Türk beldelerine seyahat

Türk beldelerine seyahat
Türk beldelerine seyahat

İbn Fadlan, İhtida eden İdil Bulgar Hanı İlteber Almış b. Şilki’nin, zamanın Abbasi Halifesi el-Muktedir’den rica ettiği para yardımını takdim etmesi ve halkına İslâm’ı öğretmesi için talep ettiği âlimlerin başında bulunması için Halife el- Muktedir tarafından Bulgar’a doğru bir yolculuğa çıkmakla görevlendirildi. Bu zorlu ve uzun yolculuk, İbn Fadlan’a, o vakitlerde hakkında fazla bilgi sahibi olunmayan bölgeye, bugünkü Volga Nehri civarlarında bulunan Türk beldelerine gitme ve onların hayatını birinci elden tecrübe etme şansı verdi.

İbn Fadlan, İhtida eden İdil Bulgar Hanı İlteber Almış b. Şilki’nin, zamanın Abbasi Halifesi el-Muktedir’den rica ettiği para yardımını takdim etmesi ve halkına İslâm’ı öğretmesi için talep ettiği âlimlerin başında bulunması için Halife el- Muktedir tarafından Bulgar’a doğru bir yolculuğa çıkmakla görevlendirildi. Bu zorlu ve uzun yolculuk, İbn Fadlan’a, o vakitlerde hakkında fazla bilgi sahibi olunmayan bölgeye, bugünkü Volga Nehri civarlarında bulunan Türk beldelerine gitme ve onların hayatını birinci elden tecrübe etme şansı verdi. Oğuzlar, Bulgarlar, Hazarlar hakkında bilgiler edindiği gibi, o zamanlar Rusya’ya inmiş olan Vikinglerle dahi karşılaşan İbn Fadlan bu beldelerde gördüğü ve duyduğu olayları er-Rihle adlı eserinde kaydetti.

İbn Fadlan’ın seyahati:

Kervan Bağdat'tan çıktıktan sonra ilk uzun soluklu duraklamasını Buhara'da gerçekleştirdi.
Kervan Bağdat'tan çıktıktan sonra ilk uzun soluklu duraklamasını Buhara'da gerçekleştirdi.

21 Haziran 921’de (11 Sefer 309) İbn Fadlan’ın içinde bulunduğu kervan Horasan kervan yolunu kullanarak ilk durakları olan Save’ye gitmek için “selam şehri” olarak anılan Bağdat’tan yola çıktı. Bu uzun yolculuk için kısa bir süre sayılacak vaktin ardından, bir süre nefes almak ve dinlenmek adına Buhara’da durduklarında arkalarında Rey, Dâmeğan, Nisabur, Serahs, Merv, Amul, Firebr gibi şehirleri bırakmışlardı. Bu kentlerde en fazla bir veya iki gün konaklayarak Buhara’ya vardıklarında, kervandaki önemli şahsiyetler vakit kaybetmeden Samani Hükümdarının karşısına çıktı.

İbn Fadlan da bu ekibin bir parçasıydı. Halifenin emirlerini duyurmakla görevlendirildiği için, Henüz en 14-15 yaşlarında bir çocuk olan Hükümdar Nasr b. Ahmed’in karşısında Emîrü’l Mü’minînden gelen mektubu okudu. Nasr b. Ahmed’in Halifenin emirlerine riayet etmesi üzerine, kervan eşrafı dinlenmek için huzurdan ayrıldı. Aynı birkaç gün sonra Harezm’e gitmek üzere Buhara’dan ayrılacakları gibi…

Ceyhun nehri bölge için önemli bir ulaşım kaynağıydı.
Ceyhun nehri bölge için önemli bir ulaşım kaynağıydı.

Buhara’dan ayrıldıktan sonra Ceyhun Nehri'ne geri dönen kafile, Harezm’e gitmek üzere kiraladıkları gemiye bindi. Havanın soğukluğu, gemiden inen ve Harezm’e yürüme yoluyla varmaya çalışan kervanın ilerlemesini yavaşlatıyordu. Günün her vakti seyahat edemiyor, ancak bir kısmında yol alabiliyorlardı. Buhara’dan 200 fersahlık (241 km) yolu aşarak Harezm’in başşehri Kat’a varan ekip yapılması gerektiği gibi, hükümdarın karşısına çıkmayı bekledi.

