Filibe: Doğu'nun Gırnatası

Filibe: Doğu'nun Gırnatası.
Filibe: Doğu'nun Gırnatası.

Günümüzde Bulgaristan'ın ikinci büyük şehri Plovdiv'in hikayesi -ya da Osmanlıların bir zamanlar isimlendirdiği gibi Filibe-, aşırı seküler Türkler arasında bile acıklı bir kafa sallamaya (iç geçirmeye) sebebiyet vermekte.

(Abdulhakim Murad’ın kaleme aldığı bu yazı, ilk olarak “Q News” isimli dergide yayımlanmış, Muhammed Tahiri ve Tugay Taşçı tarafından İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.)

Türk gezgin Evliya Çelebi, 1650 yılında Balkan şehri Filibe'den geçerken, şehrin takdire şâyân Osmanlı noktalarının haritasını çıkarırcasına bu ‘heybetli şehri’ tasvir etmiştir. Çelebi elli üç cami, yetmiş Kur'an kursu, dokuz medrese, yedi ileri düzeyde kıraat okulu, sekiz hamam ve on bir sufi tekkesi sayar. Şehrin mahallelerine gelince: Bunlardan otuz üçünün Müslüman, beşinin Hıristiyan ve birinin de Yahudi mahallesi olduğuna dikkat çeker. Burada yer alan dokuz kervansaray, Müslüman yönetimiyle birlikte şehre giren bereketli ticarete hizmet etmiştir; Üstelik şehir, önceleri görece öneme sahip olan bir yapıya sahipken, artık Sultan’ın himayesi ve İslâmi ekonomi altında yeniden neşvünema bulmuş ve adeta İslâmî refâhın resmini sunmaya başlamıştır.

Filibe, tıpkı Edirne gibi Meriç nehrinin kıyısına kurulmuş bir şehirdir.
Filibe, tıpkı Edirne gibi Meriç nehrinin kıyısına kurulmuş bir şehirdir.

Bugün, mezkûr görkemli Müslüman geçmişi, ana hatlarıyla bile ortaya koymak oldukça zor gözüküyor. 1878'de Rusya tarafından saldırıya uğrayan ve Türkiye'den kopartıldıktan sonra yeni kurulan Bulgaristan devletine altın tepside sunulan şehrin Müslüman ve Yahudi nüfusunun çoğu, Osmanlı topraklarından geride kalan yerlere sığınmıştır. Korkunç katliamlar binlerce kişinin hayatına mal olurken, İstanbul'a gelen birçok mülteci, işkence ve yaralama izlerini veya ailelerinin katledilmesiyle ilgili üzücü hikayeleri de beraberlerinde taşımışlardır. Şehrin nüfusu 125.000'den 30.000'in altına düşmüştür.

  • Günümüzde Plovdiv'in hikayesi -ya da Osmanlıların bir zamanlar isimlendirdiği gibi Filibe-, aşırı seküler Türkler arasında bile acıklı bir kafa sallamaya (iç geçirmeye) sebebiyet vermekte.
Filibe'nin 1890 tarihli bir fotoğrafı.
Filibe'nin 1890 tarihli bir fotoğrafı.

Modern şehre yaklaşmak, bu sıkıntı verici ve loş imajı tasfiye etmek için pek işimize yaramıyor. Zira, Komünist dönem fabrikalarının onları yaratan ideolojiyle birlikte parçalanan boş kabukları, Leningrad Bulvarı ve Industriyalna yolunun çukurlu yüzeyleri kilometrelerce öteye uzanmış adeta... Erkekler gölgede çömelip sigara içmekte ve trafiğin akışını seyretmekte.

Bulgaristan'ın bazı bölgelerinde işsizlik -birçok genç erkeğin yurtdışında çalışmak için ayrıldığı yerlerde bile- yüzde 50’nin çok üzerlerinde.

