Gerçek bir insan: Neyzen Tevfik

Neyzen Tevfik, Türk edebiyatının ve musiki tarihinin nev’i şahsına münhasır figürlerinden biridir. Çoğu kimse onu daha çok ‘sarhoş’ olarak tanır. Oysa o iki yüzlülüğe, riyakârlığa, aymazlığa ve şirke karşı meydan okuyan bir ediptir. Gösterdiği kerametler ise onun en az bilinen dervişliğine işaret eder. Şair, edip, mütefekkir, müzisyen, sinemacı, tiyatrocu, mizah ustası, baba ama hepsinden öte hiçbir tanıma, kalıba sığmayan çok sıradışı bir insan ve o gerçekten gerçek bir insan! Hakkında yaptığımız derlemeyi okuyunca sizi de şaşırtacak gerçek bir insanla karşılaşacaksınız!
Neyzen Tevfik nâmıyla şöhret bulan Tevfik bey 24 Mart 1879’da Muğla’da dünyaya gelir. Sıra dışı bir hayat yaşar ve ‘Kolaylı’ soyadı verilir. 28 Ocak 1953’de İstanbul’da ahirete irtihal eder ki, bu irtihalin aşağıda okuyacağınız hikâyesi de şok edicidir. Şair olmanın yanı sıra müthiş ney üfleyen bir zattır. Bu nedenle de ‘Neyzen’ diye anılacaktır. Çeşitli taksimler ve saz semailerini besteler.
Bektâşî tekkesine mensuptur. 20 yaşına bastığında hem ilmî hem edebî hem de müzik sahasında kendinden söz ettirmeye başlar. İzmir’den İstanbul’a gelir ve Fatih’teki Fethiye medresesine kaydolur ve dört yıl sarıklı bir yakışıklı olarak derslere devam eder. Şöhreti öyle yayılır ki o kendini birden bire edipler, musikişinaslar ve müzik alemlerinin içinde bulur.
Melâmî bir hayat yaşar. Hiçliğin zirvesine ermiş biri olarak ömrünün çoğu, İstanbul'un çeşitli hanlarında ve son dönemleri ise Bakırköy Akıl Hastanesinde kendine ayrılan 21. koğuşta geçer.
1900’de kendini Mısır’a sürgün etmiştir. Şair Eşref ile birlikte Mısır’da İkinci Meşrutiyetin ilanına dek 8 yılını Kahire’de geçirir. Kahire’de Prens Mehmet Ali’nin evindeki konuklara saatlerce ney üfler. Neyzen Tevfik’in burada sürgün veya kaçak hayatı yaşayan Jön-Türklerin dışında herkesle arası iyidir. Onlardan bir talep geldiğinde “Git başımdan con musun, cin misin” diyerek gösterir tepkisini…
Reklam
Neyzen Tevfik sadece Mısır sarayının değil, tıpkı İstanbul’da olduğu gibi Mısır sokaklarındaki serseri takımının da dostudur. Sokakta sanki yerli bir Mısırlı gibi Arapça konuşan Neyzen, zaman zamanda el-Ezher’deki derslere iştirak eder.
Mısır’da saraylarda ağırlandığı duyulduğundan ailesi büyük bir birikimle döneceğini düşler Neyzen’in. Oysa onun için paranın hiçbir kıymeti yoktur. Eve beraberinde bir köpek ve bir de gündelik eşyaları olan bavuluyla dönecektir.
Bugün Kartal mezarlığında metfun olan Neyzen Tevfik çocuk yaşında iken köylerine gelen saz heyetinden etkilenmiştir. Sık sık bayılmaya neden olan epilepsi rahatsızlığı vardır. Anne babası götürmedik doktor ve hoca bırakmamış ama hiçbir çâre bulunamamıştır. Doktor Pepo ise “mâdem neye meraklı bırakınız onunla meşgul olsun, üstüne düşmeyin” dediği için ailesi de ney merakını geliştirmesi için yardımcı olur. Her ne kadar ney ile şöhret bulmuş ise de iyi derecede bağlama, cura, tambura gibi aletleri de ustalıkla çalarmış.
Reklam
Neyzen’in şöhreti öylesine yayılmıştır ki nerede bir sohbet, nerede bir meşk, nerede bir âlem Tevfik orada... Onu arayan Mehmet Akif, İbn’-ül Emin Mahmud Kemal İnal, Eşref Edip, Tamburi Cemil, Tevfik Fikret, Hacı Arif Bey, İzmirli Ahmet Cemil, Babanzâde Ahmet Naim, Udi Nevres, Filibelizâde Nizâmî, Ahmed Rasim gibi şahsiyetlerin yanında bulurmuş.
İstanbul’a döndüğünde Eşek gazetesinde ‘Eşeğin eşeği A. Rıfkı’ mahlasıyla yazmıştır.
