamıştı.

KUDÜS, FİİLİ BAŞKENT
Varlığını kabul ettiren İsrail, Batı Kudüs’ü fiili başkent olarak dizayn etmeye koyuldu. Parlamento, cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık ofisleri hızlıca Kudüs’e taşındı.
1965

MACAR BELEDİYE BAŞKANI

1911’de Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de dünyaya gelen Teddy Kollek, David Ben Gurion’un emrinde diplomat olarak çalıştıktan sonra, 1965’te Batı Kudüs’ün belediye başkanlığına seçildi. 1967’de Doğu Kudüs’ün işgal edilmesiyle, Kudüs belediye başkanı olarak görevine devam eden Kollek, şehrin Müslüman mahallelerine elektrik getirilmesi ve altyapı çalışmalarının tamamlanması yönündeki çabalarıyla dikkat çekti. Siyonist olmasına rağmen, Kudüs’ün Müslüman sakinlerinin de sempatisini kazanan Kollek, 1993’teki seçimlerde rakibi Ehud Olmert’e yenilmesine kadar, neredeyse 30 yıl boyunca Kudüs belediye başkanı olarak görev yaptı.

MACAR BELEDİYE BAŞKANI
David Ben Gurion’un kanatları altında siyasete atılan Teddy Kollek, Kudüs belediye başkanlığı döneminde, Arapların durumunu da iyileştirmeye çalışan bir isimdi.
5 - 11 Haziran 1967

KUDÜS, İŞGAL ALTINDA

5-11 Haziran 1967’de gerçekleşen Altı Gün Savaşı, İsrail açısından tam bir zaferdi. Sadece altı gün içinde Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan, Irak ve Suudi Arabistan birliklerini mağlup eden İsrail, Ürdün’ün elinden Doğu Kudüs’ü alarak şehri işgal etti. Ayrıca Sina Yarımadası (Mısır’dan), Golan Tepeleri (Suriye’den) ve Şeba Çiftlikleri de (Lübnan’dan) İsrail tarafından işgal edildi. Mescid-i Aksâ’ya ev sahipliği yapan Doğu Kudüs’ün İsrail işgaline uğraması, Arap ve İslâm dünyasında şok etkisi yarattı. Ürdün Krallığı, Mescid-i Aksâ’yı İsrail birliklerine kolayca ve ciddi çatışmaya girmeksizin teslim etmek suçlamasıyla karşı karşıya kaldı.

KUDÜS, İŞGAL ALTINDA
Sadece altı günlük bir savaşın sonunda, İsrail ordu birlikleri Doğu Kudüs’ü Ürdün’ün elinden almayı başararak, kutsal şehri işgal etti.
13 Haziran 1967

YOKEDİLEN MAHALLE

İsrail ordu birliklerinin şehre girmesinin hemen ardından, 13 Haziran 1967 günü sur içi Kudüs’ün güney kısmında kalan Mağribliler Mahallesi buldozerlerle yıkıldı. Yüzlerce yıllık evler, mescitler, medreseler ve konaklar, Yahudilerin kutsal kabul ettiği Ağlama Duvarı’na alan açmak için yok edildi. Burada yaşayan 6 bin dolayındaki Arap nüfus da, sur dışına sürgün edildi. Mağribliler Mahallesi, 1187’de Kudüs’ü Haçlıların elinden kurtaran Salahaddîn Eyyûbî tarafından Faslı Müslümanların iskânına tahsis edilmiş bir bölgeydi. Mahallenin yıkılması, Kudüs’ün tarihinde ve kentsel dokusunda önemli bir eksilmeye yol açtı.

YOKEDİLEN MAHALLE
Yüzlerce yıllık Mağribliler Mahallesi, Kudüs’ün işgalinden hemen sonra, Ağlama Duvarı’na alan açmak için İsrail buldozerleri tarafından yerle bir edildi.
21 Ağustos 1969

AKSÂ ALEVLER İÇİNDE

İslâm dünyası Mescid-i Aksâ’nın İsrail tarafından işgalinin şokunu henüz atlatamamışken, 21 Ağustos 1969’da yeni bir facianın haberiyle sarsıldı: Dennis Rohan adlı Avustralyalı bir Hıristiyan fanatik, sabahleyin erken saatlerde Mescid-i Aksâ alanına girerek, Kıble Mescidi’ni ateşe vermişti. Saatler süren bir çabanın ardından güçlükle söndürülen yangının meydana getirdiği hasar korkunçtu. Salahaddîn Eyyûbî tarafından mescide yerleştirilen tarihî minber başta olmak üzere, çok sayıda paha biçilmez eser küle dönmüştü. ‘Psikolojik rahatsız’ teşhisi konulan Rohan, bir süre İsrail’de tutulduktan sonra, ülkesine iade edildi.

AKSÂ ALEVLER İÇİNDE
Mescid-i Aksâ’da Avustralyalı bir Hıristiyan tarafından çıkarılan yangın, Salahaddîn Eyyûbî’nin buraya yerleştirdiği paha biçilmez minberin kül olmasına yol açtı.
22-25 Eylül 1969

MÜSLÜMAN DÜNYA BİR ARADA

Mescid-i Aksâ’nın ateşe verilmesi, Müslüman dünyayı ortak paydada bir araya getirmişti. İsrail’e karşı müsamahakâr tavır benimseyen ülkeler bile, yaşananlar karşısında büyük öfke duymuştu. Suudi Arabistan Kralı Faysal bin Abdulaziz’in çağrısıyla 22-25 Eylül 1969’da Fas’ın başkenti Rabat’ta toplanan İslâm ülkeleri devlet ve / veya hükümet başkanları, “İslâm Konferansı Örgütü”nün (İKÖ) kurulmasında anlaştı. Bugün “İslâm İşbirliği Teşkilâtı” olarak varlığını sürdüren İKÖ, BM’den sonra dünyanın en geniş katılımlı uluslararası örgütüdür. Merkezi Cidde’den olan örgütün siyasi açıdan kontrolü Suudi Arabistan’dadır.

MÜSLÜMAN DÜNYA BİR ARADA
Aksâ’nın ateşe verilmesi, İslâm dünyasında büyük infial uyandırdı. Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın çağrısıyla, Müslüman ülkeler Fas’ın başkenti Rabat’ta bir araya geldi.
1977

BİR DÖNÜM NOKTASI

Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat, ani bir kararla, 19 Kasım 1977’de Kudüs’ü ziyaret etti. Sedat’ın Kudüs seyahati, ilk kez bir Arap devlet başkanının İsrail’i resmen tanıması anlamına geliyordu. İki yıl sonra imzalanan Camp David Anlaşması’yla Mısır ve İsrail resmen barışırken, Mısır ordusu bundan böyle Filistin meselesinde ‘saldırgan taraf’ olmaktan çıkıyordu. İsrail’i rahatlatan ve güney cephesini tamamen güvence altına alan bu süreç, Sedat’ın Kudüs ziyaretiyle başlamıştı. Arap dünyasına büyük şok yaşatan ve Sedat’ın kendi kabinesinin bile tepkisini çeken söz konusu ziyaret, Ortadoğu’nun yakın tarihindeki dönüm noktalarından biridir.

BİR DÖNÜM NOKTASI
Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın ani Kudüs ziyareti ve sonrasında İsrail’i resmen tanıması, Ortadoğu’nun dengelerini değiştiren sıra dışı bir olaydı.
1980

KUDÜS, İSRAİL’İN ‘RESMİ’ BAŞKENTİ

1980’in temmuz ayında Knesset’te kabul edilen bir tasarıyla, Kudüs “İsrail’in resmi, ebedi ve bölünmez başkenti” ilân edildi. 30 Temmuz 1980 tarihli yasa, ABD ve BM başta olmak üzere uluslararası toplumdan hiçbir şekilde destek görmedi. Ancak öte yandan, İsrail zaten yıllardır fiilen Kudüs’ten yönetildiği için, yasanın günlük uygulamada meydana getirdiği herhangi bir değişim de olmadı. Birbiri ardına iktidara gelen aşırı sağcı ve Siyonist İsrail hükümetleri, Kudüs’ün başkent ilân edilmesinden sonra, şehir ve çevresindeki yerleşim inşaatı projelerini daha da yoğunlaştırdı. Bu süreçte, şehrin sınırları da sürekli genişletilerek yerleşimlere alan açıldı.

Militanlıktan siyasete geçiş yapan Menachem Begin, başbakanlığı döneminde Kudüs’ü İsrail’in ebedi ve bölünmez başkenti ilan eden karara imza attı.
1993

KİLİT NOKTA: ŞEHRİN STATÜSÜ

İsrail’le Filistinliler arasında başlayan Oslo Görüşmeleri (1993-95), tarafların birçok önemli meseleyi müzakere ettiği ilk uzun soluklu barış süreciydi. Yaser Arafat ve ekibinin Filistin’i temsil ettiği görüşmelerde, Kudüs’ün statüsü üzerinde anlaşma sağlanamadı. Müzakereciler, Kudüs’ün statüsünün daha sonra konuşulması üzerinde mutabakata vardı. Oslo Görüşmeleri’nde İsrail’i temsil eden Başbakan Yitzhak Rabin, 4 Kasım 1995’te bir yerleşimci Yahudi tarafından Tel Aviv’de öldürüldü. Yigal Amir adlı suikastçı, barış için düzenlenen bir mitingin ardından öldürdüğü Rabin’in Filistinlilere çok fazla taviz veren bir hain olduğunu savunuyordu.

KİLİT NOKTA: ŞEHRİN STATÜSÜ
Filistinlilerle İsrail arasında başlatılan Oslo Barış Süreci’nin en kritik düğüm noktası, Kudüs’ün statüsü ve bu kutsal şehir üzerindeki egemenlik hakkıydı.
1995

ELÇİLİĞİN TAŞINMASI KARARI

Amerikan Temsilciler Meclisi ve Senato’nun 23 Ekim 1995’te kabul ettiği bir tasarıyla, ABD’nin Tel Aviv’deki büyükelçilik binasının Kudüs’e taşınması resmen karara bağlandı. Bir ay sonra yürürlüğe giren yasanın uygulanması, ABD Başkanı Bill Clinton tarafından ertelendi. Clinton’dan sonraki başkanlar George Walker Bush ve Barack Hussein Obama da yasanın uygulanmasını altışar aylık sürelerle, devamlı olarak ertelediler. ABD hükümetleri, elçiliğin Kudüs’e taşınması ve İsrail işgalinin böylece resmen tanınması durumunda, İslâm dünyasının göstereceği yoğun tepkiyi erteleme kararına gerekçe olarak gösteriyordu.

ELÇİLİĞİN TAŞINMASI KARARI
ABD Temsilciler Meclisi’nin aldığı Tel Aviv’deki büyükelçiliğin Kudüs’e taşınması kararı, hiçbir Amerikan başkanının hayata geçirmeye cesaret edemediği bir adımdı.
28 Eylül 2000

ŞARON PROVOKASYONU

Dönemin muhalefet lideri Ariel Şaron’un 28 Eylül 2000’de Mescid-i Aksâ’ya yaptığı provokasyon niteliğindeki ziyaret, Filistinlileri çılgına çevirdi. 1987’de başlayan Birinci İntifada benzeri geniş çaplı bir ayaklanma dalgası, Kudüs sokaklarında kendisini hemen hissettirdi. Genel grevlere eşlik eden çatışmalar, 6 binden fazla Filistinlinin ölümüne, binlercesinin de yaralanmasına yol açtı. 2005’te sona eren “İkinci İntifada”, İsrail tarafında Ariel Şaron’un başbakanlık koltuğuna oturduğu bir siyasal iklimi de beraberinde getirdi. Şaron, iktidarda bulunduğu kısa süre içinde Filistinlilere yönelik baskı ve kuşatmayı daha da artırdı.

ŞARON PROVOKASYONU
Ariel Şaron’un, muhalefet lideriyken Mescid-i Aksâ’ya gerçekleştirdiği kışkırtma amaçlı ziyaret, Filistinlilerin toplu halde ayaklanmasına yol açtı.
6 Aralık 2017

TRUMP’IN KUDÜS KARARI

ABD Başkanı Donald Trump, seçim kampanyasında vaat ettiği üzere, 6 Aralık 2017’de Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını duyurdu. Trump böylece, kendisinden önceki Amerikan başkanlarının hayata geçirmeye cesaret edemediği bir kararı, uygulamaya koymuş oldu. Özellikle Başkan Yardımcısı Mike Pence’in etkili olduğu belirtilen bu adım, İsrail tarafından sevinçle karşılanırken İslâm dünyasında öfke ve nefret dalgasının kabarmasına yol açtı. İslâm dünyası, Amerikan yönetiminin bu yeni siyasetine karşı birleşti, birçok ülkede geniş katılımlı protesto gösterileri düzenlenerek karara yönelik tepkiler dile getirildi.

TRUMP’IN KUDÜS KARARI
ABD Başkanı Donald Trump, kendisinden önceki başkanlardan ayrı olarak, büyükelçiliğin Kudüs’e taşınması kararını onaylayarak yürürlüğe girmesini sağladı.
13 Aralık 2017

İSLÂM DÜNYASINDAN KUDÜS ADIMI

Trump’ın Kudüs kararının ardından, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın öncülüğü ve şahsî gayretleriyle İslâm İşbirliği Teşkilâtı, 13 Aralık 2017’de İstanbul’da Kudüs özel gündemiyle toplandı. Daha sonra, yine Türkiye’nin öncülüğünde hazırlanan “Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti olarak tanınması” konulu tasarı, 21 Aralık 2017’de BM Genel Kurulu’nda gündeme alındı. Yapılan oylamada 128 ülke kabul, 9 ülke de ret verirken, 35 ülke çekimser kaldı. Ret cephesinde ABD’yi yalnızca 8 ülkenin desteklemesi, Amerikan yönetimi adına ciddi bir diplomatik hezimet olarak değerlendirildi. Trump’ın oylama öncesinde dünya ülkelerine yönelik tehditkâr üslubunun, çekimser ülke sayısını artırdığı belirtiliyor.

İSLÂM DÜNYASINDAN KUDÜS ADIMI
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın girişimleriyle İslâm İşbirliği Teşkilâtı ve BM’de arka arkaya kabul edilen tasarılarla, Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti olarak kabul edildi.
"VAHYİN KUTSADIĞI ŞEHİR"
  • Oynat
  • Video
Prof.Dr. Ali Erbaş Diyanet İşleri Başkanı
BÖLÜM 2

AKTÖRLER

M.Ö. 1010 – M.Ö. 970
Hz. Davud

Hz. Davud

İsrailoğulları’na gönderilmiş hükümdar/peygamber. Beytüllahimli İşa’nın çobanlık yapan oğlu Hz. Davud, sapanıyla Calut’u (Golyat) öldürüp de Benî İsrail’e kral olmasının ardından “devlet yapılanması” anlayışıyla Kudüs’ün şehirleşmesinin temellerini atmıştır. Döneminde kurulan şehrin, bugünkü Kadim Kudüs’ün güneyinde yer aldığı düşünülmekte ve araştırmalar bu yönde devam etmektedir.