Avrupa Birliği’ne bağlı bilim insanları, Komünistlerin ihmalinin bir mirası olarak kalan toprak ve su kirliliği ile başa çıkmak için mücadele ediyor. Mafya tarzı çeteler ve yeni şaibeli girişimciler eliti, şehrin kuzey bölgelerinde gösterişli villalar inşa ederken, adeta bir dokunulmazlığa sahip mafyavâri çetelerin işledikleri karşılıksız kalan suçlar oldukça yaygın. Yeni Novotel ve birkaç başka mekânda, hakim mimari doku yerini eski Stalin dönemi gri sıralı-apartman yapılarından Batı tarzı yapılara bırakırken; sarkacın diğer tarafında yer alan başka yerlerde acımasızca bir yoksulluğun norm halini aldığı göze çarpmakta.

Filibe, komünizm döneminde inşa edilen kısımlarıyla birlikte, genel görünüm.

Komünizmin ölü eli, çok az ülkeye Bulgaristan üzerine düştüğü kadar ağır düşmüştür. Todor Jivkov'un otuz beş yıllık hakimiyeti altında, çocukları okulda domuz eti yemeyi reddeden aileler, hapis cezalarıyla veya daha beter cezalarla karşı karşıya kalmışlardır. Tanrı'ya inanmak bir tür akıl hastalığı olarak kabul edilmiş; yalnızca Komünist Parti üyeleri profesyonel bir kariyer hayalleri kurabiliyorken, parti üyeliği salt ateistlerle sınırlandırılmıştır. Elbette Hıristiyanlar da muhtelif engellerle karşı karşıya kalmışlardır. Ancak, komünizmden daha derin bir İslamofobi, seküler boyunduruğu en ağır hissedenlerin, Müslüman azınlık olmasını sağlamıştır. Jivkov yıllarında, ülkenin geride kalan camilerinin çoğu ya kapatılmış ya da tamamen yıkılmıştır. Kamusal alanda Türkçe konuşmak otomatik olarak para cezası almaya neden olurken, erkek çocuklarının sünnet edilmesi suç sayılmış ve tüm Müslüman isimler, zorla Hıristiyan isimlerle değiştirilmiştir. Binlerce Müslüman direnişçi, kimliklerinin bu şekilde silinmesine karşı koymaya çalışırken öldü, bunlardan çoğu Jivkov'un zorunlu çalışma kamplarının korkunç koşullar altında yok olarak…

Şehir, tıpkı İstanbul gibi yedi tepe üzerine yayılmıştır.
Şehir, tıpkı İstanbul gibi yedi tepe üzerine yayılmıştır.

Nihayetinde, Bulgar rejimi, Gorbaçov'un perestroykasının ardından devrilen diğer Varşova Paktı dominolarından daha sağlam olmadığını kanıtlamıştır. Acı çeken inananların duaları, Jivkov 1989'da istifaya zorlandığı vakit dramatik bir şekilde cevaplanmıştır. Yine de Bulgar engizisyonunun açtığı yaralar henüz tam anlamıyla sarılmış değil.

Ortaya çıkan tahribatı araştırmanın -varsa- etkili bir yolu: Plovdiv’in Bunarcık Tepesi’nin zirvesinde oturmaktır. Şehir, İstanbul gibi, yedi tepe (Taksim, Nebet, Canbaz, Sahat, Cendem, Bunarcık ve Markovo) üzerine kurulmuştur. Osmanlı döneminde bunların birçoğu halka açık mesire alanları mesabesindeydi ve Bunarcık'ta bayram piknikleri bilhassa yaygındı. Zirveden -çınar ve kestane ağaçlarının üzerinden- Osmanlı köprüsünün, şehrin refahını canlandırmak için çok şey yaptığı büyük Meriç nehrinin ötesine uzanan şehrin panoramik manzarası görülmektedir. Şehir merkezinde 19. yüzyıldan kalma binalar öne çıkarken, her yerde Sovyet tarzı apartman blokları göze çarpar. Dolayısıyla şehrin eski Müslüman dokusunu ayırt etmek artık imkansızdır. Görünen o ki, eski minareler ormanından bir tanesi bile hayatta kalamamıştır.

Tarihî saat kulesinin eski bir fotoğrafı.
Tarihî saat kulesinin eski bir fotoğrafı.