Çok yakından tanıyan Dr. Fahri Celâl, onunda hakkında şunları söyleyecektir: “Başı hoş olduğu zamanlar pek halden anlar, nazik ve zarif biriydi. Yani içmediğinde demek istiyorum. Zaten devresi gelmeden kimse bir tek kadeh içiremezdi. Midesi ekşidiği vakit gözü döner, fena olurdu. Hatta o kötü hicivlerini de ancak o böyle bozuk olduğu zamanlarda yazmıştır.
Onun kadar ahbabı çok, olmadık insanlarla tanışan bir kimse tanımadım. Sanki mıknatıs gibi idi. Acayip maceralar, tuhaf vakıalar, garip hâdiseler onun etrafında döner, hâdiselere karışır, vakalara eşhas olur, seyircilikten ziyade işlerin içinde bulunurdu bütün hüviyetiyle. Mısır’a Sultan Abdülhamid korkusuyla değil, Şair Eşref’e duyduğu hasret yüzünden gitmişti. Kimselere eyvallah etmez ama Eşref’e vurgundu. Hicivleri onun tesirindendir.”
Onun hayatıyla ilgili derleme yapan Hilmi Yücebaş; “Halkın severek, sayarak, bağrına bastığı Neyzen Tevfik, ele avuca sığmayan bu ateş gibi kızgın ve zeki şair, perişan bir yaşayış içinde hayatını sürdürdü. Paraya pula, kılık kıyafete hiç değer vermeyen Neyzen Tevfik, kötü politikadan, iki yüzlülükten, yalan gösterişlerden daima nefret etmiştir.
Neyzen kendi halini şöyle tasvir eder:
Reklam

Vefatı ve defni
Hayatı gibi ölüme yürüyüşü de bir başka ibrettir. Hayatının son yıllarını hastalıklarla ve maddi zorluklarla geçirmesine rağmen, dostları ve sevenleri tarafından hiç yalnız bırakılmamıştır. 28 Ocak 1953 tarihinde, bronşit ve yaşlılığa bağlı komplikasyonlar neticesinde Beşiktaş’taki evinde ahiret yolculuğuna çıkmıştır.
Devlet ricalinden sarhoşuna, sıradan insanlardan münevverlere kadar toplumun her kesiminden insanların katıldığı devasa bir merasimle son yolculuğuna çıkmıştır.
Neyzen Tevfik'in ölümü, bir devrin kapanışı gibidir. Tatlıcı Ali Efendi ile olan ilişkisi ise, "hiçlik" makamında yaşayan bir sanatçının, dünyadaki son bağının ancak saf bir sevgi ve dürüstlük olabileceğini ispatlar niteliktedir.
Başhekim Fahrettin Kerim, Bakırköy’de hususi oda vermiş ona… Gittim bir gün ziyarete… Altı ay Bakırköy’de, altı ay dışarıda kalırdı.
Dedi ki: “Niçin beni ziyaret arzusu izhar buyurdunuz. Konservatuvarda talebe misiniz” diyerek mûsikî dallarını da sayıyor “hayır” deyince “O halde neden beni ziyarete ısrar ettin?”… Ardından dedi ki “Ben çok memnun oldum.” Başladı hatıralarından anlatmaya ve perdeyi de açtı öyle başka alemlerden bahsediyor…
Bir ara “Ben size ney de üfleyeyim, bu benim son neyim olacak, bu veda neyim olacak” dedi. Üç neyi vardı, neyi üfledi.
“Ben Mehmet Akif’i seviyorum. Ta Kahire’ye bile ziyarete gittim. Kahire’ye, Beyrut’a Mehmet Akif’i ziyarete gittim…”
Bir anda fena oldu. “Akif’im, Akif’im, Akif’im, Akif’im” dedi sonra ekledi: “Allah aşkına gidin...”
Sonra “Ben merhumum, ben kafirim, ben fasıkım yüzüme bakmayın. İmanınız gider, gider, yapmayın yapmayın!” dedi ve kendisine vurdu. Ağzından, burnundan kan, yerde bayıldı. Hemşireler geldi. Fahrettin Kerim o zaman başhekim Bakırköy’ün… Kulübe içerisinde bilmem balkon gibi değişik müstakil bir oda vermişler bağ kulübesi öyle ama büyükçe açık ve büyük.
Yıkıldı, ben bir müddet bekledim ayılmadı, ayrılmak mecburiyetinde kaldım, hemşireler geldi kalktı. Üstü başı kan revan içerisinde benim üstüm de kan oldu, çeşmede yıkadım.
Sonra “Telefon numaranızı ve adresinizi bırakın. Vefatımda beni siz yıkayacaksınız, kabre de siz indireceksiniz” dedi. Şaştım… “Telefonla size habere verecekler, icap edeceksiniz” dedi. Acayip bir hâl…
Reklam
Ali Efendi Hazretleri vasiyetini yerine getirip yıkayıp kefenlemiş, cenazesini kıldırmış ve mezara da o yerleştirmiş.