M.Ö. 990 – M.Ö. 931
Hz. Süleyman

Hz. Süleyman

Sınırları geniş bir coğrafyayı kapsayan krallığını 40 yıl boyunca yöneten Hz. Süleyman, Hz. Davud’un oğludur. Tevrat ve İncil’de yalnızca kral olarak anılsa da Kuran’ı Kerim’e göre aynı zamanda nebîdir. Bugün etrafı surlarla çevrili Kadim Kudüs, onun saltanatı döneminde kurulmuştur. “Süleyman Mabedi” olarak da bilinen Beyt-i Makdis’i M.Ö. 900’lü yılların ortalarında ilk defa inşa ettiren Hz. Süleyman, yalnızca insanlara değil; cinlere, kuşlara ve hatta rüzgâra dahi hükmetmiştir.

M.Ö. 634 – M.Ö. 562
II. Nabukadnezzar (Buhtunnasr)

II. Nabukadnezzar (Buhtunnasr)

Buhtunnasr, tarihte Yahudi devletine son veren isim olarak bilinir. Babası Nabopolassar’ın kurduğu Babil Krallığı’nın hükümdarı olan Buhtunnasr, M.Ö. 597’de Kudüs’ü ele geçirmiş ancak Yahudileri vergiye bağlamakla yetinmiştir. Birkaç yıl devam eden sulh döneminin ardından M.Ö. 586’da Yahudi Kralı Tsedikya’nın vergi ödemeyi reddetmesi üzerine yeniden sefere çıkan Buhtunnasr ve kumandasındaki ordu, bu kez Kudüs’ü yakıp yıkmış, Beyt-i Makdis’i yerle bir etmiş ve Yahudileri de Babil’e sürgüne göndermiştir.

M.Ö. 634 – M.Ö. 562
II. Kiros

II. Kiros

Tarihte bilinen ilk Pers imparatorluğu Ahameniş’in kurucusu olan “Büyük” Kiros, M.Ö. 538’de Babil’i fetheden ve Babil Krallığı’na son veren isimdir. Fetih sonrası yayınladığı ve günümüzde “ilk insan hakları bildirgesi” olarak da anılan Kiros Silindiri ile şehirdeki esirlere serbestlik tanımış ve Yahudilerin de Kudüs’e dönüşünün önünü açmıştır. Zerubabel idaresinde sürgünden dönen Yahudiler, Beyt-i Makdis’i yeniden inşa etmiştir.

M.Ö. 73 – M.Ö. 4
Herod

Herod

Roma İmparatorluğu tarafından Yahudiye Kralı olarak atanan Herod, 34 yıl boyunca Kudüs’te saltanat sürmüştür. Herod, ikinci kez inşa edilen Beyt-i Makdis’i yeniden imar etmiş, alanını genişletmiş ve Kudüs’ün etrafını çeviren surları da sağlamlaştırmıştır. Yarı Yahudi olduğu için halk tarafından kabul görmeyen Kral Herod’un ölümünün ardından Yahudiler, Roma İmparatorluğu’na karşı isyan başlatmışlardır.

M.Ö. 1. Yüzyıl
Hz. Zekeriyya

Hz. Zekeriyya

Luka İncili’nde yalnızca bir kahin olarak adı geçen Hz. Zekeriyya, Kuran’ı Kerim’de Yahya, İsa ve İlyas ile birlikte “erdemli kişiler” olarak anılmakta ve peygamber olduğu bildirilmektedir. Babil’deki sürgünün ardından Kudüs’e dönen Yahudilerdendir. Ailesi tarafından Süleyman Mabedi’ne adanan Hz. Meryem’e sahip çıkmış, ona bir oda tahsis ederek bakımını üstlenmiştir. Hz. Yahya’nın babası olan Zekeriyya, İsa’nın doğumundan sonra ise türlü iftiralara uğramış ve Yahudiler tarafından öldürülmüştür.

M.Ö. 18 - …
Hz. Meryem

Hz. Meryem

Kudüs’te dünyaya gelen Hz. Meryem, ailesi tarafından Süleyman Mabedi’ne adanmış ve orada yetişmiştir. Mabette zamanının büyük kısmını ibadetle geçiren Hz. Meryem, Allah tarafından bir erkek çocukla, İsa ile müjdelenmiş ve Hz. İsa’yı dünyaya getirdikten sonra baskı ve iftiralara maruz kalmıştır. Hz. İsa’nın göğe yükseltilmesinden sonra havari Yuhanna himayesinde Kudüs’te yaşamaya devam etmiş ve yine burada ölmüştür. Kabri, Kadim Kudüs’ün doğusunda, surların hemen dışındadır.

M.Ö. 4 – M.S. 33/36
Hz. İsa

Hz. İsa

İsrailoğulları’na gönderilen son peygamber olan Hz. İsa, Beytüllahim’de dünyaya gelmiş ve tebliğ vazifesini Kudüs’te yerine getirmiştir. Kudüs’ün eski şehir surlarının içinde ve dışında Hz. İsa ile ilişkilendirilen çok fazla eser vardır. Hristiyanlık inancına göre İsa, Kıyame Kilisesi’nde çarmıha gerilmiş, burada bulunan bir taşın üzerinde kefenlenmiş ve yine aynı yapının içindeki şapelin olduğu yerden dirilmiştir. İsa’nın Romalı askerlerce yakalanarak çarmıha gerildiği yere kadar sırtında haçla getirildiğine inanılmış ve bu güzergah “Çile Yolu (Via Dolorosa)” olarak adlandırılmıştır. Kuran’a göre Hz. İsa, çarmıha gerilmemiş ve öldürülmemiştir.

M.S. 39 – M.S. 81
Titus Flavius Vespasianus

Titus Flavius Vespasianus

Roma’da dünyaya gelen Titus, genç yaşta Roma ordusu içerisinde önemli görevler edinen bir komutandı. M.S. 70 yılında Yahudiye’de başlayan isyanı bastırmak üzere sefere çıktığında yanında babası Vespasian da vardı ancak bir süre sonra babasının Roma’ya dönmesiyle birlikte bu görevi de kendisi üstlendi. Kısa sürede Kudüs’e giren Titus komutasındaki Roma ordusu, şehri yakıp yıktı, Süleyman Mabedi’ni ikinci kez yerle bir etti ve Yahudilerin büyük kısmını ya öldürdü ya da sürgüne gönderdi. Bu “başarısı” ona Roma imparatoru olmanın da yolunu açtı.

M.S. 76 – M.S. 138
Publius Aelius Traianus Hadrianus

Publius Aelius Traianus Hadrianus

117-138 yılları arasında Roma İmparatorluğu yapan Hadrianus, Titus’un yerle bir ettiği Kudüs’ü ziyaret etmiş ve Yahudilere şehri yeniden inşa etme sözü vermiştir. Ancak Hadrianus’un Süleyman Mabedi’nin yerine Helenistik bir tapınak yapacağınıanlayan Yahudiler bir süre sonra isyan etmiş ve şehirden “putperest Roma’ya” ait izleri silmiştir. 3 yıl süren bu dönemin ardından Hadrian’ın Roma’sı yeniden şehre hakim olmuş ve yılda bir kez şehre yaklaşıp yas tutmalarına izin vererek Yahudileri Kudüs’ten çıkarmıştır. Hadrianus, Kudüs’ün ismini “Colonia Aelia Capitolina” olarak değiştirmiş ve Arapça’da İlya olarak okunan Aelia ismi uzun yıllar kullanılmıştır. Hz. Ömer de emannamesinde şehirden “İlya” olarak bahseder.

246/50 – 327/30
Helena

Helena

Hristiyanlığı kabul eden ilk Roma İmparatoru I. Konstantin’in annesidir. Kudüs, Konstantin döneminde adeta Hristiyan bir kimliğe bürünürken bu değişimi Helena yürütmüştür. Oğlunun görevlendirmesiyle Kudüs’e bir ziyaret gerçekleştiren Helena, Hadrianus’un yapımını başlattığı Venüs Tapınağı’nı yıktırmış, arazisinde yaptırdığı kazılar sonucunda İsa’nın gerildiği çarmıhı bulmuş ve bu alana Kıyame Kilisesi’nin inşa edilmesini sağlamıştır. Doğuş Kilisesi ve Havariler Kilisesi Yine bu dönemde inşa edilmiştir.

575 – 641
Herakliyus

Herakliyus

II. Keyhusrev komutasındaki Sasani orduları, Yahudilerle de işbirliği yaparak, 614’te Kudüs’e girmişti. Şehirdeki Hristiyan kimliğini yok etmeye çalışan Sasaniler, Kıyame Kilisesi de dahil pek çok eseri yıkmış ve Hristiyanların bir çoğunu öldürmüşlerdi. 5 yıl süren Sasani hakimiyetinin ardından Herakliyus ve ordusu Kudüs seferine çıkmış ve şehri geri almayı başarmıştı. Görkemli bir törenle şehre giren Herakliyus, şehrin yeniden inşasını başlatmıştı.

581 – 644
Hz. Ömer

Hz. Ömer

2’nci Halife Ömer bin Hattab önderliğindeki İslam Orduları, pek çok fetihler yapmış ve devletin sınırları oldukça geniş bir alana yayılmıştı. İslam Ordusu’nun Kudüs’e uyguladığı kuşatma neticesinde Hristiyanlar şehri teslim etmeye razı geldiğinde bunun için bizzat halifenin gelmesini şart koşmuşlardır. Bunun üzerine 638 yılında Kudüs’e gelen Hz. Ömer, şehri Patrik Sophronius’tan teslim almıştır. Hz. Ömer’in şehre girdiği kapının devamındaki cadde bugün de Ömer bin Hattab Meydanı olarak anılır ve halifenin şehirde ilk namaz kıldığı yere de adına bir cami yapılmıştır. Mescid-i Aksa’nın arazisini tespit ettirerek buraya bir mescit yaptıran Hz. Ömer, fetih sonrası yayınladığı emanname ile şehirdeki gayrimüslimlerin haklarını koruma altına almıştır.

646 – 705

Abdulmelik Bin Mervan

Abdulmelik Bin Mervan

Emevi halifelerinden Abdulmelik bin Mervan, Kudüs’e Müslüman kimliğini kazandıran isimlerden olmuştur. Kudüs denince belki de akla gelen ilk yapı olan Kubbet-üs Sahra’nın yapımına onun döneminde başlanmıştır. İslam tarihinin kubbeli ilk yapılarından olan Kubbet-üs Sahra, tamamen yıkılmadan günümüze kadar ulaşan en eski İslam eseridir.

646 – 705
Velid Bin Abdulmelik

Velid Bin Abdulmelik

Babası Abdulmelik bin Mervan döneminde başlayan Mescid-i Aksa’daki yenileme faaliyetleri onun döneminde de devam etmiştir. Aksa arazisindeki pek çok yapı, Velid bin Abdulmelik döneminin eseridir. Hz. Ömer döneminde yapılan mescidin yerini Kubbet-üs Sahra’nın almasının ardından ibadet ihtiyacını karşılamak için Kıble Mescidi’ni inşa ettirmiştir.

1105 – 1161
Kraliçe Melisende

Kraliçe Melisende

II. Baldwin’in kızı olan Melisende, Kudüs’teki Haçlı İşgali sırasında şehre hükmeden iki kraliçeden biridir. Naiplik süresi sona erdiğinde tahtını oğlu III. Baldwin’e devretmiştir.

1161 – 1185
IV. Baldwin

IV. Baldwin

Kudüs’te 1099’dan itibaren devam eden Haçlı İşgali sırasında krallık yapmış isimlerden biri olan IV. Baldwin, “Cüzzamlı” olarak bilinirdi. 1177 yılında Salahaddin Eyyubi ile cephede karşı karşıya gelmiş ve Tapınak Şövalyeleri’nin de yardımıyla Salahaddin’i mağlup etmeyi başarmıştı. Kudüs’ün Müslümanlarca geri alınması hadisesi henüz gerçekleşmeden 1185 yılında ölen IV. Baldwin, Kıyame Kilisesi’ne defnedilmişti.

1160 – 1190
Sibylla

Sibylla

Kudüs’teki Haçlı İşgali’nin son döneminde kraliçe olan Sibylla, kocası Lüzinyanlı Guy ile birlikte krallığa hükmediyordu. Salahaddin Eyyubi’nin Kudüs seferine başlamasının ardından Lüzinyanlı Guy’ın idaresine verdiği bir orduyu savaşa gönderdi. İslam ordularının galip geldiği savaş sonunda Lüzinyanlı Guy esir düştü. Sibylla, bu esaretin bitmesinin ardından, başkenti Akka olan yeni Kudüs Krallığı’nın başına geçti.

1138 – 4 Mart 1193
Salahaddin Eyyubi

Salahaddin Eyyubi

Eyyübi Devleti’nin kurucusu Selhaddin Eyyübi, İslam coğrafyasında birliği sağlamak için verdiği mücadelenin yanında Haçlılarla da uğraşmak durumunda kaldı. 1171’de Fatımi Halifeliği’ne son verdikten sonra hızla fetihlere başlayan Salahaddin, 1187'nin Temmuz ayında Hıttin'de karşılaştığı Haçlı ordusunu mağlup ettikten yalnızca iki ay sonra Kudüs’ü kuşattı. Şehrin dışarıyla olan bağlantısı tümden kesilince kuşatma çok uzun sürmedi ve İbelinli Balian, 2 Ekim 1187’de Kudüs’ü Salahaddin Eyyübi’ye teslim etti. Böylelikle şehirdeki 88 yıllık Haçlı İşgali sona erdi.

1222 – 10 Kasım 1290
Sultan Kalavun

Sultan Kalavun

Memlük Devleti’nin 7’nci Sultanı olan Kalavun, Kudüs’e ayrı bir özen göstermiştir. 1282 yılında Kudüs’ü ziyaret eden Kalavun, kendi adına yaptırdığı ribatın yanı sıra pek çok eseri daha şehre kazandırmıştır. Kıble Mescidi’nde yenileme çalışmaları yaptıran hükümdar, Kubbet-üs Sahra’nın etrafındaki kemerleri ve Mescid-i Aksa’nın arka tarafındaki mermerleri de yaptıran isimdir. Kudüs Kalesi’nin yenilenmesi, şehre su getirilmesi gibi önemli çalışmaların yapıldığı bu dönemde pek çok han, çeşme, ribat ve medrese de yapılmıştır.