Müslüman hayatın izlerini bulmak için nehre doğru yürümek gerekir. Burada, bir zamanlar Meriç'i çevreleyen gıcırdayan Türk usulü su değirmenlerinden veya Viktorya dönemi gezginlerinin hayranlık duyduğu, suların üzerine çıkmış pitoresk kepenkli evlerden hiçbir iz bulunmuyor. Sahip olduğu potansiyel tamamen yok sayılırcasına nehir boyu terk edilmiş durumda. Yine de Meriç'in yanında, otları aşırı büyümüş ve fare istilasına uğramış bir yoldan biraz yürüdükten sonra, bir mucizeyle karşılaşırsınız: Kurucusu Şihabeddin Paşa'nın türbesi ile birlikte bir şekilde ayakta kalmayı başarmış 1444 tarihli İmaret Camii.

İmaret Camii, Filibe'de bugün de ayakta olan Osmanlı eserlerindendir.
İmaret Camii, Filibe'de bugün de ayakta olan Osmanlı eserlerindendir.

Yapı, Osmanlı mimarisinin Bursa ekolü çizgisi içerisinde mücevherleri andıran bir örnektir. Bulgaristan'daki pek çok caminin aksine, tuğlaya yerleştirilmiş ince spiral bir desenle süslenmiş minaresini hala korumakta. Mezarlık artık sadece bir bahçe olsa da, 1985'te parçalanan mezar taşlarının kırık parçaları hala tek bir tarafa istiflenmiş halde görülebiliyor. Yapıya adını veren imarathâneden hiçbir iz yok (imaret, din farkı gözetmeksizin, fakirlerin Müslümanların hesabından bedava yemek yemek için gelebilecekleri halka açık bir aşevidir). Görünüşe göre burası eskiden cami ile nehir arasında yer almaktaydı. Aynı zamanda, Paşa'nın medresesi Kara Şahin de buraya yakındı.

  • Medresede temel ihtisas alanı hadis ilmi üzerindeydi: Okulun en ünlü yöneticilerinden biri -daha sonra Bağdat'ın baş kadısı olmadan önce Edirne'deki Darul Hadis'te ders veren- büyük Muhaddith Çelik Yahya Efendi'dir (ö. 1567).
İmaret Camii'nin eski bir fotoğrafı.
İmaret Camii'nin eski bir fotoğrafı.

İmarathânenin civârında mezkûr paşa tarafından yaptırılan hamam bulunmaktadır. Şehirde hayatta kalmış gibi görünen iki tanesinden biri, şimdi bir sanat galerisi ve kayıtsız kalitede kavramsal sanat enstalasyonları barındırıyor. Odaları, Türklerin hüzün dediği bir melankoni ve kaybetme duygusu dolduruyor. Sahneyi 130 yıl önceki haliyle resmetmek zor: Yumuşak bedenler, tellak, Balkan tütününün kokusu, âvere hanımlar için hamam piknikleri ve Sefarad-Yahudi ziyaretçiler… Artık geriye sadece toz ve soyulmuş boyalar kalmış; adeta beden kaybolmuş, yerini yankılar ve ölümlülük hissi almış… Müslüman Plovdiv burada, eski Mısır kadar uzak ve ırak hissettiriyor.

Sanat galerisine dönüştürülmüş bir Osmanlı hamamı.
Sanat galerisine dönüştürülmüş bir Osmanlı hamamı.