Beşiktaş Sinan Paşa Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra tabutu binlerce insanın omuzlarında taşınmış ve Kartal Mezarlığına götürülüp defnedilmiş. Neyzen'in mezar taşında, onun hayata bakışını özetleyen şu beyit yer alır:

Sen hiç sahibine havlayan köpek görmedin mi?
Mütercim yazar Cemal Aydın’ın Star gazetesinde neşredilen yazısında yer alan birkaç kerametin nakli ile devam edelim. Aydın şöyle yazmaktadır: “Mehmet Akif’in “Sen ağzınla kuş tutsan...” der demez Neyzen bir koşu çalılıklar arasına gidip ve gerçekten ağzıyla kuş tutup gelir.
‘Sahibi’ni bilen, ama hakkıyla bilen, bizlerin bilmediği kadar iyi bilen o Neyzen bir ara Mısır’dadır. Mühim bir zattan bir başka mühim zata haber götürmektedir. Yolda âniden karşısına devasa bir boa yılanı çıkar. Ejderha gibi olanca korkunçluğuyla karşısına dikilir.
O ejderha görünümündeki yılan, Neyzen’in bu sözlerinin üzerine sanki başına ağır boksör yumruğu yemiş de sersemlemişçesine, tıpkı bir balonun sönüşü gibi yere iner ve görülmedik bir hızla kayar gider.
Neyzen’den içkiyi yarıya indirme sözü
Neyzen Tevfik, İstanbul’un bir köşesinde karnını doyurmak için fırından taze bir ekmek alır. O sırada yanına sıska, açlıktan kaburgaları sayılan bir sokak köpeği yanaşır. Köpek, mahzun gözlerle Neyzen’in elindeki ekmeğe bakmaktadır.
Neyzen hiç tereddüt etmeden ekmeği tam ortasından ikiye böler. Yarısını kendisi yemeye başlar, diğer yarısını da köpeğin önüne koyar. Köpek büyük bir iştahla ekmeğini yerken, oradan geçen ve bu manzarayı gören bir adam durur ve hayretle:
"Yahu Neyzen, hiç utanmıyor musun? Koskoca adamsın, bir köpekle aynı ekmeği bölüşüp yiyorsun!" diyerek Neyzen'i kınar.
Neyzen Tevfik her zamanki hazırcevaplığı ve felsefi derinliğiyle başını kaldırır, adama şöyle bir bakar ve o meşhur cevabını verir:
Mehmet Akif Ersoy ile Neyzen Tevfik’in derin bir dostluğu vardır. İkinci Mısır seferini ise 1928’de Mehmet Akif’e olan özlemini gidermek için yapar. Bu gidişinde ise yaklaşık bir yıl kalır ve o günleri şöyle anlatır:
Reklam
"Akif sabahları güneş doğmadan kalkar, Kur'an tercümesine başlardı. Sabah namazını kılar, çayı hazırlar, beni uyandırırdı. Ona hasretini çektiğini söylediği makamlardan taksim yapardım. Gözlerinden damla damla akıttığı yaşı benden saklamak ister ve sonra bana tercüme ettiği Kur'an'dan parçalar okurdu. O zaman ben de coşar, elime neyimi alır ve duygularımı neye bırakırdım..."
Mehmet Akif’e hürmeti nedeniyle onun yanında asla içmezmiş. Hatta Akif geleceği zaman ortalığı toparlar, koku kalmasın diye pencereleri açarmış.
Bir gün Akif, Neyzen’i ziyarete gider. Neyzen o sırada bir "ufaklık" açmış, tam içmek üzereyken Akif kapıda belirir. Neyzen telaşla şişeyi masanın altına saklar ama Akif durumu çoktan sezmiştir. Akif ile aralarında şu konuşma geçer:
Akif, Neyzen’in bu sözünü "miktarı azaltacak" diye düşünerek sevinir ve "tamam, anlaştık" der.

Bir kızı var, film de bile oynadı
Bu kısmı pek bilinmez ama 1910'da Cemile Hanım adlı bir kadınla evlenir, kısa süren bu evlilikten Leman isimli bir kızı dünyaya gelir. İlk kitabı "Hiç"i 1919'da neşreden Neyzen, 1 Mayıs 1927'de Türkiye'nin ilk radyo istasyonu olan İstanbul Radyosu'nun açılışında Mesut Cemil ve Ferit Kam ile birlikte bulunarak ney üfler.
Yönetmen Mümtaz Ener'in ısrarları üzerine 1950'de "Onu Affettim" adlı bir filmde de rol alır. Kısa bir süre konservatuvarda da hocalık yapar. 6 Mayıs 1952'de Şehir Komedi Tiyatrosu'nda sevenleri karşısında jübilesini yapar ve bu burada Aşık Veysel ile tanışarak dost olurlar. Ona destek olmak için daha sonra 13 Mayıs 1952'de düzenlenen Aşık Veysel Jübilesinde bir kez daha ve son kez sahneye çıkar.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.