1423 – 8 Ağustos 1496
Sultan Kayıtbay

Sultan Kayıtbay

Kendisinden önce bölgede hüküm süren pek çok isim gibi Memlük Sultanı Kayıtbay da Kudüs’e oldukça büyük bir önem vermiştir. Kayıtbay, Halep, Şam, Mekke ve Medine gibi önemli İslam şehirleriyle birlikte Kudüs’e de birçok eser kazandırmıştır. Mescid-i Aksa, onun döneminde de yenilenmiş ve bazı sağlamlaştırma çalışmaları yapılmıştır. El-Melikü’l-Eşref tarafından Aksa arazisinde yaptırılan sebili onartmış ve eserin “Kayıtbay Sebili” olarak anılmasını sağlamıştır. Ayrıca şehirde Kayıtbay tarafından yaptırılan medrese, çeşme ve han gibi eserler de vardır.

1194 – 4 Nisan 1270
Nahmanides (Musa bin Nahman)

Nahmanides (Musa bin Nahman)

1194 yılında Girona’da doğan Yahudi din adamı, 1267’de Kudüs’e geldi. Şehirde Yahudi cemaat hayatını yeniden inşa eden Nahmanides, günümüzde hala ayakta olan Ramban Sinagogu’nu inşa etti. “Yahu” öğretisini yaymak için harcadığı ömrünü yine Kudüs’te tamamladı ve Kadim Kudüs’ün doğusundaki Kidron Vadisi’nde bir mağaraya defnedildi.

10 Ekim 1470 – 22 Eylül 1520 >
Yavuz Sultan Selim

Yavuz Sultan Selim

Yavuz Sultan Selim, Mercidâbık’ta Memlükler’e karşı kazanılan zaferden sonra Halep, Hama, Şam üzerinden güneye doğru ilerleyerek 4 Zilhicce 922’de (29 Aralık 1516) İdrîs-i Bitlisî’nin de aralarında bulunduğudevletin bir kısım ileri gelenleriyle ve askerle birlikte Kudüs’e geldi. Ancak Kudüs, padişahın gelişinden önce muhtemelen Ekim 1516’da Osmanlı yönetimine girmişti. Kudüs’teki Osmanlı yönetimi, 1831-1840 yıllarında gerçekleşen Kavalalı Mehmed Ali Paşa dönemi hariç Aralık 1917’ye kadar yaklaşık dört asır devam etti.

6 Kasım 1494 – Eylül 1566
Kanuni Sultan Süleyman

Kanuni Sultan Süleyman

Kanûnî Sultan Süleyman döneminde Kudüs’te büyük imar faaliyetleri gerçekleştirildi. Kubbetü’s-Sahra’nın tamiratıyla başlayan çalışmalar bugün hâlâ ayakta olan surların inşasıyla sürdü. Yapımı beş yılda tamamlanan, uzunluğu 3 kilometreyi, yüksekliği 12 metreyi aşan surların otuz dört kulesi ve yedi kapısı vardır. Beşi sur içinde olmak üzere altı çeşme inşa ettiren Kanuni, El Halil Kapısı’na “La ilahe illallah İbrahim halilullah” kitabesi koyduran isimdir. Padişahın hanımı Hürrem Sultan’ın 1551’de yaptırdığı külliye de Kudüs’ün en önemli hayır kurumlarındandır. Cami, medrese, han, ribât ve imaretten oluşan külliye, Kudüs’teki Osmanlı eserlerinin önde gelenlerindendir. Yahudiler, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Ağlama Duvarı’na dokunarak ibadet etme hakkı kazanmıştır. Şehirde bir de Sultan Süleyman Caddesi bulunmaktadır.

15 Ağustos 1769 – 5 Mayıs 1821
Kanuni Sultan Süleyman

Napolyon

Fransa İmparatoru Napolyon Bonapart, Gazze, Yafa ve Ramla şehirlerini işgal ettikten sonra Kudüs kapılarına dayanmıştı. Şehir halkına gönderdiği mektupla emirlerine uyulmasını ve şehrin kendisine teslim edilmesini istemiş ancak bu isteği kabul görmemiştir. Aldığı olumsuz cevap üzerine ordusunu Kudüs’e süren Napolyon’un karşısına Cezzar Ahmed Paşa çıkmıştır. 1798 yılında Akka’da yaşanan savaşta Napolyon mağlup olmuş ve Kudüs’ü fethetme hayalleri suya düşmüştür.

24 Ekim 1784 – 28 Temmuz 1885
Moşe Montefiore

Moşe Montefiore

İtalyan Yahudisi olan Moşe Montefiore, İngiltere’de dünyaya geldi. Finans işleriyle meşgul olan Montefiore, 1827’den itibaren pek çok kez Filistin’i ziyaret etti ve bu ziyaretlerin kendisinde bıraktığı etkiyle dindar bir Yahudi olarak yaşamaya başladı. Amerikalı Yahudi arkadaşı Judah Touro’nun 1854’teki ölümünden önce kendisine Yahudilere yerleşim yeri satın alması için para bırakmasıyla birlikte bu konuda çalışmalara başladı. 1860 yılında Kudüs surlarının dışındaki ilk Yahudi kolonisini kurdu ve bugün Mishkenot Sha'ananim olarak bilinen mahallenin temelini attı. Buranın sembolü haline gelen yel değirmenini de yine Montefiore yaptırdı.

2 Mayıs 1860 – 3 Temmuz 1904
Theodore Herzl

Theodore Herzl

Macaristan doğumlu Theodore Herzl, Siyonizm fikrinin kurucusu olarak bilinen isimdir. 1896’da Yahudi Devleti adlı bir kitap yayınlayan Herzl, bir yıl sonra da Basel’de Birinci Siyonist Kongresi’ni topladı. Herzl, dönemin Osmanlı Padişahı II. Abdulhamid’den Filistin sınırları içinde Yahudi devleti kurmak maksadıyla toprak istedi ve reddedildi. Çalışmalarını dünyanın dört bir yanına dağılmış Yahudileri örgütlemek üzerine sürdüren Herzl, bugünkü İsrail’in “babası” olarak bilinir ve mezarı da Kudüs’tedir.

27 Ocak 1859 – 4 Haziran 1941
II. Wilhelm

II. Wilhelm

Alman İmparatoru II. Wilhelm 1898 yılında çıktığı şark gezisi sırasında Kudüs’e de gelmiş ve şehirde oldukça görkemli bir törenle karşılanmıştır. 1869 yılında Sultan Abdülaziz’in Almanlara hediye ettiği araziye yapılan İsa Kilisesi’nin açılışını gerçekleştiren Kaiser, şehirdeki tüm kutsal mekanları da ziyaret etmiştir.

7 Ocak 1858 – 16 Aralık 1922
Eliezer Ben Yehuda

Eliezer Ben Yehuda

Modern İbranicenin kurucusu olarak bilinen Ben Yehuda, Rusya topraklarında dünyaya geldi. Küçük yaşlarda aldığı eğitim sırasında İbraniceyi öğrendi ve ilerleyen yıllarda gündelik İbranicenin Siyonizm için çok önemli olduğunu fark etti. Bir süre Avrupa’da sürdürdüğü çalışmaların ardından 1881’de Kudüs’e gelen Ben Yehuda, buradaki Yahudilere İbranice öğretme faaliyetlerine girişti ve modern anlamdaki ilk İbranice sözlüğü yazdı. Türettiği binlerce kelime bugün hala kullanılan Eliezer Ben Yehuda, 1922’de Kudüs’te öldü ve Zeytin Dağı’ndaki Yahudi mezarlığına defnedildi.

16 Ekim 1886 – 1 Aralık 1973
David Ben Gurion

David Ben Gurion

Polonya’da doğan David Ben Gurion, daha okul yıllarında Siyonist yapıların içinde yer almıştı. 1912’de eğitim için İstanbul’a gelmiş ve kısa süre sonra Osmanlı Devleti’nin kontrolünde olan Kudüs’e geçmişti. Burada siyasi bir takım faaliyetlerin içine girdikten sonra sınır dışı edilse de 1917’deki İngiliz işgalinden sonra yeniden Filistin’e gelerek Siyonist hareketin öncülerinden olmuştu. 1948’de İsrail’in bağımsızlık bildirgesini okuyan isim olan David Ben Gurion, aynı zamanda ülkenin ilk başbakanıydı.

6 Mayıs 1872 – 21 Temmuz 1922
Cemal Paşa

Cemal Paşa

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin “Filistin Cephesi Komutanı” olarak görev yapan Cemal Paşa, Kudüs’ün 11 Aralık 1917’de İngiliz işgaline uğramasının müsebbiplerinden olarak gösterilmiştir. Gazze’de İngilizlere karşı alınan mağlubiyet sonrası geri çekilmek zorunda kalmış, karargahını Kudüs’e kurarak şehrin savunması için Enver Paşa’dan destek istemiştir. İstediği destek bir türlü gelmeyince direnememiş ve şehirden ayrılmıştır. Cemal Paşa, Kudüs’ün kaybedilişini kendi hatıratında şöyle anlatacaktır: “Filistin ve Suriye'yi böyle acı bir keşmekeş halinde bırakmaktan doğan hüzün ve elem tesiriyle hüngür hüngür ağlayarak 12 Aralık 1917'de İstanbul'a hareket ettim. Yine tekrar ediyorum ki, Kudüs'ün düşmesinin sorumluluğu tamamen Falkenhayn Paşa'ya aittir.”

25 Temmuz 1848 – 19 Mart 1930
Arthur James Balfour

Arthur James Balfour

Daha önceleri İngiltere Başbakanlığı da yapan Arthur James Balfour, Birinci Dünya Savaşı döneminde ülkenin dışişleri bakanıydı. Yahudi lobisi üzerinden ABD’yi savaşa dahil etme planları yapan Balfour, dönemin önde gelen Siyonistlerinden Walter Rothschild'le olan yazışmalarına, “Majestelerinin Hükümeti, Filistin'de Museviler için bir milli yurt kurulmasını uygun karşılamaktadır ve bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden geleni yapacaktır.” İfadesinin de yer aldığı bir mektupla son verdi. 2 Kasım 1917 günü basınla paylaşılan ve “Balfour Deklarasyonu” olarak anılan bu mektup, İsrail’in bölgedeki işgalinin temelini attı. Balfour, Kudüs’teki İbrani Üniversitesi’nin Mart 1925’te düzenlenen açılış törenine de katılmış bir isimdi.

27 Kasım 1874 – 9 Kasım 1952
Chaim Weizmann

Chaim Weizmann

İngiltere’deki Yahudi lobisinin önemli isimlerinden olan Chaim Weizmann, 1910 yılında İngiliz vatandaşı olmuştu. Basel’deki Birinci Siyonist Kongre’yi kaçırmasına rağmen sonraki organizasyonların hepsinde yer aldı. Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması için çok çaba sarf eden Weizmann’ın 1914 yılında Arthur Balfour’la yaptığı görüşme, 3 yıl sonra yayınlanacak Balfour Deklarasyonu’na önayak oldu. Chaim Wiezmann, 1935-1946 yılları arasında Siyonist Hareket Başkanlığı yaptı ve 1948’de İsrail’in kurulmasının ardından ülkenin ilk cumhurbaşkanı oldu.

23 Nisan 1861 – 14 Mayıs 1936
Edmund Allenby

Edmund Allenby

Birinci Dünya Savaşı sırasında Mısır-Filistin bölgesindeki İngiliz ordularının komutanlığını yapan Edmund Allenby, 11 Aralık 1917’de Kudüs’ü teslim alan isim olmuştu. 730 yıl sonra Müslüman hakimiyetinden çıkan ve İngilizlerin işgaline terk edilen Kudüs, Allenby’nin gelişi için hazırlanmış ve İngiliz komutan şehre tıpkı Hz. Ömer, Salahaddin Eyyubi ve Yavuz Sultan Selim gibi El Halil Kapısı’ndan girmişti. Edmund Allenby aynı zamanda Filistin’deki İngiliz Manda Yönetimi’nin de ilk valisiydi.

1895 – 4 Temmuz 1974
Hacı Emin El Huseyni

Hacı Emin El Huseyni

Gençlik yıllarında Osmanlı ordusunda askerlik görevinde bulunan Emin el Huseyni, 1916 yılında Kudüs’e gelmiş ve şehirdeki Arap isyanlarının öncülerinden olmuştur. İngiliz Manda Yönetimi döneminde de Yahudilerin şehirden çıkarılması için bir takım faaliyetlere girişmiş ve bu nedenle hapis cezasına çarptırılmıştır. Bir süre sürgünde yaşadıktan sonra yeniden Filistin’e dönerek “Kudüs Müftüsü” unvanını alan Huseyni, Yahudi karşıtı çalışmalarına devam etmiş ve 2. Dünya Savaşı sırasında Almanlarla yakın ilişkiler kurmuştur. Hacı Emin el Huseyni 1974’te Beyrut’ta ölmüş ve Kudüs’e defnedilme vasiyeti İsrail tarafından kabul edilmemiştir.

1853 – 27 Mart 1934
Kazım El Huseyni

Kazım El Huseyni

Filistin’in tarihinde önemli yeri olan el-Huseyni ailesinin mensuplarından Kazım Paşa, 1918-1920 arası Kudüs Belediye Başkanlığı yaptı. İngiliz Manda Yönetimi tarafından belediye başkanlığı görevinden azledildikten sonra Filistin Arap Komitesi’nde önemli görevler yürüttü ve Filistin Davası’nın önde gelen isimlerinden biri oldu. 27 Ekim 1933’te Yahudi göçüne karşı başlayan ve çok sayıda Filistinlinin hayatını kaybetmesine neden olan gösteriler sırasında İngiliz askerleri tarafından linç edilen Kazım el Huseyni, olaydan birkaç ay sonra vefat etti ve cenazesi Mescid-i Aksa’ya defnedildi.

1907 – 8 Nisan 1948
Abdulkadir El Huseyni

Abdulkadir El Huseyni

Kudüs Müftüsü Emin el Huseyni’nin yeğeni olan Abdulkadir el Huseyni, Filistin Direnişi’nin sembol isimlerinden biridir. Bir süre Bağdat’ta yaşadıktan sonra Kudüs’e yerleşmiş ve İngilizlere karşı olan mücadelesini burada devam ettirmiştir. 1940’lı yılların ortalarında artan Siyonist terör hareketlerine karşı Mukaddes Cihad Gücü’nü kurmuş ve Filistin genelinde başarılı sonuçlar elde etmiştir. 1948’de İsrail’in bağımsızlık ilanıyla birlikte patlak veren Arap-İsrail Savaşı sırasında Filistin cephesinde şehit düşmüştür.

17 Temmuz 1940 – 31 Mayıs 2001
Faysal Huseyni

Faysal Huseyni

Bağdat doğumlu olan Faysal Huseyni, küçük yaşlarda ailesiyle birlikte Kudüs’e yerleşti. Babası Abdulkadir Huseyni, Arap-İsrail Savaşı’nda hayatını kaybedince Kahire’ye geçti ama ilerleyen yıllarda yeniden Kudüs’e döndü. Evine yapılan bir baskında tutuklanan Faysal Huseyni, hayatının geri kalanında pek çok kez hapishaneye girip çıktı. 1993’te Filistin Özerk Yönetimi’nin ilan edilmesiyle birlikte tekrar Kudüs’e döndü ve Filistin Hükümeti’nde Kudüs İşlerinden Sorumlu Bakan olarak görev yaptı. 2001 yılında hayatını kaybeden Huseyni, 1967’den sonra Mescid-i Aksa’ya defnedilen ilk isim olmasıyla da dikkat çekiyor.