Üç gün sonra Hükümdar Harezmşah Muhammed b. Irak kafileyi kabul etti. Fakat onların Türk beldelerine gitmelerine istemiyordu. Zira yollar çok çetindi, ayrıca varmak istedikleri kabileyle aralarında “binlerce kâfir kabile” vardı. “ Kanlarınızı heder etmenize müsaade etmek, bana haramdır.” diyordu Hükümdar. İbn Fadlan ve diğerlerinin, günlerce süren Harezm Şahını ikna etme uğraşı sonunda başarıya ulaşınca kafile, o zamanlar bir ticaret merkezi olan Cürcaniye’ye doğru yola çıktı.

Aslında ne İbn Fadlan’ın ne diğer kafile üyelerinin Cürcaniye’de uzun süre kalma gibi bir niyetleri yoktu fakat kötü hava koşulları onları buna mecbur bıraktı.

  • Hava o kadar kötüydü ki, İbn Fadlan, hamamdan konakladığı evine dönerken geçen kısa sürede buz tutan sakalına hayret ediyordu.
Dağlık bölgeye alışık olan Türk develeri, Moğollar tarafından savaşlarda da kullanılmıştı.
Dağlık bölgeye alışık olan Türk develeri, Moğollar tarafından savaşlarda da kullanılmıştı.

İklimi daha sıcak olan Bağdat’tan gelen İbn Fadlan için dayanılmaz olan bu soğuk, bölge halkının alıştığı bir durumdu. Öyle ki halk arasında, bir parça yemek istemek için kapılarını çalan dilenci ve gariplerin, izin almaksızın evin içine girip tutuşan ocakta ısınması garip karşılanmazdı.

Nihayet, 16 Şubat 922’de (15 Şevval 309) havalar Ceyhun Nehri'nin üzerindeki buz tabakasını eritecek kadar ısındığında, İbn Fadlan ve kafilesi, Cürcaniye’den çıkmak için hazırlanmaya başladı. Yolculuğun bilinmez diyarlara doğru olan bu kısmı için çokça tedarik yapmak gerekiyordu.

Şükür ki İbn Fadlan’ın kafilesinde bölgeyi iyi tanıyan ve Türk kabileleri ile ticaret yapan bir tüccar bulunmaktaydı. Bu şahsın tecrübelerinden faydalanarak yanlarına, onlara üç ay yetecek kadar ekmek, kurutulmuş et aldıktan ve kat kat elbiseler giyinip, geçecekleri yollara alışkın Türk develeri tedarik ettikten sonra 4 Mart 1922’de (2 Zilkade 309) yollara düştüler.

İbn Fadlan Bağdat'tan başladığı seyahatinde yaklaşık 4300 km yol katetmiştir.
İbn Fadlan Bağdat'tan başladığı seyahatinde yaklaşık 4300 km yol katetmiştir.

Harezm’in soğuğunun, yanında yaz gibi kalacağı bir soğukla mücadele ede ede; öğle yahut ikindiye kadar yol alıp günün geri kalanında ateş yakıp dinlene dinlene Oğuzlar denilen Türk kabilesinin meskûn olduğu bölgeye vardılar.

  • Göçebe olan bu halk İbn Fadlan’ı özellikle temizlik konusunda şaşırtmıştı. Oğuzların suyla ilişkileri yok mesabesindeydi. Pislendikten sonra yıkanmıyor, kıyafetlerini yıkamıyorlardı. Üstelik yıkanan kişilerin, yani suya değen insanların onlara büyü yapmak istediğini düşünüyorlardı.