Öğle yemeği için, Da Lino’nun İtalyan restoranını ziyaret ederek hüzünden kaçmaya çalışılabilirsiniz. Ancak burada da başka bir trajedi karşılar Müslüman ziyaretçiyi. 6 Eylül Bulvarı'nda önemli bir noktada yer alan Da Lino's, yirmi beş yıl öncesine kadar şehrin çok sevilen Taşköprü Camii'ydi. Filibe Müftüsü Hasan Ali, 1983'te Komünistler tarafından nasıl ele geçirildiğine dikkat çekiyor: Mezarlık yerle yeksan olmuş, minare yıkılmıştı... Yapıdan, komünizmin çöküşüne kadar, özelleştirme aceleciliğinin olağan kaotik süreçlerinin ortasında, özel mülkiyete geçene kadar çok az yararlanılmış. Altı yıl önce Da Lino, Müslüman halkın acısına kapılarını açmış. Ve sanki eski yaraya tuz basmak istiyormuş gibi, restoran apaçık müstehcen fresklerle, belki de Boccaccio'dan sahnelerle dekore edilmiş. Çıplak kadınlar cami tavanında eşeklere binmiş; sarhoş priapik erkekler lokantalarda kusma noktasında görünüyor; vahşi, içki alemi isyanı sürüyor. Mihrabın üzerinde bir Roma tanrısı üç uçlu mızrağını sallıyor. Solda, Kur’an rahlesinin veya Kur’an rafının olacağı yerde, camdan bir Parma domuz budu ve bir şarap dolabı duruyor.

Günümüzde alkollü restoran olarak kullanılan Taşköprü Camii.
Günümüzde alkollü restoran olarak kullanılan Taşköprü Camii.

Plovdiv'deki Hıristiyanlar, Da Lino’dan rahatsız görünmüyor. Ancak provokasyonun aşırılığı uluslararası alanda gözden kaçmamış. Yakın geçmişte Bulgaristan'a yaptığı ziyarette, dönemin Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, hükümetinin restore edilmesi için kaynak ayırdığı Edirne'deki Sveti Georgi gibi Türkiye'deki tarihi Bulgar kiliselerini sayarken buraya atıfta bulunmuş gibi görünüyordu. Bulgaristan'ın bazı tanınmış tarihi camilerin Müslüman ibadetine geri dönmesini desteklemeyi düşünmesi halinde, bunun muhteşem bir karşılıklı jesti olacağını da ekledi. Yorumları Bulgar basını tarafından şüpheyle karşılanırken, hükümet ve belediyeler eski İslamofobik politikaları sürdürüyor gibi görünüyor. Belki de barajın kapaklarını açmaktan korkuyorlardır? Da Lino’nun cami olarak yeniden açılması durumunda, aynı zamanda lisanslı bir restoran olan komşu Şükür Camii ne olacak? Kadı Seyfullah Camii, Yeşiloğlu Camii, Anber Kadı Camii, Karagöz Paşa Medresesi’nin yerlerinde inşa edilen binalar ne olacak?

Şehirlerinin çoğunun, bir zamanlar esasen Müslüman olduğunun tam olarak farkında olan Bulgar hükümeti, belki de bir emsal oluşturmak konusunda isteksiz davranıyordur.
Filibe'nin karakteristik sokakları ve tarihî evleri.
Filibe'nin karakteristik sokakları ve tarihî evleri.

Kişi Da Lino’da faturasını öder, ve mekanı işleten son derece sevimli çifte teşekkür eder ve daha az iç karartıcı bir şey aramaya başlar. Aslen on yedinci yüzyılın sonunda Macaristan'dan gelen Müslüman mülteciler tarafından inşa edilen ve 1849'da sevgiyle restore edilen Semazenlerin tekkesi Mevlevihane'nin bulunduğu yere uğramamak en iyisidir. Mezarları ve kütüphanesi ile birlikte geride bir iz bırakmadan ortadan kaybolmuş sanki. On dokuzuncu yüzyılda, Filibe’de yer alan kırk Türk gazete ve dergisinin bir kısmının yayınlandığı cadde, daha az ıssız ve anonim bir manzara sunuyor. Oldukça farklı olan, aslında mükemmel bir şekilde korunmuş bir Osmanlı evleri topluluğu Hisar Kapı yakınlarındaki eski semttir. Eski Gırnata'daki Albaicin semtini güçlü bir şekilde anımsatan bu dar sokaklarda dolaşmak, Bulgar Hristiyanlarının padişahlar döneminde elde edebileceği rahatlığı ve refahı hatırlatacak olsa gerek.

Filibe'de Osmanlı döneminden kalma tarihî konaklar.
Filibe'de Osmanlı döneminden kalma tarihî konaklar.