6 Kasım 1870 – 5 Şubat 1963
Herbert Samuel

Herbert Samuel

Herbert Samuel, uzun yıllar Liberal Parti (İngiltere) çatısı altında siyaset yapmış bir Yahudi’ydi. 1915 yılında Filistin’de bir İngiliz mandası kurulması fikrini ortaya atarak Balfour Deklarasyonu’na varan sürecin tetikleyicilerinden oldu. 1920’de İngiliz Manda Yönetimi altındaki Filistin’e yüksek komiser olarak atanan Samuel, 2000 yıl aradan sonra bölgeyi yöneten ilk Yahudi oldu.

30 Kasım 1874 – 24 Ocak 1965
Winston Churchill

Winston Churchill

Her iki dünya savaşında da aktif olarak rol oynamış İngiliz devlet adamı. Modern Ortadoğu’nun sınırlarını belirleyecek derecede etkin bir isim olan Churchill, İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere Başbakanlığı yapmış ve İsrail’in kurulma sürecini desteklemiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Lawrence ve Gertrude Bell ile Ortadoğu’ya seyahatler düzenlemiş ve bu sırada Kudüs’ü de ziyaret etmiştir. Yahudilerin devlet sahibi olmasında sağladığı hizmetlerden dolayı Kudüs’teki Mishkenot Sha'ananim’de bir büstü bulunmaktadır.

Şubat 1882 – 20 Temmuz 1951
Kral Abdullah

Kral Abdullah

Abdullah bin Hüseyin, Osmanlı’ya karşı başlatılan Arap İsyanı’nın lideri Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğluydu. İngiliz mandası döneminde Ürdün’e emir olarak atanan Abdullah, bağımsızlık sonrası Ürdün’ün ilk kralı olarak tahta çıktı. İsrail’in bağımsızlık ilanından sonra başlayan Arap-İsrail Savaşı’ndaki Arap ittifakında yer aldı ancak Kudüs’ün ikiye bölünmesine engel olamadı. 1951 yılının Temmuz ayında Mescid-i Aksa’ya düzenlediği ziyaret sırasında cuma namazı için girdiği Kıble Mescidi’nde öldürüldü.

26 Şubat 1903 – 24 Mart 1944
Orde Wingate

Orde Wingate

İngiliz Ordusu’nda çeşitle kademelerde görev alan Orge Wingate, 1936’da Filistin’deki İngiliz Manda Yönetimi’nde “istihbarat subayı” olarak görevlendirildi ve Kudüs’e geldi. Kısa süre içerisinde Siyonist liderlerle bir araya geldi ve kendini ateşli bir Siyonizm savunucusu olarak konumladı. Dağınık durumdaki Yahudi güçlerinin toparlanması ve silahlı eğitim alması gerektiği fikrini ortaya attı. Yahudi Ajansı ve Haganah’tan aldığı destekle bu fikrini hayata geçirmeyi başardı ve Yahudilerin düzenli bir orduya sahip olmasını sağladı.

20 Mayıs 1915 – 16 Ekim 1981
Moşe Dayan

Moşe Dayan

Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizler adına savaşan Moşe Dayan, İsrail’in bağımsızlık sürecinde Yahudi birlikleri içerisinde görev aldı. İngiliz komutan Orge Wingate’in eğitimlerine katıldı ve Özel Gece Bölükleri’nde yer aldı. 1948’de albaylığa terfi etti ve Arap-İsrail Savaşı sırasında Kudüs’te görev yaptı. 1953-1958 yılları arasında İsrail Genel Kurmay Başkanlığı görevini yürüten Dayan, Mısır ve İsrail arasında yaşanan Süveyş Krizi sırasında ordunun başındaki isimdi. İlerleyen yıllarda siyasete geçiş yaparak savunma bakanlığı görevini yürüttü.

16 Ağustos 1913 – 9 Mart 1992
Menachem Begin

Menachem Begin

İngiliz Manda Yönetimi sırasında çok sayıda terör eylemine imza atan Irgun örgütünün lideri. Kudüs’teki King David Oteli’nin bombalanması, iki İngiliz askerinin kaçırılarak asılması ve Deir Yassin Katliamı gibi kanlı eylemlerin planlayıcıları arsında bulunan Menachem Begin, 1948 sonrası siyasete atılmış ve 1977’de İsrail Başbakanı olmuştur. 1978’de Mısır ve İsrail arasında imzalanan Camp David Antlaşmasısonrasında dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat ile birlikte Nobel Barış Ödülü kazanmıştır.

16 Ocak 1903 – Şubat 1969
David Shaltiel

David Shaltiel

Haganah’ta aldığı çeşitli görevler sonrasında İsrail Ordusu’nda üst kademelere gelen David Shaltiel, Deir Yassin Katliamı’na da karışan isimlerdendi. Önce Deir Yassin’e baskın yapılmasına karşı çıksa da sonrasında plana karışmayacağını söyleyerek baskının önünü açmıştı. 1948’deki Arap-İsrail Savaşında Kudüs’teki birlikleri komuta etmiş ve Doğu Kudüs’ün işgalini bizzat planlamıştı. Irgun militanları tarafından yürütülen Kedem Operasyonu tümden başarısız olmuş ve Doğu Kudüs, Ürdün kontrolünde kalmıştı. Bu başarısızlığı Shaltiel’e pahalıya mal olmuş, askeri ve siyasi kariyeri sona ermişti.

14 Kasım 1935 – 7 Şubat 1999
Kral Hüseyin

Kral Hüseyin

Mescid-i Aksa’da öldürülen Ürdün Kralı I. Abdullah’ın torunu olarak çıktığı tahtta tam 47 yıl boyunca kaldı. Filistin-İsrail arasında yaşanan süreçlerin bir çoğunda görev başında olan Hüseyin, 1967’de Doğu Kudüs’ün işgali sırasında da tahtta oturan isimdi. 1988 yılında Batı Şeria’daki hak iddiasından ve bölgedeki Filistinlileri Ürdün’ün temsil ettiği savından vazgeçti. Hükümdarlık dönemini daha çok iç çatışmalar ve siyasi krizlerle geçiren Kral Hüseyin, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü de kendisi için bir tehlike görmüş ve örgütle mücadele etmiştir.

4 Ağustos 1929 – 11 Kasım 2004
Yaser Arafat

Yaser Arafat

Filistin Kurtuluş Örgütü ve Filistin Direnişi’nin efsanevi lideri Yaser Arafat, Kahire’de dünyaya gelmiş, çocuk yaşlarda ailesiyle birlikte Kudüs’e yerleşmişti. FKÖ ile başlayan Filistin halkının hakkını arama mücadelesine El Fetih ile birlikte siyasi alanda da devam eden Arafat, önceleri İsrail’i tanımamış ancak 1988’de Birleşmiş Milletler’in 242 sayılı kararını kabul ederek bu duruşunu değiştirmiştir. Oslo’da yapılan görüşmeler sonrası kurulan Filistin Ulusal Yönetimi’nin ilk başkanı olarak görev yapan Arafat, 1994 yılında Gazze’ye taşınmış ve mücadelesini aralıksız olarak sürdürmüştü. Yaser Arafat, barış görüşmelerinin anlaşmayla tamamlanması sonrası dönemin İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin ile birlikte Nobel Barış Ödülü kazanmıştı.

1 Mart 1922 – 4 Kasım 1995
Yitzhak Rabin

Yitzhak Rabin

1922’de Kudüs’te doğan Yitzhak Rabin, 1948 Arap-İsrail Savaşı sırasında doğduğu yere bir asker olarak döndü. İsrail güçlerinin Kudüs’te düzenlediği harekatı komuta eden isimlerden biri olan Rabin, 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda İsrail Savunma Kuvvetleri’nin başındaki isimdi. Ordudan emekli olduktan sonra siyasete atıldı ve iki dönem İsrail Başbakanlığı yaptı. 1992’de başbakanlık koltuğuna ikinci kez oturunca Yaser Arafat’ın başında bulunduğu Filistin Kurtuluş Örgütü ile barış görüşmelerini başlattı ve FKÖ’yü resmen tanıdı. Oslo’daki görüşmelerin ardından imzalanan anlaşma sonrası radikal Yahudilerin öfkesini üzerine çekti ve 4 Kasım 1995’te Tel Aviv'de Siyonist bir yerleşimci tarafından öldürüldü.

6 Ocak 1925 – 17 Aralık 1997
Uzi Narkiss

Uzi Narkiss

Polonya göçmeni bir ailenin çocuğu olarak Kudüs’te doğdu ve henüz genç yaşlarda askeri operasyonlarda görev aldı. 1948’deki savaş sırasında gösterdiği başarılar onu orduda üst kademelere getirdi ve 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda İsrail güçlerinin Kudüs komutanlığını yaptı. Kadim Kudüs’ün işgaliyle ilgili kendisine herhangi bir emir verilmemesine karşın dönemin Savunma Bakanı Moşe Dayan ile yürüttüğü istişareler sonucu sur içine girdi ve Doğu Kudüs’ü işgal etti. Kendisi bu durumu, “çocukluğunda başlayan ve yakasını bırakmayan bir fikrin başarılması” olarak tanımlamıştı.

3 Şubat 1917 – 29 Ekim 1994
Shlomo Goren

Shlomo Goren

1967’deki Altı Gün Savaşı sırasında İsrail ordusunda haham olarak görev yapan Shlomo Goren, Doğu Kudüs’ün İsrail tarafından işgal edilmesinin ardından ortaya attığı radikal fikirlerle tanınıyordu. Askerlerle beraber Mescid-i Aksa’ya girerek provokatif eylemler gerçekleştiren Goren, dönemin İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan’a Kubbet-üs Sahra’nın yıkılması ve hatta havaya uçurulması gerektiği yönünde telkinlerde de bulunmuş ancak Dayan bu teklifleri reddetmişti.

27 Mayıs 1911 – 2 Ocak 2007
Teddy Kollek

Teddy Kollek

Kudüs Vakfı’nın kurucusu olan Teddy Kollek, İsrail’in bağımsızlık ilanı sürecinde ABD ile silah yardımı görüşmelerini yürüten isimlerden biriydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudi Ajansı bünyesinde faaliyetler yürüttü ve dönemin önemli isimlerinden biri haline geldi. 1967’de Doğu Kudüs’ün de işgal edilmesiyle birlikte belediye başkanlığı görevine getirildi ve ilerleyen yıllarda yapılan seçimleri kazanarak 1993 yılına kadar bu görevi sürdürdü.

26 Şubat 1928 – 11 Ocak 2014
Ariel Şaron

Ariel Şaron

Ariel Şaron, İsrail’in 1982 yılında Lübnan’a düzenlediği harekat sırasında Savunma Bakanlığı görevini yürüten isimdi. Hristiyan Falanjist milislerle birlikte hareket ettiği gerekçesiyle, Filistinlilerin kaldığı Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında gerçekleşen katliamlardan sorumlu tutulunca bu görevinden istifa etti. 2000 yılında bir grup İsrail askeriyle birlikte Mescid-i Aksa’ya girmesi, II. İntifada’nın fitilini ateşledi ve Aksa’da başlayan çatışmalar kısa süre sonra Batı Şeria ve Gazze’ye de yayıldı.