Zira aynı Moğollarda olduğu gibi Oğuzlarda da su tabu idi, suda yıkanmanın kötü ruhları uyandıracağını düşünürlerdi. Bu sebepten dolayı dışarıdan gelen tüccarlar ancak geceleri, gizli gizli yıkanabilirdi. İbn Fadlan’ı şaşırtan bir diğer unsur ise kadınların kendilerini erkeklerden gizlememesi ve bedenlerini örtmemeleriydi.

İbn Fadlan Bağdat'tan bugünkü Kazan şehri civarlarında bulunan Bulgar şehrine gidene kadar birçok şehri ziyaret etmiştir.
İbn Fadlan Bağdat'tan bugünkü Kazan şehri civarlarında bulunan Bulgar şehrine gidene kadar birçok şehri ziyaret etmiştir.

Evlenme adetlerine göre, evlenmek isteyen erkek, kızı hamisinden mihr karşılığında istemek zorundaydı. Eğer hami teklifi kabul ederse, evlenme arzusunda olan erkek bazen at, bazen deve ya da isteğe göre başka bir şey olan mihri getirdikten sonra kızı alabilirdi.

Bunların yanında Oğuzlar oldukça cömertti. Birileri onlara hediyeler ile geldiği zaman ellerinden geldikçe karşılığını vermeye çalışır, onu iyi ağırlarlardı. Birisi onlardan bir şey istediğinde, kesinlikle rica ettikleri şeyi verir fakat karşılığını da isterlerdi. Türkler, tanımadığı bir kervan üyesine kendi atını sunmaktan hiç tereddüt etmezdi ancak kervan geri döndüğünde atının teslim edilmesini ve bununla birlikte bir miktar hediye ile ödüllendirilmeyi beklerlerdi. Eğer bekledikleri olmaz ise kervanı basar, zorla hem kendi mallarını hem de hediyelerini kervandan alırlardı.

Oğuzlar cenazede mevtanın ardından öldürdüğü kişileri sembolize eden, balbal adı verilen heykeller dikerdi.
Oğuzlar cenazede mevtanın ardından öldürdüğü kişileri sembolize eden, balbal adı verilen heykeller dikerdi.

İçlerinden biri hastalanırsa, ev halkı ona dokunmaz hemen evden uzakta bir çadır kurarlardı. Eğer cariyesi veya kölesi varsa hasta kişiyle onlar ilgilenir, yoksa hasta iyileşmesi için tek başına bırakılırdı.

Hastanın köle veya fakir olması durumunda onu kıra atıp, orada terk ederlerdi.

Eğer hastalığı sebebiyle içlerinden önemli bir ölürse, ölüye güzel kıyafetlerini giydirir, tüm mallarını getirip oda gibi bir mezara koyarlardı. Sonra hayvanlarının yanına varıp, onları keser, etlerini yedikten sonra deri ve kemiklerini bu odanın kubbesine asarlardı. Oğuzların inanışına göre öteki dünya bu dünyaya benziyordu, haliyle ölen kişi hayvanlarına ve mallarına orada ihtiyaç duyacaktı.

  • Eğer ölen kişi birçok düşman öldürmüş yiğit birisiyse, mezarın çevresine öldürdüğü adam adedince tahta heykeller dikilirdi; bu heykellerin öbür dünyada onun muhafızı olacağına inanılırdı.
Peçenek ve Slavların ittifak yaparak Bulgar'a girişini tasvir eden, Konstantin Manasse'nin yazıtlarında bulunan bir resim.
Peçenek ve Slavların ittifak yaparak Bulgar'a girişini tasvir eden, Konstantin Manasse'nin yazıtlarında bulunan bir resim.

İbn Fadlan ve kafile Oğuzların kaldığı bu bölgeden ayrıldıktan sonra Oğuz sübaşısı (ordu kumandanı) olan Ertuğrul Alptoğan’ın yanına geçti. İbn Fadlan Nêzir el-Harami’nin bu kumandana yazmış olduğu tebliğ mektubunu okudu ve hediye olarak gönderdiği 50 dinarı takdim etti. Kumandan İslâm’a girip girmeyeceğinin kararını verememiş, kafileyi uğurlarken cevabını sultana yazacağını ifade etmişti.