Filibe Hıristiyanları, Dakka [Bangladeş] ve Cakarta'nın [Endonezya] uzak bölgelerindeki tüccar karakollarını da içeren bir ticaret ağını kontrol ediyordu. Papa'nın Ortodoks karşıtı Haçlı Seferi tehdidi Türk yönetimi tarafından ortadan kaldırıldığında, Osmanlı döneminden önce mevcut olan büyüklük ve güzellik bakımından üstün yeni kiliseler ve manastırlarla Ortodoksluk burada parlamış. Sanat tarihçisi Machiel Kiel'in yorumladığı gibi:

İspanya ve Sicilya gibi ortaçağ Avrupa'sının en parlak İslam medeniyetlerinden bazılarının, saldırgan bir Hıristiyanlık tarafından isteyerek yok edilen trajik kaderini hatırlarsak, Müslüman kontrolündeki Hıristiyan sanatının varlığı Güneydoğu Avrupa’da kavranılamaz olurdu.

Yine de Kiel, ulemanın hoşgörüsüyle mümkün kılınan, Osmanlı yönetimi altında Hıristiyan kültürünün gelişmesini kaydeder. “Osmanlı İmparatorluğunda, hükümdarların aşırı hırslarını durduran Müslüman ulema sınıfıydı. İspanya'da ise durum tam tersiydi” diye de sözünü tamamlar.

Hisar Kapı semtinde birkaç önemli Osmanlı kilisesi mevcut ama ne var ki mahallenin mücevheri ne kilise ne de cami değil; bir evdir. Bu ev, Müslüman bir aile olan Kurumcioğluları için 1848 yılında inşa edilmiş ve gerçekten muhteşem bir görünüme sahip: Asil ve aristokrat, ancak yerel Osmanlı mimarisi tarzı ile büyüleyici. Tipik olarak rehberler, bu mekânın Osmanlı doğasına rağmen, ona “Bulgar Barok Mimarisinin Güzel Bir Örneği” diyorlar. Şu anda, bölgedeki zengin Müslüman kültürlerin demografik üstünlüğüne rağmen, Hıristiyan olmayan toplulukların varlığını tamamen görmezden gelmeyi başaran Etnografya Müzesi'ne ev sahipliği yapıyor.

Filibe'nin en büyük Osmanlı konaklarından biri, bugün Etnografya Müzesi olarak kullanılmaktadır.
Filibe'nin en büyük Osmanlı konaklarından biri, bugün Etnografya Müzesi olarak kullanılmaktadır.

Talihsiz Kurumcioğlularının evi, sizlere küplere binmeniz için bir başka neden daha sağlıyor ve dışarı çıkıp şehir merkezine doğru inmekten kendinizi alamıyorsunuz. Burada biraz duraklayıp, Bulgarlar tarafından anlamsız bir şekilde tahrip edilen eski kapalı çarşı bedestan mevkiinde, şehrin iki helal kafesinden birinin sahibi olan Demir ile iki lafın belini kırmaya değer. Demir, bölgedeki Müslümanların mevcut durumu hakkında bir ansiklopedi mesabesinde olan muhteşem bir adam, gerçek bir iman ve şehir âşığı... Burada 60 bin Türk ve Filibe nüfusunun yaklaşık yüzde onunu oluşturan otuz bin Tsigan (Müslüman çingene/romen) var. Görünüşe göre ayrımcılık çok yaygın, ancak Demir, herkese, ramazanın sıkı korunan bir aile sırrı olduğu ve sadece özel evlerde duaların yapılabildiği Jivkov döneminde her şeyin ne kadar kötü olduğunu hatırlatmaktan hoşlanıyor.

Sokakları adımlarken, Bursa veya Safranbolu'yı hatırlamamak imkânsızdır.
Sokakları adımlarken, Bursa veya Safranbolu'yı hatırlamamak imkânsızdır.