BÖLÜM 3

MESCİD-İ AKSA

Kıble Mescidi
Müslümanlar 638 yılında Kudüs’ü fethettiklerinde Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Harem alanı boş bir araziydi. Hz. Ömer önderliğinde Müslümanlar Aksa arazisini imara başladılar ve ilk olarak Kıble Mescidi’ni inşa ettiler. Kıble Mescidi ilk olarak Muallak Taşı’nın üzerine koyulacaktı ancak daha sonra Hz. Ömer’in talimatıyla Aksa’nın güneyindeki duvarı ortalayacak şekilde Kıble Mescidi’nin mihrabı yerleştirildi. Kıble Mescidi’nin inşa edilen bu hali elbette günümüzdeki hali değildi. İlk yapıldığı zamanlarda şu anki halinden iki kat daha büyük bir yapıydı. Hz. Ömer’in inşa ettirdiği yapıdan günümüzde hiçbir kalmadı. 709-714 yılları arasında Emevi halifesi Abdülmelik bin Mervan, günümüze kadar ulaşan Kıble Mescidi’ni inşa ettirirken Hz. Ömer döneminden kalan kalıntıları kaldırtmıştı. Emeviler döneminde inşa edilen Kıble Mescidi, Kudüs’te yaşanan depremlerden sonra farklı bölgelerinden zarar gördü ve Abbasi halifesi el-Mehdi tarafından onarıldı. Ardından Haçlı dönemi geldiğinde mescid kiliseye çevrildi ve mescidin içerisinde yer alan İslam simgelerini değiştirdiler. Kıble Mescidi’nin kilise olarak kullanılması Selahaddin Eyyubi dönemine kadar devam etti. Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü fethinden sonra mescid yine eski halinde kullanılmaya başlandı. Kanuni Sultan Süleyman, Sultan Abdülaziz ve Sultan II: Abdülhamid’in Kıble Mescidi için yaptırdığı çok sayıda çalışmalar da oldu. Mescidin içerisinde Zekeriya Mihrabı, Ömer Mescidi, Yahya Mihrabı gibi önemli ziyaret yerleri bulunuyor. devamı
Kubbetü's Sahra
Emevi halifesi Abdülmelik bin Mervan tarafından inşa ettirilen bu kubbenin yapımı 692 yılında tamamlandı. İslam mimarisinde günümüze kadar ulaşan en eski ve en güzel örneklerden biri olan Kubbetü’s Sahra, Hz. Peygamber’in Miraç’a yükseldiğine inanılan Muallak Taşı’nın üzerine inşa edildi. Kubbe, Mescid-i Aksa’nın tam ortasında, zeminden 4 metre daha yüksekte bulunuyor. Kubbenin bulunduğu alana sekiz farklı kemerden geçilerek ulaşılabiliyor. Kemerlerin orta noktasına inşa edilen Kubbetü’s Sahra’nın üzerinde, kubbe ile sekizgen yapının arasında, üstünde İsra Suresi’nden ayetlerin yazılı olduğu, çinilerle süslenmiş bir boyunluk bulunuyor. Kubbetü’s Sahra içerisinde 4 ayrı kapı bulunuyor. Kubbe, Muallak Taşı’nın üzerini örter şekilde yapılandırılmış. Abbasiler ve Fatımiler döneminde Kubbetü’s Sahra’ya çok sayıda restorasyona uğradı. 1099 yılında Haçlılar Kudüs’ü işgal edince, Kubbetü’s Sahra’yı kiliseye çevirdiler ve adını “Templum Domini” yani “Rabbin Mabedi” şeklinde değiştirdiler. Muallak Taşı’nın etrafına, insanların ondan bir parça koparmak istemelerini önlemek amacıyla geniş bir duvar yaptılar. Haçlıların bu tahakkümü 1187 yılında Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü fethetmesine kadar devam etti. devamı
Mirac Kubbesi
Emeviler döneminde burada bulunan başka bir kubbenin yerine inşa edilen Miraç Kubbesi, Hz. Peygamber’in Miraç’a yükselişinin bir hatırası olarak inşa ettiriliyor. Kubbe otuz sütunun taşıdığı sekizgen şeklinde bir yapıdan meydana geliyor. Kubbenin içerisinde güney kısımda yer alan bir mihrap bulunuyor. Miladi 1200 yılında Kudüs valisi Osman bin Ali ez-Zencebilî tarafından restore edildi. Kubbenin üzerinde duran taca benzeyen süsleme, Miraç Kubbesi’ni diğer kubbelerden ayıran bir özellik.
Yusuf Ağa Kubbesi
Küçük bir kubbenin üzerini örttüğü küçük bir odadan ibaret olan Yusuf Ağa Kubbesi, Kıble Mescidi’nin batı kısmına bulunur. İslam Müzesi’nin hemen yanına konumlanan kubbe, Sultan IV. Mustafa döneminde Kudüs valisi olan Yusuf Ağa tarafından yaptırılır. Yusuf Ağa Kubbesi günümüzde Mescid-i Aksa ziyaretçilerinin danışma ofisi olarak kullanılmaktadır.
Doğu Batı Revakları
Dört adet mermer sütundan oluşan Doğu Kemerleri, bir rivayete göre Abbasiler, diğer bir rivayete göre ise Memlüklüler döneminde inşa edilmiştir. Mescid-i Aksa’nın batı köşesindeki bu revaklar 1307-1336 yılları arasında inşa edildi ve halvethane ile medreselerden oluşuyordu. Zemin yüksekliği Mescid-i Aksa’nın zemininden biraz daha yüksekte duruyor. Günümüzde bu alanda kapılar, medreseler, Ürdün kralı Abdullah ve Filistin Bağımsızlık Hareketi önderlerinden Abdulkadir el-Hüseyni’nin mezarları bulunuyor.
Güney Revakları
Abbasiler döneminde inşa edilen Güney Kemerleri, Fatımiler ve Osmanlılar döneminde restore edilip günümüze ulaşmıştır. 1893 yılında Sultan II. Abdülhamid tarafından yenilenen kemerlerin en önemli özelliklerinden birisi orta direği üzerinde bir güneş saati bulunmasıdır. Güneş saati 1907 yılında yaptırılmıştır.
İslam Müzesi
1923 yılında İslam Yüksek Konseyi tarafından kurulan İslam Müzesi, önceden günümüzdeki yerinin tam karşısında Ribat el-Mansuri’nin yakınında, İslam vakıflar Müdürlüğü’nün karşısında, Nâzır Kapısı’nın yakınında yer almaktadır. 1929 yılında şimdiki merkezi olan Mescid-i Aksa’nın güneybatı kısmındaki Megaribe Kapısı’nın yakın bir alanına taşınmıştır. Müze köşeli olan iki ayrı salondan oluşmaktadır. Batı salonu Mağribliler Mescidi olarak isimlendirildi ve güney salonu ise Kadınlar Mescidi’nin bir parçası olarak kullanılıyordu. İslam Müzesi içerisinde sergilenen eserler İslam tarihinin en değerli ve nadir görülen eserlerindendir. Müzede bulunan eserler Hz. Ömer zamanında getirilmiştir. Filistin sınırları içerisinde bulunan en büyük boyutlara sahip Kur’ân-ı Kerîm nüshası İslam Müzesi’nde sergilenmektedir. devamı
Kayıtbay Sebili
Sultan Seyfeddin İnal tarafından 1456 yılında inşa ettirilen Kayıtbay Sebili, 1482 yılında restore edilmiştir. Yapının ilk inşa edildiği zamandan bu yana geriye yalnızca bu sebil kalmıştır. Sultan Kayıtbay bu yapıya renkli taşlar ilave ettirmiş ve zeminini mermer döşetmiş. Kubbesi ve duvarları İslam motifleriyle süslenmiş olan sebil, 1883 yılında II. Abdülhamid Han döneminde yeniden restore edilmiştir. Kayıtbay Sebili iki kattan oluşur; zemin katında bir su kuyusu bulunur. İkinci katında ise suyu depolamak amacıyla oluşturulan bir oda bulunur. Sebilin inşasında kırmızı ve beyaz taşlar kullanılır. Yapının üzerinde ihtişamlı bir kubbe bulunur. devamı
Rahmet Kapısı
Mescid-i Aksa’nın doğu yönündeki surların üzerinde bulunan Rahmet Kapısı, “Tövbe Kapısı” diye de isimlendirilir. Hristiyan literatürüne göre Altın Kapı da denmektedir. Bu kapılar Mescid-i Aksa’nın zemininden birkaç basamak aşağıya inilen, yüksek bir binanın içerisinde bulunur. Yan yana bulunan iki kapıdan oluşur ve kuzeydeki kapıya Tövbe Kapısı, güneydeki kapıya ise Rahmet Kapısı denir. Rahmet Kapısı ismi yanında bulunan Rahmet Mezarlığı’ndan ötürüdür. Bu mezarlıkta Sahabeden Şeddâd b. Evs (r.a.) ve Ubâde b. es-Sâmit (r.a.)’ın kabirleri bulunmaktadır. Kapıların yükseklikleri 11.5 metredir ve tarihçilerin ortak görüşlerine göre iki kapı da Emeviler döneminde inşa edilmiştir. İmam Gazali Hazretleri Kudüs’te bulunduğu sırada Rahmet Kapısı üzerinde bulunan kendi zaviyesinde ikamet etmiş ve Mescid-i Aksa’da ders okutmuştur. Aynı zamanda İhyâ-i Ulûmi’d-Dîn’i burada yazmıştır. Kapıların ikisi de günümüzde açık değildir. Selahaddin Eyyubi döneminde Kudüs’ü ve Mescid-i Aksa’yı korumak maksadıyla kapatılmıştır ve günümüze kadar bu şekilde kapalı olarak ulaşmıştır. Yahudiler ve Hristiyanlar Mesih’in bu kapıdan girerek şehre geleceğine inanır. devamı
Fahriye Medresesi
1330 yılında inşa edilen Fahriye Medresesi ismini, burayı inşa eden Kadı Fahreddin Muhammed b. Fadlullah’tan almaktadır. İlk zamanlarda dini ilimlerin tahsil edildiği bir medrese olarak kullanılırken sonradan sufi zaviyesi haline çevrilmiştir. Günümüzde İsrail işgal kuvvetlerinin medreseyi yıkması nedeniyle geriye yalnızca bir mescid ve üç farklı odası kalmıştır.
Gavanime Kapısı Minaresi
Gavanime Kapısı’nda yer adığı için Gavanime Kapısı Minaresi diye isimlendirilen minare, 1278 yılında Sultan Hüsameddin Lâcîn döneminde Kadı Şerafeddin b. Abdurrahman es-Sâhib tarafından inşa edilmiştir. Mescid-i Aksa’nın en büyük minaresi olma özelliği taşıyan minare, sekiz köşeli bir yapıya sahiptir. İsrail işgal kuvvetlerinin batı tünelinde yaptığı kazılar sebebiyle minarenin temelleri zayıfladı ve bundan dolayı 2001 yılında bir restorasyon geçirdi.
Hızır Kubbesi
Hızır Kubbesi
İnşası 16. yüzyılda tamamlanan Hızır Kubbesi, birbirine taştan kemerlerle bağlı altı mermer sütuna dayanıyor. Kubbenin iç tarafında mihrap şeklinde kıbleyi gösteren kırmızı taşlar bulunuyor. Hızır Kubbesi’nin ismi Kehf Suresi’nin 65-82. ayetlerinde anlatılan Hz. Musa ile Hz. Hızır’a ait kıssanın geçtiği yerin üzerine inşa edildiğinin düşünülmesi üzerine koyuluyor. Kubbenin bulunduğu yer Hz. Hızır ve Hz. Musa namaz için konakladıkları yer olduğuna inanılıyor.
Kadı Burhaneddin Minberi
Kadı Burhaneddin Minberi
Kubbetü’s Sahra’nın avlusunda, Kıble Mescidi’ne giden güney kemerlerin batı bölümünde yer alan Kadı Burhaneddin Minberi, 1309 yılında Başkadı Burhaneddin Cemaâ tarafından inşa ettirilmiştir. İlk yapıldığı dönemlerde ahşaptan ve tekerlekli bir şekilde yapılırken, daha sonraları mermerden ve taştan inşa edildi ve hareketsiz bir yapı halini almıştır. Minberin üzerinde küçük ve güzel bir kubbe bulunur. Kubbesi dört ayrı mermer sütun üzerine oturmaktadır ve “Mizan Kubbesi” diye isimlendirilir. Bu şekilde isimlendirilmesinin sebebi yakınında bulunan kemerlerin eski dönemlerde “Mizanlar” olarak isimlendirilmesinden kaynaklanır. Kadı Burhaneddin Minberi Mescid-i Aksa içerisinde açık alanda bulunan tek minber olma özelliği taşımaktadır.
Kase Şadırvanı
Kase Şadırvanı
1193 yılında Eyyubiler döneminde Sultan Adil Ebu Bekir Eyyübi tarafından abdesthane olarak inşa ettirilen şadırvan, 1327 yılında Emir Tenkez Nâsırî taraından restore edilmiştir. Geçen zamanın ardından zarar gören şadırvan, Sultan Kayıtbay tarafından o dönemde ikinci kez restore edilir. Kase şadırvanı yuvarlak bir havuzdan oluşur ve orta kısmında bir fıskiye bulunur. Etrafına abdest alacak olan kişilerin oturmaları için taş oturaklar yerleştirilmiştir. Havuzun çevresinde oturaklarla aynı hizada yer alan abdest almak için musluklar bulunur. Havuzun duvar kısmı mermerden oluşur ve etrafında metal bir çit bulunur.
Muhammediye Kubbesi
Muhammediye Kubbesi
1700 yılında Osmanlı padişahı Sultan II. Mustafa zamanında, dönemin Kudüs valisi Muhammed Bey tarafından inşa ettirilen Muhammediye Kubbesi, Kubbetü’s Sahra’nın kuzeybatısında bulunuyor. Kubbenin içerisinde iki oda bulunuyor ve bu odaların biri zemin kısmında, diğeri de zeminin altında yer alıyor. Kubbenin Muhammediye diye isimlendirilmesinin sebebi Sufi bir İslam alimi olan Muhammed el-Halili’ye nisbet ediliyor. Muhammediye Kubbesi’nin diğer adı alim burada namaz kıldığı ve ibadet ettiği için Şeyh el-Halili Kubbesi olarak da geçiyor.
Musa Kubbesi
Musa Kubbesi
Mescid-i Aksa’nın batısında yer alan Musa namazgahının ortasında bulunan Musa Kubbesi, 1250 yılında Eyyubiler döneminde inşa edildi. O yıllarda büyük alimlerin ibadetlerini yerine getirmeleri amacıyla bir mekan tahsis etmek istiyorlar ve bu mekan bu amaçla inşa ediliyor. Musa Kubbesi kare şeklinde bir oda ve odayı örten bir kubbeden oluşuyor. Bazı tarihi kaynaklara göre bu kubbenin ismi Hz. Musa’ya nisbet ediliyor. Diğer bir rivayete göre ise bu kubbenin bulunduğu alanda ikamet etmiş büyük bir sufi şeyhin adına dayandırılıyor. Aynı zamanda yapının yanında bulunan hurma ağacı dolayısıyla “Ağaç Kubbesi” de deniliyor.
Nahiv Kubbesi
Nahiv Kubbesi
1207 yılında Melik Muazzam İsa tarafından inşa ettirilen Nahiv Kubbesi, Arap dilini öğretmek ve nahiv ilmini tahsil ettirmek amacıyla kurulan Nahivciler Medresesi’ne ilave ediliyor. Medreseye nisbetle kubbeye bu isim veriliyor. Yapının kuzey cephesinde “Hayırsız Evlatlar” isminde iki mermer sütun bulunuyor. Bu kubbenin bulunduğu yapı Kudüs’te kültürel hayata çok katı sağlamıştır. Özellikle Arap dili ve gramerini öğretme konusundaki rolü 17. Yüzyıla kadar devam etmiştir. 1956 senesinde Kubbetü’s Sahra Mimar ve Mühendislik Hizmetleri Büruso olarak kullanılmaya başlayan yapı, günümüzde Yüksek Şer’i Mahkeme Başkanı’nın merkez binası olarak kullanılıyor.
Nebi Mihrabı
Nebi Mihrabı
Miraç Kubbesi’nin yakınında bulunan Nebi Mihrabı, Hz. Peygamber’in Miraç gecesi tüm peygamberlere ve meleklere imam olup namaz kıldırdığına inanılan yeri işaretlemek amacıyla o noktaya inşa edilmiştir. Kubbetü’s Sahra’nın kuzeybatısında bulunan kubbenin ve mihrabın yapılması iki aşamada tamamlanmış. Osmanlı döneminde Kanuni Sultan Süleyman zamanında Kudüs ve Gazze valisi olan Muhammed bey, 1539 yılında boyu yaklaşık 70 cm olan bir mihrap yaptırmıştı. Aradan geçen uzun zamanın ardından Sultan II. Abdülmecid döneminde mihrabın üzerine bir kubbe yaptırıldı ve böylelikle inşası tamamlandı.
Ruhlar Kubbesi
Ruhlar Kubbesi
Kubbetü’s Sahra’nın avlusunda yer alan Ruhlar Kubbesi, 16. yüzyılda inşa edilmiştir. Birbirine sekiz ayrı kemerle bağlanmış olan mermer sütunların bir kubbe ile birleştirilmesinden meydana gelir. Ruhlar Mağara’sına yakınlığından ötürü Ruhlar Kubbesi ismiyle anılmaktadır.
Silsile Kapısı Minaresi
Silsile Kapısı Minaresi
Mescid-i Aksa’nın batı kısmında bulunan Silsile Kapısı’nın üzerinde, aynı bölgedeki revakların hemen yanında bulunan minare, 1329 yılında Emir Seyfeddin Tenkez b. Abdullah en-Nâsırî tarafından inşa ettirilmiştir. 1922’de yaşanan Kudüs depremi esnasında ciddi zarar görmüştü fakat İslam Vakfı tarafından restore edildi. Silsile Kapısı Minaresi Yahudilerin Ağlama Duvarı’na baktığı için “güvenlik gerekçesiyle” Müslümanların minareye çıkışı yasaklanmıştır.
Silsile Kubbesi
Silsile Kubbesi
Miladi 691 yılında Emevi halifesi Abdülmelik bin Mervan tarafından inşa edilmesi için emir verilen kubbedir. Kubbetü’s Sahra’nın doğusunda bulunan Silsile Kubbesi, Kubbetü’s Sahra gibi altugen şeklinde fakat yapı olarak daha küçüktür. Bazı tarihi kaynaklarında Kubbetü’s Sahra’nın nasıl yapılacağına dair ilk örneğin Silsile Kubbesi olduğu geçiyor. 11 köşenin üzerine yerleştirilen kubbe, Osmanlı döneminde Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle çinilerle süslenmişti. Haçlı döneminde Kudüs işgal edilince Silsile Kubbesi de diğer birçok yapı gibi kiliseye çevrildi ve adına Aziz James Kilisesi denildi. 1187 yılında Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü fethedince kubbe eski haline çevrildi. 2012 yılında TİKA tarafından restore edilen Silsile Kubbesi, Türkiye’de İznik’te hazırlanan çinilerle aslına uygun şekilde yenilendi.
Yusuf Kubbesi
Yusuf Kubbesi
1191 yılında Selahaddin Eyyubi döneminde inşa edilen Yusuf Kubbesi, 1681 yılında IV. Mustafa tarafından restore edilmiştir. Bu kubbeye Yusuf isminin verilmesi iki ayrı rivayete dayanıyor; ilk olarak Hz. Yusuf’a nisbetle bu ismin koyulduğu düşünülüyor. İkinci olarak da yapıyı inşa eden Yusuf b. Eyyub Selahaddin lakaplı kişiye nisbet ediliyor. Bir cephesi duvar ile kapatılmış, diğer üç cephesi açık bulunan Yusuf kubbesi, Kubbetü’s Sahra’nın