Kafile sübaşının yanından ayrıldıktan sonra nehirleri aşarak Oğuzların aksine fakir bir halk olan Peçeneklerin yanına vardı. Çok esmer ve sakallarını tıraş eden bu halkın çok fazla hayvanı yoktu, üstelik bulundukları bölge pek otlak olmadığı için var olan hayvanları da oldukça zayıftı. Kafile kısa sürede Peçeneklerin yanından ayrıldı. Uzun ve çok zorlu bir yolculuktan sonra; Yayık (Ural) Nehri'nde boğulmayı atlatıp, çok tehlikeli bir kabile olan Başgırd Türkleri arasından belaya bulaşmadan kurtulduktan sonra Bulgar hükümdarının bulunduğu bölgeye girdiler.

Bulgar hükümdarının oğulları ve kardeşleri, şehre bir gecelik uzaklıkta onları karşılamak için bekliyordu. Kafileyle hükümdarın yakınları buluşunca, Bulgarlar İbn Fadlan ve ekibine adet olduğu üzere ekmek ve et sundular. Onlarla beraber yol almaya başlayan kafileyi, çadırından iki fersah (9 km ) uzakta Hükümdarın bizzat kendisi karşıladı ve secde etti. Secde Bulgarlar arasında bir karşılama adetiydi.

Kendileri için kurulan kubbeli çadırlara geçen kafile, birkaç gün Hükümdar İlteber’in mektubun okunması için halkını toplamasını bekledi. 5 gün sonra tüm halk toplandığında Halife el-Muktedir’in bayrakları meydana asıldı ve İbn Fadlan İlteber’e meşru hükümdarlık alameti olan siyah hilat ve sarığı giydirdikten sonra gönderilen mektubu okumaya başladı. Halifenin mektubu okunurken Hükümdar İlteber ve Bulgarlar dizleri üzerine çökmüşler, Halifenin sözlerini çeviren tercümanı dinliyorlardı. İbn Fadlan Vezir Hâmid b. el-Abbas’ın mektubuna geçtiğinde herkes ayağa kalktı, bu mektubun ardından Nêzir el-Harami’nin mektubu okundu ve ziyafet faslına geçildi.

Adet olunduğu üzere önce Hükümdara bir sofra kuruldu. Üstünde çokça et bulunan sinideki yemekten bir parça et kesen Hükümdar İllteber önce kendisi birkaç lokma yedi. Daha sonra etten bir parça kesip elçisine yedirdi.

Hükümdar kime bir lokma ikram etse onun önüne bir sofra kuruluyordu.

Böylece herkesin önüne sofra kurulana dek hükümdar etinden parçalar kopararak yanındakilere dağıttı. İlteber mutluluğunu hazırlattığı bal şerbeti ile gösterdi, bal şerbetini içerken üç kere “Bu efendim Emîrü’l Mü’minînden memnuniyetimin göstergesidir” dedi. Ziyafet bitince kafile huzurdan ayrıldı.

10. yüzyılda İdil Bulgar savaşçılarının kıyafet ve teçhizatlarını gösteren bir resim.
10. yüzyılda İdil Bulgar savaşçılarının kıyafet ve teçhizatlarını gösteren bir resim.

İbn Fadlan görevlendirildiği üzere halkı dini hükümler hakkında uyarıyor, halk ve Hükümdar da onun buyruklarına saygı gösteriyordu. İbn Fadlan İlteber’i adına hutbe okutma konusunda uyarmış, hutbede hükümdar ifadesini değil “Allah’ın kulu İlteber” ifadesini kullanmasını söylemişti. Hükümdar bu uyarıları dikkate aldı ve hutbeleri değiştirdi. Hatta kafir babasının ismini kullanmak istemedi ve hem babasının hem de kendisinin ismini değiştirdi. Halifenin adı olan “Ca’fer” ismini aldı ve hutbeleri “Ca’fer b. Abdullah” adı ile okutmaya başladı.