Demir’in dükkanının birkaç adım ötesinde, Filibe’nin büyük harikası Hüdavendigar Camii görülüyor. Kimsesiz çevresine rağmen, kuşkusuz tüm erken Osmanlı yapılarının en önemlilerinden biri. On beşinci yüzyılın başlarında tamamlanmış, medrese, mezarlık ve abdest çeşmesinden (şadırvan) malesef çoktan mahrum kalmış. Dış duvarlar Bulgar sarhoşları tarafından pisuar olarak kullanılıyor ve genellikle caminin dış cephesine pek de bakılmıyor. Ancak içinde farklı bir hikaye var.

Filibe'nin simgesi Hüdâvendigar Camii ve çevresi.
Filibe'nin simgesi Hüdâvendigar Camii ve çevresi.

Camiye dik bir merdivenle yaklaşılıyor, bu tepelerden oluşan bu şehirde nadir olmayan bir şey. Zirveye ulaşıldığında, bazı mimarlarının burada çalışmış olabileceği Bursa Ulu Camii'nin içinde çınlayan muhteşem mermer şelaleyi hatırlatan kapalı bir çeşme görülüyor. Kanuni Sultan Süleyman’ın şehrin içinden geçerken, komutanları ile yaptığı görüşmelerde, sesi kulak misafiri olmayı imkansız kılacak çeşmenin yanında oturarak, gizliliği sağladığı söylenir. Caminin mihraba doğru uzanan üç büyük kubbesi ve dört büyük merkezi payandanın sağladığı apsisler var. Bursa camiinde olduğu gibi duvarlar hat bakımından zengindir.

 "Cuma Camii" olarak da bilinen Hüdâvendigar'ın içine ait eski bir fotoğraf.
"Cuma Camii" olarak da bilinen Hüdâvendigar'ın içine ait eski bir fotoğraf.

Bunların çoğu usta-hattat Ulu Arif Mehmed Efendi'ye aittir ve Sultan I. Abdülhamit'in 1785'teki restorasyonundan kalmadır. 1819'daki bir depremin ardından, yeni bir restorasyon inşaatçıların kubbelerin alt tarafına abartılı Barok süslemeler eklemesine izin vermiştir. Edirneli büyük Seyyid Nakşibendi Mustafa Çelebi'nin çoğunlukla sülüs üslubunda nakşettiği güzel hatlar orada-burada görülebilir. Kıble duvarında, “Ey Allah, Yılları ve Koşulları Değiştiren: Halimizi Koşulların En İyisine Değiştir!” diye meşhur dua vardır. Yakın bir inceleme, fırça darbelerinin aslında Celî-Dîvânîyazısıyla yazılmış minik Kur'an ayetlerinden oluştuğunu ortaya çıkarır. Mihrabın sağında, on dokuzuncu yüzyılın başlarında tamamlanmış ta’lîk hattıyla yazılmış bir başka muazzam eser, yerel hattat Ali Haydar'a aittir.

Günümüzde caminin iç kısmı.
Günümüzde caminin iç kısmı.

Bu camide, büyük vaizler bir zamanlar muazzam kalabalığa hitap etmişlerdi. Burada örneğin Hızır Bey’in Kaide Nuniyye'sinin önde gelen yorumcusu Molla Hayali ilahiyat öğretirdi. Burada sert kış havasında durumu kürk giymeyi el veremeyen öğrencilerin yararına büyük kömür mangalları getirildiğinde, büyük Hanefi fakihi Kadı Abdullah Efendi ders verirdi. Osmanlı ilahiyatçılarının en büyüğü olan İbn Kemal'in burada eski askeri kariyerinden pişmanlık duyduğu ve kendisini bir gün onu tüm Osmanlı dünyasının Şeyhü'l-İslam'ı yapacak bir karar olan ilime adamaya karar verdiği söylenir. Esir tacirlerini bile ağlatabilen vaiz Mehmet İzzeti, caminin doğudaki vaaz kürsüsünden ders verirdi. Aynı şekilde 1580'de İstanbul'da ölmeden önce bir medrese kuran, kör ama memnun, şehrin çok sevilen kadısı Kör Hasan da öyle yapmıştı. Filibe şairleri Revnak ve Cefâî payitahtta isim yapmadan önce camide ayetleri haykırmışlardı. Hadis alimi ve Sofyalı Bali Efendi'nin en büyük öğrencisi olan Sufi Nureddin Muslihuddin (ö.1573) buradan İstanbul'daki Zeyrek Camii'ne gitmiş ve burada Şeyhü'l-İslam Ebussuud tarafından büyük saygı görmüş.