Hacer-i Muallaka’nın zarfı

Elbbette “Kudüs” dediğimizde imgesel olarak zihnimizde canlanan yapılardan bir tanesi Kubbet-us Sahra’dır. Kubbet-us Sahra ta bidayetinden beri, mümkündür ki Hz. Süleyman’ın ilk tapınağı inşa ettiğinde de öyledir, daha sonra Herodes’in yapmış olduğu tapınak itibariyle de öyle olsa gerektir, “Kutsalların kutsalı” diye nitelenen, içinde Tevrat tabletlerinin bulunduğu zannedilen kutsal sandukanın da üzerine konduğu yer olmak bakımından son derece önemlidir. O nedenle Hz. Ömer, oraya bir mescit yapılmasını isterken, Abdulmelik de bilahare burayı Kubbet-us Sahra diye tabir ettiğimiz şu anki yapıyla süslendirirken bir anlamda Hacer-i Muallaka’nın zarfı olmak bakımından burayı inşa etmiştir. Burada değer, binanın, taşın zarfı olması bakımından değerlidir. Aslında kendisinden önceki mimari yapılarla bir de ünsiyet kesbeder. Çünkü sekizgen üzerine yapılmış çift galerili bir yerdir burası. Ama Kıble Camii nef üzerine yapılmış, henüz kubbe uygulamasına geçilmemiş, hatta hatta Haçlıların da orayı bir müddet kendileri için kullandıkları zamanda yaptıkları ek iki nefle beraber genişlettikleri bir mekan hükmündedir.

Buradaki mescitler, gerek Kıble Mescidi gerek Kubbet-us Sahra gerek “Kadim Aksa” dediğimiz Burak Mescidi ve Mervan Mescidi… bütün bunlar 144 dönümlük arazi içinde yer alan, sadece o arazide, arazinin göstergeleri olmak bakımından kıymet ifade eden ama asıl 144 dönümlük arazinin kendisinin başlı başına mübarek olduğu, mukaddes olduğu, “Harem” olduğu bir mekandır. Eski şehrin içindedir. Kudüs, asıl burasıdır…
  • Oynat
  • Video
Ömer Lekesiz Yazar
BÖLÜM 4

İŞGAL ALTINDAKİ KUDÜS

Nüfus Oyunlarıyla Büyüyen Şehir

İsrail, 1967’deki Altı Gün Savaşı’yla birlikte Doğu Kudüs’ü işgal ettikten sonra, yerleşim birimi inşaatına hız verdi. Filistinlilerin topraklarına el konulması ve evlerinin yıkılması suretiyle inşa edilen yerleşimler, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere uluslararası kurum ve hükümetler tarafından ‘yasa dışı’ ilân edilmesine rağmen, İsrail hükümetleri bu konuda geri adım atmış değil. Bugün Doğu Kudüs’ün çeşitli noktalarındaki yerleşimlerde 200 bin dolayında Yahudi yaşıyor. Bunların tamamı, işgalin ardından bölgeye iskân edildi.

İsrail yönetimi, Kudüs’ü işgal eder etmez, şehrin nüfus dengelerini değiştirmek için düğmeye bastı. İlk aşamada, Ağlama Duvarı’na yer açmak için buldozerlerle yıkılan Mağribliler Mahallesi’nden 6 bin Müslüman göç ettirildi.

Şehir işgal edildiğinde nüfus dengesi şu şekildeydi: 196 bin Yahudi, 58 bin Müslüman, 12 bin Hıristiyan. İşgal yönetiminin nihai hedefi, Kudüs’ün nüfus oranını yüzde 70 Yahudi-yüzde 30 Müslüman şeklinde sabitlemekti. Arap nüfus hızlı çoğaldığından, bu oranı elde etmek için “Büyük Kudüs” projesi uygulamaya kondu. Buna göre, şehrin sınırları olabildiğince genişletildi, bu sınırlara dâhil olan Müslüman nüfusa karşılık, dört büyük yerleşim kompleksi inşa edildi: Giv’on, Kohav Yaakov, Maale Adumim ve Etzion.

Neredeyse El Halil’e kadar uzanan bu birimlere 50 bin dolayında yerleşimci yerleştirildi. İsrail yönetimi, Kudüs şehir merkezinden, oluşturulan yeni sınırlara doğru iç göçü de teşvik ediyor.

1967’de Kudüs’ün şehir sınırları 38 bin 100 dönümlük bir alanı kaplarken, 1993 yapılan son değişikliklerle şehrin alan büyüklüğü 126 bin 300 dönüme çıkarıldı.Nüfus oranları ise, bu artışla paralel bir seyir izlemedi: 1987’den itibaren düşmeye başlayan şehrin Yahudi nüfus oranı, 2006’ya gelindiğinde yüzde 65’e kadar geriledi. Günümüzde şehrin toplamda bir milyona yaklaşan nüfusunun yüzde 64’ünü Yahudiler, yüzde 34’ünü Müslümanlar, yüzde 2’sini ise Hıristiyanlar oluşturmaktadır.

Kendi şehrinde yabancı olmak

İsrail yönetiminin Doğu Kudüs’te uygulamaya koyduğu işgal yöntemlerinden biri de, şehrin yerli Filistinli nüfusunu ‘vatandaş’ olarak kabul etmemek. 1967’den sonra geçerli hale getirilen yasalar çerçevesinde, Kudüs’te yaşayan Filistinliler, ‘oturum belgesi’ ile hayatlarını idame ettiriyor. Onları resmi vatandaş statüsüne almayan İsrail, bu belgeyi verdiği Filistinli nüfusu çok sıkı bir kontrol ve takip altında tutuyor.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) hazırladığı raporlara göre, 1967’den bu yana İsrail, 14 bin 500 fazla Filistinlinin Kudüs’te oturum hakkını iptal etti. İsrail yönetimi, iptallere gerekçe olarak, Filistinlilerin “Kudüs’te sürekli yaşamaması” gösterirken, son yıllarda İsraillilere saldırı düzenlemekle suçlanan Filistinlilerin Kudüs’te yaşayan akrabaları da oturum hakları ellerinden alınarak cezalandırılıyor.

İşgal Altındaki Kudüs
İsrail, Kudüs’te yaşayan Filistinlileri vatandaş olarak kabul etmiyor. Filistinliler, oturma izniyle Kudüs’te yaşayabiliyor.
İsrail yönetiminin Doğu Kudüs’te uygulamaya koyduğu işgal yöntemlerinden biri de, şehrin yerli Filistinli nüfusunu ‘vatandaş’ olarak kabul etmemek. 1967’den sonra geçerli hale getirilen yasalar çerçevesinde, Kudüs’te yaşayan Filistinliler, ‘oturum belgesi’ ile hayatlarını idame ettiriyor. Onları resmi vatandaş statüsüne almayan İsrail, bu belgeyi verdiği Filistinli nüfusu çok sıkı bir kontrol ve takip altında tutuyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) hazırladığı raporlara göre, 1967’den bu yana İsrail, 14 bin 500’den fazla Filistinlinin Kudüs’te oturum hakkını iptal etti. İsrail yönetimi, iptallere gerekçe olarak, Filistinlilerin “Kudüs’te sürekli yaşamaması”nı gösterirken, son yıllarda İsraillilere saldırı düzenlemekle suçlanan Filistinlilerin Kudüs’te yaşayan akrabaları da oturum hakları ellerinden alınarak cezalandırılıyor.

İşgal Altındaki Kudüs
İsrail, sıklıkla Filistinlilere Mescid-i Aksa’da Cuma namazı kılmaktan alıkoyabiliyor. Getirilen yaş sınırlaması nedeniyle Müslümanlar namazlarını caddelerde kılmak zorunda kalıyor.
Kudüslüler: Filistinli Ürdünlüler
14 Temmuz 2017’de başlayan ve İsrail’i geri adım atmak zorunda bırakan protestolar, Netanyahu yönetiminin Mescid-i Aksa’nın kapılarına metal detektörler yerleştirme girişiminin ardından patlak vermişti.

Kudüslüler: Filistinli Ürdünlüler

Kudüslüler: Filistinli Ürdünlüler
Kudüs’te yaşayan Filistinliler, Ürdün pasaportu taşıyor. Kudüslüler, Ürdün dışında bir ülkenin pasaportunu aldıklarında Kudüs’te ikamet haklarını otomatik olarak yitiriyor.
1990’ların başından itibaren müzakere edilmeye başlayan Oslo Görüşmeleri çerçevesinde, Kudüs’te yaşayan Filistinlilerin Filistin pasaportu elde etme hakkı bulunmuyor. (Ramallah’taki Filistin yönetimi, Batı Şeria ve Gazze’de yaşayanlara pasaport verebiliyor). gitmek isteyen Kudüslüler ya Ürdün pasaportu kullanıyor, ya da İsrail’in kendilerine sağladığı geçici belgelerle seyahat ediyor. Ürdün dışında herhangi bir ülkenin pasaportunu kullanan Kudüslülerin şehirde oturma hakkı iptal edilirken, İsrail pasaportu alan Kudüslüler ise şehirdeki Müslüman oranından düşülüyor.

Doğu Kudüs’te yaşayan her Filistinli Ürdün pasaportu taşımasına rağmen, Ürdün Krallığı kendilerini vatandaş olarak kabul etmiyor. Beşer yıl süreyle yenilenen bu pasaportlara ‘geçici’ damgası vuran Ürdün, pasaport hamili Kudüslülerin Ürdün’de uzun süre oturmalarına, çalışmalarına ve mülk edinmelerine de müsaade etmiyor.

Kâğıt üzerindeki bu çelişkili muamelelere ilaveten, İsrail yönetimi, sıklıkla Filistinlilerin Kudüs’e erişimini de kısıtlıyor. Bilhassa çatışma dönemlerinde Mescid-i Aksa ve çevresine girmesine izin verilen Filistinliler için yaş sınırlaması getirilirken, Aksa’da ‘eylem’ yaptıkları gerekçesiyle Kudüs’ten resmi olarak uzaklaştırma cezası alan Filistinli sayısı da giderek artıyor. İsrail yönetimi, Mescid-i Aksa’da beş vakit namaza devam eden Filistinli gençleri özellikle gözetim altında tutarak sürekli izliyor.
Kudüslüler: Filistinli Ürdünlüler
Kudüs’te yaşayan Filistinliler, Batı Şeria’daki diğer Filistinliler gibi Filistin Devleti pasaportu alma ve kullanma hakkına sahip değil.

Kudüs’ü kim sattı?

Filistin meselesi tartışılırken sıklıkla dile getirilen bir iddia vardır: Filistinliler, topraklarını Yahudilere sattı. Dönemin kaynaklarını ve tarafsız tarihi dokümanları taradığımızda, toprak ve mülk satışıyla ilgili üç durum karşımıza çıkıyor:

Devlet arazilerinin gasp edilmesi, İşgal ve tedhiş hareketleriyle Filistinlilerin kovularak topraklarına el konulması, Toprak ve mülk satışı…

Filistin topraklarındaki Siyonist işgal, en yaygın biçimde ilk iki maddede dile getirilen yöntemlerle gerçekleştirildi. Osmanlı İmparatorluğu bölgedeki kontrolünün gevşemesiyle birlikte Filistin’e akın eden Siyonist yerleşimciler, devlet arazilerine kurdukları kollektif çiftliklerle (İbranicede: Kibbutz) koloniler oluşturdular. 1930 başından itibaren ise, teşkil edilen silahlı çete ve terör gruplarının Filistin köy ve kasabalarına saldırıları başladı. Binlerce insan, bu şekilde asırlardır yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalarak Filistin içinde yer değiştirdi ya da komşu ülkelere sığındı. 9 Nisan 1948 günü gerçekleştirilen Deyr Yasin Katliamı ve sonrasında yaşanan tehcirlerin ardından, Siyonistler Filistinlilerin bıraktığı yerlere yerleşti.

Siyonistlerin Filistin topraklarında adım adım yayılmaları ve bütün bir bölgeyi kontrol altına almaları, daha çok bu iki yolla oldu. Bunun dışında, Müslüman Araplardan çok ufak bir yüzde, elinde bulundurduğu arazileri Siyonistlere sattı. Ancak bunlar da ya bölgede yaşamayan toprak zengini ailelerdi ya da Siyonistlerle siyasi bağlantıları olan Filistinliler.

Genel bütün içerisinde, bu insanların çok küçük bir azınlığı teşkil ettiğini söylemeye gerek yok.

Yahudilere toprak ve mülk satışı tartışmalarında neredeyse kendilerinden hiç söz edilmeyen bir aktör var: Ortodoks Hıristiyanlar. Kudüs’te Siyonistlerin sahip olduğu birçok kıymetli arazi, Müslüman Araplar yoluyla değil Ortodoks Hıristiyanlar vasıtasıyla el değiştirdiği halde üstelik. Örneğin: Bugün Kudüs Eski Şehir’e en yakın mesafedeki Yahudi mahallesi olan Rehavia’nın arazisini Siyonistlere satan, Kudüs Rum Ortodoks Patrikhanesi. 1921 gerçekleşen bu satışın ardından, yine aynı Hıristiyan cemaat, İsrail cumhurbaşkanlığı ve başbakanlığının rezidans arsalarını da İsrail’e sattı. İsrail Parlamentosu Knesset’in üzerine inşa edildiği arazi de yine Rum Ortodoks Hıristiyanların elden çıkardığı bir gayrimenkul. 2000 yılların başında, El Halil Kapısı’nın hemen içindeki The Imperial ve Petra otellerinin binalarının bir Siyonist vakfa satılması ise, Rumların Kudüs’te Siyonistler lehine attıkları en yeni adım.