Hükümdar İlteber ile İbn Fadlan’ın arasındaki ilişki bir müddet sonra, İlteber’in Halifeden talep ettiği 4.000 dinarın takdim edilmemesi dolayısıyla açılmaya başladı. Hükümdar, paranın daha sonra sunulacağını düşünüp İbn Fadlan’a biraz süre tanımış olmasına rağmen, talep ettiği para eline ulaşmayınca İbn Fadlan’ı huzuruna çağırdı. Korkuyla İlteber’in çağrısına riayet eden İbn Fadlan, onun tarafından sorguya çekildiğinde, talep edilen paranın toplanmasının geciktiğini, daha sonra yollanacağını ifade etti fakat bu Hükümdarı memnun etmedi. Bu gerginlikten dolayı İbn Fadlan’ın öğütlediği dini hükümler İlteber tarafından dikkate alınmamaya başlandı. Zira Hükümdar artık İbn Fadlan’ı sözüne güvenilir biri olarak görmüyordu.

Bir gün İlteber İbn Fadlan’ı huzuruna çağırdı ve bir takım dini hükümler hakkında soru sorduktan sonra İbn Fadlan’a şu soruyu yöneltti:

Bir adam kuşatılmış, köle yapılmak istenen zayıf bir kavme yardım etmek için bir gruba para verse, onlar da hıyanet etseler. Onlar hakkında ne denir?

İbn Fadlan bu soruya “Bu ittifakla caiz değildir. Bunlar kötü insanlardır.” cevabını verdi. Bu dürüstlük İlteber’i memnun etti ve İbn Fadlan’ı Ebû Bekr el-Sıddık olarak çağırmaya başladı. Bu olaydan sonra İbn Fadlan’ın öğütlerini dinlemeye başladı.

İbn Fadlan Bulgarların ülkesinde daha önce hiç görmediği şeyleri tecrübe etti. Oraya vardıkları ilk akşam, güneşin batmaya başladığı vakitlerde gökyüzünde garip renkler oluşmaya başladı. Kafiledeki Arapların hepsi gökyüzündeki bu olağanüstü durum karşısında dehşete düşmüştü. Gökyüzünde insan suretinde varlıkların olduğunu vehmettiler. Korku ile dua etmeye başlayınca Bulgarlar onlara bunun, cinlerin Müslümanları ile kâfirleri arasında yüzyıllardır süren bir savaş olduğunu söyledi. Aslında gördükleri şey kuzey ışıklarından başka bir şey değildi.

Kuzey ışıklarının gökyüzünde oluşturduğu değişik şekiller İbn Fadlan ve arkadaşları üzerinde, gökyüzünde insana benzer şeylerin olduğu intibasını bıraktı.
Kuzey ışıklarının gökyüzünde oluşturduğu değişik şekiller İbn Fadlan ve arkadaşları üzerinde, gökyüzünde insana benzer şeylerin olduğu intibasını bıraktı.

İbn Fadlan bu ülkede gecelerin bu kadar kısalmasına da çok şaşırmıştı, üstelik Bulgarlardan yılın belli zamanlarında gündüzlerin de fazlasıyla kısaldığını duyunca daha da hayret etmişti. Bu bölgede birçok canlı gören Arap seyyah en çok kocaman yılanlara şaşırmıştı, bölge halkı bu yılanlara dokunmuyor, onları öldürmüyordu. Her yeri fındık ağaçlarıyla kaplı olan bu ülkede Arapların daha önce görmediği birçok meyve vardı.

Bulgarların en çok yediği yiyecekler karaca darı ve etti. Bununla birlikte ülkelerinde buğday ve arpa da yetişmekteydi. Buğday eken bir Bulgar Hükümdara öşür ödemezdi. Bu ülkede zeytinyağı, tereyağı, susamyağı gibi yağlar bulunmadığı için yemeklerde sadece balıkyağı kullanırlardı ve bu yemeklerin kötü kokmasına sebep olurdu. İbn Fadlan bölgede sağlıklı bir insanla hiç karşılaşmamıştı. Hiç kimsenin kırmızı bir teni yoktu, herkesin benzi oldukça soluktu ve çocuklar dahil tüm halk karın ağrısı çekmekteydi.