  • Bir gece geç saatlerde, padişahı uyandırmakta ısrar ettiği Topkapı Sarayı'na gitmiş. Kanuni Sultan Süleyman usulüne uygun olarak ortaya çıkmış ve ona ne getirdiğini sormuş. Nureddin ona, Peygamberimizi rüyada gördüğünü ve sultanın cihadı terk ederse şefaatini ummamasını söylemiş. Sultan bu durum karşısında ağlamış ve ordusuyla bir Habsburg tehdidine karşı ordusuyla Macaristan'a sefere çıkmıştır. Ve orada emanetini şehit olarak teslim etmiştir.
Hüdâvendigar Camii'nin eski bir fotoğrafı.
Hüdâvendigar Camii'nin eski bir fotoğrafı.

Caminin son büyük imamı Filibeli Hacı Hafız Tevfik Efendi (ö. 1929), elli yıl boyunca burada namaz kılarken, binlerce kişinin elinde tövbe ettiği, hala Osmanlı şehri olan Mudurnu'ya göç etmiş; defnedildiği dağ, onun şerefine Şeyhul’imran Tepesi adını taşımaktadır. Siyasetçi, oyun yazarı ve ilahiyatçı Filibeli Ahmed Hilmi, çocukken burada ibadet etmiş. İslam hukukunun kavgacı savunucusu Ali Suavi, on dokuzuncu yüzyılın ortalarında burada öğrenci toplarmış.

Filibeli Ahmed Hilmi'nin ünlü kitabı.
Filibeli Ahmed Hilmi'nin ünlü kitabı.

Ne yazık ki Hüdavendigar'ın İslam'ın en büyük camilerinden biri olduğu günler çoktan geride kalmış. Bugün yapının büyüklüğüne rağmen burada sadece bin kişi cuma namazına katılıyor.

Mevcut iki imamdan biri, İstanbul'da makam eğitimi almış, yirmili yaşlarının başında Nurettin müthiş bir sese sahip. Bu kutsal yere hayat getirmek için çok çalışıyor, ancak tavanda büyük çatlakların yayıldığı bir binada herkesin namaz kılmaktan mutlu olmadığına dikkat çekiyor. Bunlardan bazıları birkaç santim genişliğinde ve yerel mühendisler, konuyla alakalı başlarını kaşıyorlar. Komünist engizisyonu sona ermesine rağmen, bu muhteşem yapının geleceği malesef belirsiz.

Osmanlı döneminde şehrin tarihî dokusu. Machiel Kiel'in çizimiyle.
Osmanlı döneminde şehrin tarihî dokusu. Machiel Kiel'in çizimiyle.

Nurettin, Filibe'nin yerlisi ve şehriyle büyük bir gurur duyuyor. Son yıllarda ilişkilere zarar veren tüm zorluklara rağmen Müslüman azınlığın, Hristiyan komşuları ile saygı ve barış içinde yaşama arzusunu hatırlatıyor. 2002 yılında şehirde tekrar medrese açılması için izin verilmesinden çok memnun. Ustina banliyösünde meskun medresenin şu anda kırk öğrencisi var, bunlardan bazıları da Müslüman Bulgaristan'da ünlü bir ezgi grubu kurmuşlar. Onun da işaret ettiği gibi, ülke yavaş yavaş komünist kabustan uyanıyor. Türk akademisyenlerden oluşan bir İslam üniversitesi Sofya'da açılmış. Başta Sofya'da bulunan Profesör Tsvetan Teofanov olmak üzere ihtida eden bilim adamları, geleneksel ulema ile yeni nesil arasında köprü aracılığı görüyor.

  • Bulgar diline karşı o eski şüphe, şimdi genç Müslümanların Bulgarca konuşabildiği ve konuşması gerektiği fikrinin kabul edilmesine doğru evriliyor ve her geçen gün daha fazla tercüme yapılıyor.