Mülk ve toprak satışını özellikle Kudüs bağlamında düşündüğümüzde, Müslüman Arapların neredeyse hiç satış yapmadığını, zaten ellerinde satıp savacak derecede mülk bulunmadığını görürüz. Aksine, İsrail’in işgal ve yayılmacılığına karşı, Müslümanlar ellerinde ne varsa onu tutabilmenin telaşı içindeler bugün.

Kudüs’ü kim sattı?
İsrail parlamentosu Knesset’in inşa edildiği geniş arazi 1940’ların sonunda Kudüs Rum Ortodoks Patrikhanesi tarafından İsrail’e satıldı.

İşgalin hedefindeki üç mahalle

Doğu Kudüs’ün çeşitli noktalarına inşa ettiği yerleşimlere 200 bin dolayında Yahudi’yi yerleştirerek şehrin demografik dengelerini değiştirme siyaseti güden İsrail yönetimi, Kudüs’teki üç Müslüman mahallesini de özellikle hedef seçmiş durumda: Meğâribe, Silvân ve Şeyh Cerrâh.

Kudüs’ü kim sattı?
Kudüs surlarının güneyindeki tarihi Silvan Mahallesi, işgal yönetiminin hedefleri arasında. “Davud’un Şehri” olarak bilinen tarihi Kudüs’ün inşası gerekçesiyle buraya el konulmaya çalışılıyor.
Kudüs’ü kim sattı?
Selahaddin Eyyubi 1187’de şehri Haçlılardan geri aldığında bugünkü Ağlama Duvarı’nın bulunduğu kısma Faslı Müslümanları yerleştirmişti. Burası “Mağribliler Mahallesi” adıyla anılıyordu.
Kudüs’ü kim sattı?
Kudüs’e Siyonist akını yoğunlaştığında Mağribliler Mahallesi de tehdit altına girdi. Yahudiler, Ağlama Duvarı’na erişim için mahallenin ortadan kaldırılması gerektiğini iddia ettiler.
  • Oynat
  • Video
Prof.Dr. Abdulfettah El Uveysi Beytül Makdis Çalışmaları Vakfı Başkanı

Altı Gün Savaşı’yla Kudüs’ün işgal edilmesinden hemen sonra buldozerlerin girerek yıktığı Meğâribe Mahallesi, 1187’de Salahaddîn Eyyûbî’nin Fas’tan getirerek şehre yerleştirdiği Müslümanların oturduğu bir yerdi. Burada yüzlerce yıllık evler, mescitler, medreseler ve diğer eserler bulunuyordu.

Ağlama Duvarı’nın önünde bugün görülen meydanın açılması için tarihi mekânlar yerle bir edilirken, mahallede yaşayan Müslümanlar da Kudüs’ün dışına yerleştirildi. Meğâribe Mahallesi’nin başına gelenler, İsrail yönetiminin hem tarihe hem de Kudüs’ün Müslüman ahalisine bakışını gösteren trajik bir örnekti.

Kudüs’ü kim sattı?
1967’deki Altı Gün Savaşı’yla birlikte Kudüs’ün işgal edilmesinin hemen ardından İsrail, Mağribliler Mahallesi’ni buldozerlerle yıkarak Ağlama Duvarı’nın önünde şimdi görülen geniş alanı açtı.

Mescid-i Aksa’nın güneyinde yer alan Silvân Mahallesi, Yahudi inancına göre Hz. Davud kurduğu ilk Kudüs’ün kalıntılarını barındırdığı için, İsrail yönetiminin hedeflerinden bir diğeri. “Davud’un Şehri” olarak adlandırılan alanda kazı çalışmaları devam ettirilirken, bölgedeki Müslümanların evleri de ellerinden alınmaya çalışılıyor. Terk edilmiş ya da uzun süredir sahiplerinin erişemediği evlere el koyan İsrail yönetimi, Silvân’ın çeşitli noktalarına ‘uydurma’ kabirler de inşa ederek, bölgeyi sahiplenmeye devam ediyor.

Kudüs Eski Şehir kuzeyinde uzanan Şeyh Cerrâh Mahallesi, yine Salahaddîn Eyyûbî döneminden bu yana Müslümanların yaşadığı bir mahalle. Adını Salahaddîn özel doktoru Şeyh Husâmeddin el Cerrâh’tan alan mahalle, 1900 başından bu yana buraya yerleşen Siyonistlerin hedefinde. Büyük İskender döneminde Kudüs’te yaşayan Şimon HaTsadik adlı bir hahamın mezarının Şeyh Cerrâh sınırları içinde bulunması, Siyonistlerin mahalleye ilgisinin ana sebebi. Ancak daha geniş çerçevede, İsrail yönetiminin asıl amacı, Doğu Kudüs’teki Müslüman mahallelerini ev ev parselleyerek, buralardaki Müslüman nüfusunu azınlığa düşürmek ve zaman içinde bölgeden uzaklaştırmak.

Topraklar nasıl kaybedildi?

- Osmanlı İmparatorluğu 1858 ve 1861 yıllarında çıkardığı toprak kanunu, topluluklara ait ortak arazilerin kişiler üzerine kaydedilmesini şart koşuyordu. Filistin topraklarında yaşayan çiftçiler toprak satın alacak güçte olmadıklarından, topraklar daha çok Şam ve Beyrut gibi şehirlerde yaşayan zengin Araplar tarafından satın alındı. 19’uncu yüzyılın sonunda Filistin’de yaşayan 1600 bin kişiye karşılık, ekilebilir arazinin yüzde 45’i 250 kişinin tapulu malı durumundaydı.

Topraklar nasıl kaybedildi?
İsrail’in kuruluşuna giden süreçte Siyonist çetelerin baskın ve katliamları sebebiyle on binlerce Filistinli yaşadıkları yerlerden göç etmek durumunda kaldı

- Filistin göç eden ve 1890’larda sayıları 25 bini bulan ilk nesil Siyonistler, topraklarını bu kişilerden satın aldı. Ancak satılan arazinin miktarı oldukça azdı, çünkü Siyonistler yerli halkla karşı karşıya gelmemek için genellikle şehir ve kasabaların uzağındaki yerleri tercih ediyordu. Buralar da genellikle kamu arazisi ya da yaşamaya elverişsiz olduğundan terk edilmiş bölgelerdi.

Bir istisna olarak, Kudüs surlarının hemen dışındaki -bugün Rehavia semtinin yer aldığı arazi- Kudüs Rum Ortodoks Patrikhanesi tarafından Siyonistlere satıldı. İngiliz milyarder Sir Moşe Montefiore, burada ilk Yahudi yerleşimini inşa ettirdi.

- Filistin göç eden ve 1890’larda sayıları 25 bini bulan ilk nesil Siyonistler, topraklarını bu kişilerden satın aldı. Ancak satılan arazinin miktarı oldukça azdı, çünkü Siyonistler yerli halkla karşı karşıya gelmemek için genellikle şehir ve kasabaların uzağındaki yerleri tercih ediyordu. Buralar da genellikle kamu arazisi ya da yaşamaya elverişsiz olduğundan terk edilmiş bölgelerdi.

Bir istisna olarak, Kudüs surlarının hemen dışındaki -bugün Rehavia semtinin yer aldığı arazi- Kudüs Rum Ortodoks Patrikhanesi tarafından Siyonistlere satıldı. İngiliz milyarder Sir Moşe Montefiore, burada ilk Yahudi yerleşimini inşa ettirdi.

Topraklar nasıl kaybedildi?
Filistinlilerin geri dönüş hakkı, günümüzde İsrail-Filistin barış müzakerelerinin ana anlaşmazlık noktalarından biridir. İsrail, geri dönüş hakkını kesinlikle kabul etmemektedir.

- 1905-1914 yılları arasında, Filistin toprakları ikinci büyük Yahudi göçüne sahne oldu. Bu dönemde 30 bin dolayında Siyonist, Filistin’e yerleşti. 1904’te kurulan Yahudi Ulusal Fonu, arazi ve mülk alım faaliyetleri için bütçe oluşturmakla sorumluydu.

Topraklar nasıl kaybedildi?
Anahtar simgesi Filistinlilerin zihninde işgal edilmiş topraklara geri dönüş hakkının da sembolüdür. Birçok Filistin şehrinde anahtar biçiminde anıt ve heykeller bulunur.

- Birinci Dünya Savaşı başlarken Filistin topraklarında Siyonistlerin satın aldığı toprakların oranı yüzde 1,6’dan daha azdı. Siyonistler bu toprakların yüzde 58 Filistin’de yaşamayan ve Filistinli olmayan toprak sahiplerinden satın aldılar; yüzde 36’sını yine Filistin’de yaşamayan ama Filistinli olan toprak sahiplerinden satın aldılar, geri kalan çok az bir kısım da Filistinli çiftçiler tarafından satıldı.

- 2 Kasım 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu ilân edildiğinde, Araplar Filistin’deki nüfusun yüzde 90’ını oluştururken, Siyonistlerin elindeki topraklar yüzde 1,7’yi ancak geçiyordu.

- 1931'de kurulan Arap Ulusal Fonu Siyonistlerle yaşanmaya başlayan çatışmalar nedeniyle topraklarını kaybeden Filistinlilere arazi satın almaya çalıştı, ancak istenen netice elde edilemedi.

Topraklar nasıl kaybedildi?
İlk Siyonist işgalciler satın aldıkları ya da işgal ettikleri topraklarda “Kibbutz” adı verilen komünal tarım kooperatifleri kurarak arazileri işlemeye başladılar.

- 1936 itibariyle Siyonistlerin elindeki topraklar genel Filistin topraklarının yüzde 4,6’sına ulaştı. Siyonistler bu dönemde Kudüs’te önemli toprak alımları gerçekleştirdiler; satışa yine Kudüs Rum Ortodoks Patrikhanesi aracılık etti.

- Anglo-Amerikan Komitesi'nin yaptığı araştırmaya göre, 1945 itibariyle Siyonistlerin ellerindeki toprak bir milyon 393 bin 531 dönümdü ve bunun 850 bin dönümü İngiliz Manda Yönetimi zamanında ele geçirilmişti. 1945’te Siyonistlerin elindeki toprak oranı bütün Filistin topraklarının yüzde 5,3 oluştururken, 1947 ikinci yarısında bu oran yüzde 7’ye çıkmıştı.

- 29 Kasım 1947'de BM Filistin’in paylaştırılması konulu oylamada kabul edilen tasarı, Filistin topraklarının yüzde 56’sının Yahudilere yüzde 43’ünün ise Araplara verilmesini öngörüyordu. Bu sırada Filistin toplam 2 milyonluk nüfusunun 1 milyon 350 bini Arap, yaklaşık 650 bini ise Yahudi idi. Tasarı, Yahudi göçünün artarak devam edeceği tahminiyle, Filistin’i pay ederken Yahudilere daha fazla toprak vermişti.

- 14 Mayıs 1948'de İsrail'in kuruluşunun ilân edilmesiyle patlak veren savaş, 400 bin Filistinli Arap'ın yaşadıkları bölgelerden sürülmesiyle sonuçlandı. Bu durum, savaşın hemen ardından Filistin’deki nüfus ve toprak dengesinin çarpıcı bir şekilde değişmesine neden oldu.1949’da, Siyonistlerin ve yeni kurulan İsrail devletinin kontrol ettiği topraklar, manda dönemi Filistin topraklarının yüzde 77’sini oluşturuyordu. Savaştan sonraki yedi yıl içinde, Filistin’deki Arap yerleşim birimlerine baskınlar düzenleyen Siyonist gruplar en az 5 bin Arap’ı öldürerek, arazilerine ve mülklerine zorla el koydu.

Topraklar nasıl kaybedildi?
Kibbutzlar sadece tarım yapılan yerler değil aynı zamanda askeri eğitim merkezleriydi. Her kibbutz, orada yaşayanlardan oluşturulan silahlı bir birlik tarafından korunurdu.
Topraklar nasıl kaybedildi?
İsrail’in bugünkü resmi başkenti Tel Aviv, 1909 yılında çevredeki kibbutzların birleştirilip bir şehir olarak organize edilmesiyle kurulmuştu.

7 soruda yerleşimler

7 soruda yerleşimler
Utanç Duvarı, Filistinliler tarafından milli kahramanların çizim ve fotoğraflarıyla süslenmiş bir direniş aracına dönüştürülmüştür.

1- Yerleşimler nedir?

1967 ’den sonra Batı Şeria ve Doğu Kudüs ’ü işgal eden İsrail ’in, bu topraklarda inşa etmeye başladığı mahalle ve semtlerdir. Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kurumlarla, ABD başta olmak üzere dünyanın bütün ülkelerine göre, yerleşimler illegal ve uluslararası hukuka aykırı birimlerdir.

2- Yerleşimler neden illegal kabul ediliyor?

Yerleşimlerin dünya tarafından illegal kabul edilmesinin en önemli sebebi, kuruldukları bölgelerin gelecekteki bir Filistin devletinin toprağı olarak değerlendirilmesi. Uluslararası hukuk, güç kullanarak toprak elde etmeyi gayrı meşru saydığından, İsrail’in 1967 sonrası uygulamaya koyduğu yerleşim birimleri inşa projesi, dünyada kabul görmemiştir.

7 soruda yerleşimler
Utanç Duvarı, Filistinliler tarafından milli kahramanların çizim ve fotoğraflarıyla süslenmiş bir direniş aracına dönüştürülmüştür.

3- Yerleşim politikasında İsrail’i destekleyen var mı?

İsrail, bugünkü Batı Şeria’yı Tevrat’taki Yehudiye ve Samarya bölgesi olarak kabul ediyor ve buranın Yahudi halkına bahşedilen ilahi bir ödül olduğunu savunuyor. Evanjelik Hıristiyanlar, İsrail’le paylaştıkları bu inanç nedeniyle, yerleşim birimleri inşasını da destekliyor.

7 soruda yerleşimler
İsrail’in işgal ettiği topraklara yaptığı “Utanç Duvarı” bugün Filistin topraklarını birbirinden ayırmakta ve ulaşımı adeta imkansız hale getirmektedir.
  • Oynat
  • Video
Bora Bayraktar Gazeteci, yazar

4- Yerleşim birimi inşa süreci nasıl ilerliyor?