Bulgarlar şehirleşmiş olsalar da göçebe Türkler gibi çadırlarda yaşıyordu.
Bulgarlar şehirleşmiş olsalar da göçebe Türkler gibi çadırlarda yaşıyordu.

Hükümdar hariç herkes kubbeli çadırda otururdu. İçine bin kişiye alabilecek kadar geniş olan Hükümdarın çadırı ise Ermeni halılarıyla donatılmıştı. Adetlerine göre bir adamın erkek bir çocuğu olursa onu dedesi yetiştirirdi. Ayrıca miras ölen kişinin çocuklarına değil, kardeşlerine kalırdı. İbn Fadlan bunu öğrendikten sonra mirasın bu şekilde paylaşılmasının caiz olmadığını hükümdara söylemiş ve nasıl taksim edilmesi gerektiğini izah etmişti. Bulgarlar, aralarından biri kasten bir adam öldürürse kısas uygulardı.

  • Sehven birini öldüren kimsenin ise, aynı hırsız ve zâniye yaptıkları gibi, bir ağaca bağlayarak ölmesini beklerlerdi.

Bir gün İbn Fadlan onların arasında sayıları 5.000’e varan Müslüman bir kabileye denk geldi. Kendilerine Berencer denen bu kabile toptan Müslüman olmuş, hatta ibadet etmek için kendilerine tahtadan bir cami bile yapmışlardı. Aralarından kimsenin Kur’an okumayı bilmediğini anlayan İbn Fadlan Abdullah adını verdiği bir gence Fatiha ve İhlas surelerini öğretti, bu genç sanki Bulgar Hükümdarı olmuş kadar sevinmişti.

İbn Fadlan bu memleketi gezdikçe Hükümdar İlteber’in çok zengin olduğunun farkına varmıştı. Hazarlara karşı, Halifeden talep ettiği parayı almadan da, büyük surlar inşa edebilirdi. Bu konuyu bir gün hükümdar İlteber’e açtı, ülkesi bu kadar geniş, vergiler bu kadar bol iken neden kale yapmak için önemsiz bir parayı halifeden talep ettiğini sordu. İlteber bu soruya şu şekilde cevap verdi:

  • “İslâm sultanlarının devletlerinin parlak, mallarının helalinden elde edildiğini gördüm. İşte bu sebepten para istedim. Eğer kendi mallarımla gümüşten veya altından bir kale yapmak istesem, yaparım. Halifenin parasından uğur gelmesini beklediğim için bu parayı istedim.”
Rusya'daki Vikingler, yaptıkları seferlerle Bizans'a kadar İlerlemişti.
Rusya'daki Vikingler, yaptıkları seferlerle Bizans'a kadar İlerlemişti.

İbn Fadlan ticaret yapmak için İtil Nehri kıyısındaki panayıra indiğinde Ruslar olarak tanımladığı Vikingler (Navmanlar) ile karşılaştı. Bu insanlar Arap seyyahın hayatında gördüğü en boylu poslu insanlardı. Gömlek ya da kaftan giymeyen, sırık gibi uzun, sarışın veya kıpkızıl olan bu adamlar her yanlarında kılıç ve baltalar taşırdı. Her birinin vücutları baştan sona ağaç yeşili dövme ve resimlerle kaplıydı. Kadınlarının boynunda ise gümüş veya altından birçok ziynet bulunmaktaydı. Onlardan biri 10,000 dirhem paraya sahip olursa karısına bir halka gerdanlık yaptırırdı.

Onlara göre en makbul süs, gemilerinin üzerlerine astıkları mavi boncuklarıydı (nazar boncuğu). Bu boncuğa o kadar önem verirlerdi ki sadece bir boncuğu 10.000 dirheme satın alabilirlerdi. Ruslar (Vikingler) İbn Fadlan’a göre, “Allah’ın en pis mahluklarıydı”, hacet giderdikten sonra yıkanmaz, yemek yedikten sonra ellerini yıkamazlardı. Su ile temizlenecekleri zaman ise bu suyun temiz olup olmadığını hiç umursamazlardı.

Vikingler Avrupa'ya yaptıkları seferler gibi, Rusya kıyılarına da seferler düzenlemiş ve Rusya'yı ele geçirmişti.
Vikingler Avrupa'ya yaptıkları seferler gibi, Rusya kıyılarına da seferler düzenlemiş ve Rusya'yı ele geçirmişti.

Onlardan biri gemisiyle bu iskeleye ulaştığında etrafında küçük suretler olan tahtadan yapılmış bir kazığın önünde secde ederek ona ticaretini karlı hale getirmesi için mallar sunardı. Eğer mallarını satması uzun bir zaman alırsa bu puta ikinci ve üçüncü ziyaretini gerçekleştirirdi. Eğer satışından iyi bir kar yaparsa bunu puttan bilir ve ona şükranını belirtmek için hayvanlar kurban ederdi.

Ruslar (Vikingler) içkiye çok düşkündü. Onların çoğu günün her vakti içerdi, öyle ki bazıları ellerinde kadehler varken ölürdü. Birisi hastalanırsa, aynı Oğuzların yaptığı gibi, onu bir çadıra yatırırlardı. Ona bakacak kimsesi yok ise kendi haline bırakırlardı. Adam iyileşirse yanlarına gelirdi, iyileşmez ise onu çadırdan çıkararak cenazesini gerçekleştirirlerdi.

İbn Fadlan’ın kulağına Rusların (Vikingler) en hafifi ölüyü yakmaktan oluşan değişik cenaze törenleri yaptığı bilgisi gelmişti. Bu cenazelerden birine katılmayı çok arzulayan Arap seyyah, nihayet bir gün onlardan büyük bir adamın öldüğünü duydu. Cenazeye katılmak için, merasimin yapılacağı alana gitti.

Nehrin kenarında dört sütun üzerine konulan bir geminin etrafına doluşan insanlar İbn Fadlan’ın anlamadığı dilde bir şeyler mırıldanıyordu. Önce geminin ortasına bir sedir getirdiler, daha sonra bu sediri Rum diyarlarından getirilen libaslar ve yastıklarla donattılar. Ölüm meleği dedikleri bir kadın gemiyi hazırlamakla uğraşırken, arkadaşları ölüyü vefat ettiğinde üzerinde olan kıyafetleriyle mezarından çıkardı. Cesedi simsiyah olmuştu.

Vikingler ölen kişiyi kendi gemisine koyup, yaktıktan sonra, denize salardı.
Vikingler ölen kişiyi kendi gemisine koyup, yaktıktan sonra, denize salardı.

Ölüye gömlek, kaftan giydirip başında kürklü bir kalpak geçirdiler ve minderlerin üzerine yavaşça uzattılar. Ruslar da Oğuzlar gibi ölen kişinin diğer dünyada bazı ihtiyaçları olacağını düşündüğünden, gemiye yiyecekler getirildi. Şarap, ekmek, soğan, et; gemi limandan taşınan mallarla dolduruldu. Sadece bunlar değil, iki at ve inek getirildi, kılıçlarla parçalanarak gemiye konuldu.

Vikingler Oğuzlardan farklı olarak ölüyü yanında cariyesi varken öbür dünyaya uğurlardı. Bu işlem için ölen kişinin cariyelerinden birinin gönüllü olması beklenir, birisi gönüllü olmazsa içlerinden biri kurayla seçilirdi. Seçilen cariyeye merasimin yapılacağı güne dek hizmet edilir, yemekler ve içkiler sunulurdu.

  • Gemi mallar ile doldurulduktan sonra, ölen adamın cariyesi arkadaşları tarafından gemiye taşındı. Cariye içtiği alkol yüzünden sarhoş olmuş durumdayken, çevredeki Vikingler kılıç ve baltalarıyla kalkanlarına vurmaya başladı. Ölüm meleği cariyenin boğazını kestiğinde, cariyenin atacağı çığlıkların duyulmaması için seslerini yükselttiler.

Cariye ölünün bulunduğu çadıra sokulup, ölüm meleği tarafından öldürüldükten sonra, ölmüş kişinin en yakın arkadaşı elinde bir meşale ile gelerek gemiyi tutuşturdu. Gemi alev almaya başlayınca çevredeki insanlar gemiye bir bir odun taşımaya başladı. Bir saatin sonunda gemideki alev, ölüyü, cariyeyi, gemi içindeki her şeyi tutuşturunca, geminin yandığı yere bir sütun dikerek kalabalık oradan ayrıldı.

Hazarlar:

Yahudi Hazarlar, İdil Bulgar Hanlığının en büyük düşmanıydı.
Yahudi Hazarlar, İdil Bulgar Hanlığının en büyük düşmanıydı.

İbn Fadlan’ın Hazarlar’ı ziyaret edip etmediği kesin olmasa da er-Rihle’sinde bu halk hakkında bilgiler verir. Özellikle Hazarların yönetim şekli, hakanları hakkında bilgiler veren İbn Fadlan bu halkın çoğunun Yahudi olduğunu belirtir. Fakat İbn Fadlan’ın ziyaretini gerçekleştirdiği zamanda bu halkın çoğunluğu Yahudi değildir. Yönetim kısmı Yahudileşmiş olsa da halk tabakasının çoğunluğu hala pagan dinine mensuptur.

Üstelik Hazarlar içerisinde azımsanmayacak bir Müslüman nüfus bulunmaktadır.

İbn Fadlan eserinde Hazarların liderinin Büyük Hakan olduğunu, fakat asıl yönetim işini Hakan Bey denen yardımcısının yaptığını belirtir. Hakan Bey devlet hakkında kararlar verebilen, orduyu kumanda eden, halk ile temasta olan, çok üst yetkilere sahip bir vezir statüsündedir. Her ne kadar devlet yönetimi ile uğraşmasa da asıl yetki ve liderlik Büyük Hakan'dadır. Hakan Bey’in yönetim işlerinde ona yardım eden Kündür Hakan olarak bilinen bir yardımcısı vardır. Hazarlar içindeki Müslüman topluluğun yöneticisi olan Haz Çavuşu da bu yardımcıya bağlıdır.

Hazarlar yaşadığı bölgede yapılan kazılarda, Davud Yıldızına benzer bir sembole sahip bir mühür ortaya çıkarıldı.
Hazarlar yaşadığı bölgede yapılan kazılarda, Davud Yıldızına benzer bir sembole sahip bir mühür ortaya çıkarıldı.

Büyük Hakan’ın halk içine çıkmaması bir adettir. Sadece dört ayda bir sarayından çıkan Büyük Hakan, dışarı çıktığında halk tarafından büyük bir saygı ile karşılanır, onu görenler Hakan geçene kadar secde ederler. Büyük Hakan’ın görev süresi 40 yıldır, bu süreyi bir gün bile aşamaz. “Bunadı, aklı azaldı.” diyerek onu görevinden azlederler.

Hazarların şehir Etil (Volga) Nehri'nin üzerine kurulmuştur. Nehrin iki yanında da parçası olan şehrin bir kısmında Müslümanlar diğer bir kısmında ise Müslüman olmayan Hazarlar yaşar. Müslümanların kendi içlerindeki yönetimi ile kendisi de Müslüman olan Haz Çavuşu ilgilenir. Müslümanları başkası idare etmez, aralarındaki hükümleri bu yetkili verir. Hazarlar içindeki Müslümanların nüfusu epey fazladır. Öyle ki, Cuma namazını kılmak için geniş bir Cuma mescidi dahi inşa etmişlerdir.

***

İbn Fadlan’ın er-Rihlesi Hazarlar bahsiyle son bulur. Bu büyük yolculuğun nasıl bittiği, kafilenin Bağdat’a dönerken ne gibi durumlarla karşı karşıya kaldığıyla ilgili bir bilgi verilmemiştir.