Bunlardan en etkili olanı Şeyh Osman Nuri Topbaş'ın İngilizce ve diğer birçok dilde olduğu gibi Bulgarcada da çok olumlu etkiler bırakan bir eseri olan “Muhammed Mustafa” kitabıdır.

 Osman Nuri Topbaş'ın Bulgarcaya çevrilen eserleri, günümüzde Müslüman halk üzerinde büyük etki meydana getirmiştir.
Osman Nuri Topbaş'ın Bulgarcaya çevrilen eserleri, günümüzde Müslüman halk üzerinde büyük etki meydana getirmiştir.

Müslüman topluluğun bir başka varlığı daha var, bu da bir tehlike arz ediyor. Bulgaristan bir demografik kriz yaşıyor. Negatif doğum oranı nedeniyle, ulusal nüfus her nesilde yarı yarıya azalıyor. Müslüman topluluğun yoksulluğu ve kadınları işe gönderme konusundaki isteksizliği nedeniyle, nüfusun yalnızca yüzde 12'si Müslüman olmasına rağmen, bebeklerin yüzde 60’ından fazlası Müslüman ailelerde doğuyor. Hem Müslüman hem de gayrimüslim topluluklar, artık Bulgaristan Avrupa Birliği'nin bir parçası olduğu için, bu gerçekliğin somut anayasal garantilerle ve karşılıklı saygıya dayalı bir ilişki ile yerine getirilmesi gerektiğini kabul ediyorlar.

  • Ne yazık ki, Bulgar toplumundaki pek çok kişi, nüfusunun çoğu Müslüman olduğu zaman yaratılan bir Hristiyan ülkenin, kimliğiyle ilgili güvensizlikleri yansıtan, artan Müslüman varlığından korkuyor.

Aşırı sağcı bir parti giderek daha popüler hale geliyor. Geçen yıl bir Müslüman mezarlığı tahrip edildi; bu olay, insan hakları aktivistlerine göre buzdağının sadece görünen kısmı. Bulgar Kilisesi, zeminde zayıf olmasına rağmen, hâlâ güçlü Müslüman karşıtı duyguları barındırıyor ve kiliselerin kilitli olduğu ve hiç kullanılmadığı yerlerde bile, Müslüman köylerinde kiliselerin inşasına sponsor oluyor. Hatta ülkenin Müslümanların çoğunlukta olduğu ana kent olan Haskovo'ya bakan bir tepede yer alan dünyanın en büyük Meryem Ana heykelinin yapımına bile sponsor olmuş. Yıkılan camilerin bulunduğu yerler genellikle büyük haçlarla işaretlenmiş ve bu durum, Hersek'teki eski Müslüman yerleşim yerlerinde Hırvat radikaller tarafından inşa edilen "kan tapınakları"nı hatırlatıyor.

Meryem Ana heykeli, Haskovo.
Meryem Ana heykeli, Haskovo.

Bazı Müslüman gözlemcilerin iddiasına göre: Kilise mensupları, eski komünistler ve milliyetçilerden oluşan Sırp tarzı bir ittifak imkansız değil. Bulgaristan'ın barışçıl Müslüman azınlığı, manastırlar ve kiliseler altı yüzyıllık Osmanlı yönetiminde hayatta kalırken ve Hıristiyanlar genellikle padişahların hükmü altında zengin bir elit olarak yaşarken, bir Bulgar ulus devletinin tasarlanmasının ardından Filibe gibi şehirlerde hayatın, Müslümanlara daha az nazik davrandığına dikkat çekiyor.

Filibe, gece.
Filibe, gece.

Geleneksel Bulgar Hıristiyan milliyetçiliğinin ya da daha hoşgörülü bir ideolojinin günü kazanıp kazanmadığı ve Plodiv’in kaderi; ya Avrupa İslam’ının gelişen bir merkezi olarak öne çıkmasına ya da İslamofobik şiddet ve engizisyonun bir başka tezahürü olup olmayacağına bağlıdır.