İlk örnekleri 1967’deki Altı Gün Savaşı sırasında inşa edilen yerleşimler, Filistinlilerin terk etmek durumunda kaldıkları bölgelerde veya işgalden sonra kamu arazisi hüviyeti verilen alanların iskâna açılması suretiyle çoğaltılıyor. İşgal altındaki topraklarda yerleşim birimleri inşası için, dünyanın çeşitli ülkelerindeki Yahudi kurumların finanse ettiği onlarca vakıf faaliyet gösteriyor. Barındırdığı nüfus nedeniyle Araplara karşı demografik üstünlük unsuru olarak görülen yerleşim birimleri, 1967’den sonraki bütün İsrail hükümetlerinden destek gördü. Yerleşim birimlerinde oturanların genellikle Filistinlilerle barışa karşı olması da dikkat çekiyor. İsrail eski başbakanlarından Yitzhak Rabin’in, Filistin’le barışı savunduğu için, 4 Kasım 1995’te Tel Aviv’in göbeğinde bir yerleşimci tarafından öldürülmesi de, İsrail toplumunun hafızasından silinmemiş bir olaydır.

5 - Kaç yerleşim birimi var, nüfus dağılımı nasıl?

İsrail Merkez İstatistik Bürosu’nun geçtiğimiz yıl yayımladığı resmi rapora göre, - Doğu Kudüs hariç- Batı Şeria'da 126 yerleşim birimi bulunuyor. 1990’lardaki Oslo Görüşmeleri çerçevesinde Batı Şeria üç bölgeye ayrılmıştı: A, B ve C. Batı Şeria'da yüzde 60’ına tekabül eden C bölgesi tamamen İsrail’in kontrolü altında ve yerleşimlerin çoğu da burada. Yüzde 20’lik B bölgesi İsrail-Filistin ortak kontrolünde, geri kalan yüzde 20’yi oluşturan A bölgesi de tamamen Filistin kontrolü altında. C bölgesinde Filistinlilerin inşaat yapmasına izin vermeyen İsrail, buradaki yerleşimcileri “yerleşim blokları” içinde iskân ediyor. C bölgesinde üç ana yerleşim bloku var: Ariel, Maale Adumim ve Gush Etzion. Geri kalan yerleşim birimleri, bu blokların dışında. Son sayımlara göre, Batı Şeria’daki yerleşim birimlerinde 420 bin dolayında Yahudi yaşıyor.

7 soruda yerleşimler
Batı Şeria’nın A Bölgesi, İsrail tarafından Filistin yönetiminin hakimiyetine bırakılmıştır. A Bölgesi’nin girişlerinde Yahudilere yönelik uyarı tabelaları yer alır.

6- İsrail’in raporunda Doğu Kudüs’ün hariç tutulma nedeni ne?

Doğu Kudüs’teki yerleşimler konusunda İsrail iki tip uygulamada bulunuyor: 1) 1967’den sonra işgal edilen alanlara Yahudilerin yerleştirilmesi. Bu konuda, bugün de sürekli adımlar atılarak, şehrin sınırlarının genişletilmesi suretiyle açılan alanlara yerleşim birimleri inşa ediliyor. 2) Eski Kudüs ve çevresinde, Müslüman mahallelerinin içine aşırı sağcıların iskân edilmesi. İsrail hükümeti, bu tip yerleşimlere hem destek oluyor, hem de bunların yurtdışından fonlanmasını teşvik ediyor. Doğu Kudüs’teki birinci tip yerleşimlerde toplam 190 bin dolayında Yahudi yaşarken, ikinci tip 3 bine yakın aşırı sağcı fanatik Yahudiyi barındırıyor.

7 soruda yerleşimler
Batı Şeria’da inşa edilen 126 yerleşim bölgesinde toplam 500 bin dolayında Yahudi yerleşimci yaşamaktadır. Doğu Kudüs’teki yerleşimci sayısı ise 190 bindir.

7- Yerleşimlerde oturanlar, hangi nedenlerle bu tercihte bulunuyor?

Yerleşimciler kabaca dört ana kategoriye ayırmak mümkündür: 1) Tevrat’ın kendilerine hak verdiğine inandıkları için, dini nedenlerle Filistin topraklarına yerleşenler, 2) Bir arada toplu olarak yaşamayı tercih ettikleri için, tamamen pratik nedenlerle yerleşimleri seçen Ultra-Ortodoks, aşırı dindar Yahudiler 3) Hayat standartları ve konfor yüksek olduğu için yerleşimlerde yaşamayı seçen seküler Yahudiler. Batı Şeria’daki Ariel yerleşim birimi, bu tip Yahudilerin toplandığı bir bölgedir, 4) Bölgenin verimli arazilerinden faydalanmak için Ürdün Vadisi boyunca yerleşen çiftçi Yahudiler.

7 soruda yerleşimler
Yahudi yerleşimciler, İsrail tarafından özel olarak korunmakta ve Arap nüfusa karşı demografik bir koz olarak çok çocuk yapmaya teşvik edilmektedir.
BÖLÜM 5

HARİTADAKİ DEĞİŞİMLER

1917

Hz. Davud
1946

Hz. Süleyman
1947

Hz. Süleyman
1949

Hz. Süleyman
1967

Hz. Süleyman
2018

Hz. Süleyman
BÖLÜM 6

BARIŞI ARAYAN ŞEHİR

  • Oynat
  • Video
Taha Kılınç Gazeteci, yazar
Taha Kılınç
Son yüz yılda işgal ve ihlalle sınanan Kudüs, barışı aramaya ve “ÖmerRuhu”nu beklemeye devam ediyor.
Hz. Ömer, 638’de başkent Medine’den gelip Kudüs’ü bizzat teslim aldıktan sonra, şehre Müslümanlar yerleşmeye başladı. Kudüs’ün eski sakinleri olan Hıristiyanlar, ibadet ve geleneklerinde her türlü özgürlüğe sahipti. Hz. Ömer’in yayınladığı ünlü fermanla, Kudüs’e barış ve sükûnet hâkim oldu. Âdil halife, Hıristiyanlar açısından büyük önemi bulunan Kudüs’teki Kıyâme Kilisesi’nin anahtarlarını Müslüman bir aileye -Nuseybe ailesi- teslim ederek, Müslümanları Hıristiyanlar arasındaki gerilimlerde hakem konumuna yükseltti. Nuseybeler, Uhud Savaşı’nda elindeki kılıçla Hz. Peygamber’i savunan kahraman Medineli sahabi hanım Nuseybe binti Kab’ın soyundan gelen bir aile.

Salahaddin Eyyubi, 1187’de Kudüs’ü Haçlıların işgalinden kurtararak özgürlüğüne kavuşturduğunda, Kıyâme Kilisesi’nin anahtarlarını muhafaza işine Müslüman bir aileyi daha ortak etti: Cûde ailesi. Şehrin artan nüfusuna oranla Müslümanlar arasındaki dengeyi sağlamaya da yönelik bu adımla, Müslümanların Kudüs’te adaleti sağlayıcı ve huzuru pekiştirici rolü sağlamlaşmış oldu.

Salahaddin’den sonraki İslâm imparatorlukları ve büyük fatihler de, Kudüs’teki bu hassas dengeye hiç müdahale etmediler. 1516 sonunda başlayarak kesintisiz 400 yıl boyunca 1917’ye kadar devam eden Osmanlı egemenliğinde de durum aynıydı. Hz. Ömer’in kurduğu, Salahaddin’in de fermanla kanuna dönüştürdüğü bu uygulama sayesinde, Hıristiyanlar arasındaki muhtemel gerilim ve sürtüşmeler, Müslümanların hakemliğiyle engellendi.

Bu uzun dönem boyunca, Kudüs’te sadece Hıristiyanlar değil Yahudiler de büyük bir özgürlük ve huzur içinde yaşadılar. Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle Ağlama Duvarı’na dokunarak ibadet hakkına kavuşan Yahudiler, devletin çizdiği sınırlar dâhilinde ibadetlerini herhangi bir engelle karşılaşmadan yerine getirebildiler.

1917’de Osmanlı İmparatorluğu’nun bölgeden çekilmesiyle Filistin’i ele geçiren İngilizler, Müslüman fatihlerin Kudüs’te kurduğu hassas dengeyi gözetme konusunda yeterince dikkatli davranmadı. Kıyâme Kilisesi’nin anahtarlarının Müslümanlarda bulunması uygulaması sürdürüldüyse de, şehrin demografik dengeleriyle hunharca oynandı. 1967’de nihayet İsrail tarafından işgal edilen Kudüs, o tarihten günümüze, eski yüzyıllardaki huzuru, barışı ve sakinliği aramaya devam ediyor.

Kudüs sokaklarında dolaştığınızda bugün her bir köşede karşınıza bir başka İslâm İmparatorluğu’nun eseri çıkar. Ta Emevîler’den itibaren bu kutsal şehre özel bir önem veren ve emek harcayan Müslümanlar, şimdi Kudüs’ü yönetmiyor olsalar da eserleriyle her yerdeler. Sadece Müslüman mabetleri değil, Hıristiyan eserleri de aynı ihtimama mazhar olmuştur. 1967’den bu yana devam eden İsrail işgalinin bütün ağırlığına rağmen, buraya vurulan İslâm mührü, silinemeyecek şekilde Kudüs’ün kılcal damarlarına kadar sinmiştir.

Her sokak başında karşınıza çıkan sebiller, çeşmeler, mescitler, tarihî evler, bir başka İslâm imparatorluğunun izlerini taşır. Ama hepsi de, bir zincirin halkları gibi sıkıca birbirine bağlıdır. Dikkatle bakan bir göz, mimari tarzlarındaki bütün farklara ve ustalarının farklı imzalarına rağmen, hepsinin aslında aynı çizginin devamı olduğunu rahatlıkla görür. Bu yönüyle Kudüs, Müslümanların dünyadaki tecrübelerinin bir özeti ve şaheseridir. Başarılan ve başarılamayan her şey, orada istiflenmiş ve düğümlenmiştir.

Kudüs bugün yeniden işgal ve ihlalle sınanıyor. Geçmişin zorba istilacılarının yaptıklarını tekrarlayan İsrail yönetimi, İsrailoğullarının tarih boyunca yaşadığı sıkıntı ve imtihanları da tamamen unutmuş görünüyor. Bir zamanlar akla hayale gelmeyecek acılar çekmiş bir milletin, şimdi benzer acıları bir başka millete reva görüyor oluşu, tarihin kaydettiği en düşündürücü ibret tablolarından biridir.

Tam 100 yıl önce, 1917 yılının aralık ayında İngilizlerin yönetimi ele almasıyla birlikte Kudüs’ten kaybolan şey, Hz. Ömer’in tesis ettiği, kendisinden sonraki Müslüman fatihlerin de aynen koruyup kolladığı, adalet ve hukuka dayalı idaredir. Kudüs, “Ömer ruhu” da diyebileceğimiz bu anlayışın yeniden ortaya çıkmasını ve kendisini tekrar teslim almasını beklemektedir. Barış, Kudüs’e ancak bu şekilde ve bu anlayış yeniden hâkim olduğunda gelecektir. Geleceğin Müslümanları, geçmişte ortaya konan örnek yönetimi bütün boyutlarıyla kavramak ve aynı örnekliği yeniden üretip ortaya koymak sorumluluğuyla da karşı karşıyadır.
Taha Kılınç
Kıyâme Kilisesi’nin anahtarları bugün hala Nuseybe ve Cûde ailelerinince muhafaza ediliyor.
BÖLÜM 7

KUDÜS KİTAPLIĞI

İlk örnekleri 1967'de Altı Gün Savaşı sırasında inşa edilen yerleşimler, Filistinlilerin terk etmek durumunda kaldıkları bölgelerde veya işgalden sonra kamu arazisi hüviyeti verilen alanların iskâna açılması suretiyle çoğaltılıyor.
Emeviler Döneminde
İslam Dünyasında Yahudiler
Nuh Arslantaş
Yahudiler ve Araplar, Çağlar Boyu İlişkileri
(Emine Buket Sağlam ile birlikte, Şlomo D. Goitein’den çeviri, 2004)
Yahudiler ve Araplar S. D. Goitein
İslam Toplumunda Yahudiler Nuh Arslantaş
İslam Dünyasında Samiriler Nuh Arslantaş
İslam Dünyasında İktisadi ve İlmi Hayatta Yahudiler
(Abbasi ve Fatımiler Dönemi)
Nuh Arslantaş
Yahudilere Göre Hz. Muhammed ve İslamiyet Nuh Arslantaş
Yahudiler ve Türkler Nuh Arslantaş
Osmanlı Devleti ve İstanbul Nuh Arslantaş
Dünyanın Kısa Tarihi Nuh Arslantaş
Mısır’da Türkler, Araplar Ve Yahudiler Nuh Arslantaş
Hz. Muhammed Döneminde Yahudiler Nuh Arslantaş
Antik İsrail’in İnancı ve Tarihi
Kitab-ı Mukaddes Bağlamında Bir Giriş
George E. Mendenhall
Yahudilik Salime Leyla Gürkan
Yahudiler ve Modern Kapitalizm Werner Sombart
Filistin'i Bölüşmek Kral Abdullah, Siyonistler ve Filistin’i Taksim Siyaseti: 1921-1951 Werner Sombart
Filistin Uğruna 1948'in Tarihini Yeniden Yazmak Avi Shlaim , Eugene Rogan
Osmanlı Kudüs'ünde Loncalar Amnon Cohen
Kudüs 17. Yüzyılda Bir Osmanlı Sancağında Toplum ve Ekonomi Amnon Cohen
Mekke Medine ve Kudüs'ün Faziletleri Muhammed el-Yemeni
Cemal Paşa Hatıralar Alpay Kabacalı
Kudüs Yolculuğu Edirne, İstanbul, İzmir, İskenderiye 1868-1869 Mihail Macarov
Kudüs Bir Şehrin Biyografisi Simon Sebag Montefiore
Kudüs… Ey Kudüs Larry Collins ,
Dominique Lapierre
FOTOĞRAFLARLA DÜNDEN BUGÜNE KUDÜS
(JERUSALEM IN PHOTOGRAPHS FROM PAST TO PRESENT)
Yüce Erek
Üç Kitaplı Kentler - Cities of the Three Books: 19. Yüzyıl Fotoğraflarında Kudüs ve Kutsal Topraklar Robert Bragner ,
Melis Şeyhunk
Gazze Tarihi Jean-Pierre Filiu
Arapların Gözünden Haçlı Seferleri Amin Maalouf
Kitabu'-l İ'tibar İbretler Kitabı Üsame İbn Munkız
Selahaddin Eyyubi Cemal Toksoy ,
Fatma Toksoy
Geçmişin ve Geleceğin Hükümdarı Selahaddin Eyyubi John Man
Selahaddin Kutsal Savaşın Politikaları Malcolm Cameron Lyons ,
D. E. P Jackson
Nureddin Zengi Ali Emre
Kalbim Kudüs’te Kaldı Ahmet Turgut
Hacı Emin El-Hüseyni Zvi Elpeleg
Hıristiyanlık Şinasi Gündüz
YUKARI DÖNÜN

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz