Bir mekân hakkında düşünceler: Haydarpaşa Garı ve Hicaz'ın Kamburu
12:00, 27/01/2026, SalıG: Güncelleme: 14:47, 29/01/2026, Perşembe

Dr. Mustafa Tutar'ın kaleminden: Haydarpaşa Garı bana Victor Hugo'nun Notre Dame'ını hatırlatıyor: İkisi de şehrin kalbiydi. Notre-Dame, Hugo sayesinde yeniden keşfedildi; Haydarpaşa ise hâlâ bekliyor.
Haydarpaşa gar sahası, tren yolu ve kazı ilişkisi
Yıllardır kaybettiğimiz bir değeri zihnimizde kambur gibi taşıdığımız o sahneler var ya: çölde terk edilmiş ve kalkmayı bekleyen lokomotifler, Medine'ye uzamak isteyen raylar… Hepsi, bir gün tamamlanacağına inanılan bir yolculuğun parçaları gibi hâlâ bekliyor.
Elbette Hicaz Demiryolu'nun askerî, siyasî ve stratejik boyutları da vardı; ama bu yazı, kaybolan bir mekân kurgusunu hatırlatmaya çalışıyor.
Notre-Dame'ın hikâyesi bize bu konuda çok şey öğretiyor: Gerçekte Notre-Dame, katedral olarak kaldığı sürece anlam kazandı. Salt bir müzeye ya da konser salonuna, yani zamanı sergileyen pasif bir kültür alanına dönüşseydi, Hugo'nun romanı hâlâ aynı etkiyi oluşturabilir miydi?
Katedraldeki 2019 yangının ardından da aynı ilke korundu: Yapı ibadete ve ziyarete kapandı, yıllarca iskelelerin altında kaldı ama esas tartışma, onu yine katedral olarak ayağa kaldırmanın yolları etrafında yürüdü; yangın, işlevini kökten değiştirmek için bir fırsat olarak görülmedi. Kimse Fransız İhtilaline ait aklın tapınağı kısmına katman demedi. 1800'lü yıllara ait dönem silindi.
Aslında her restorasyon mekânı ana kurgusuna döndürme gayretiydi. Mekân kimliğini korudu; güncel işlevler eklendi ama özü değişmedi. Kısacası, çok işlevliliği kendi ana mekân kurgusu üzerine kurulabildiği için yaşayabildi.
Haydarpaşa'nın da böyle bir gücü var.

1908 senesinden 1916'ya kadar Surre Alayı, Haydarpaşa'dan demiryoluyla gerçekleşti. Almanya'ya işçi göçleri, bu toplumun savaşları, göçleri, seyahatleri…
Her biri bu mekânda zengin bir kültürü oluşturdu. Burada söz konusu olan, tek bir anlatı değil; aynı çatı altında biriken, zaman içinde bir arada var olan kültürümüz...
Elbette bir mekâna güncel ihtiyaçlara göre yeni işlevler eklenebilir, eklenmelidir de. Ama bunlar, yapının ana vazifesi – İstanbul'u Hicaz'a ve Anadolu'ya bağlayan bir tren hattı, bir aşk, bir özlem, bir umut, bir medeniyet yolu – etrafında kurgulanmalı.
Önce gerçek bir tren garı; sonra onu var eden kültürün yaşayan mekânları…
Oysa şimdi bu yaşanmışlıkları oluşturan ana kurguyu bozuyor, mekânın kendini tekrar tekrar üreten döngüselliğine engel oluyoruz.
Mekânın kurgusu korunarak vazifesi devam eden bir gar olarak devam etmesi, bu yeni yüzyılda yeni hikâyelerle yaşayan, aktif bir kültür genişler.

Ama mevcut projenin 'kültür merkezi ve müze' kurgusu, İstanbul'daki benzer projelerde olduğu gibi, mekânı kolayca pasif tüketime dönüştürüyor. İnsanlar gelir, izler, gider.
Oysa tren garı farklıdır: herkes yolculuğun ve kültürün parçasıdır. Vedalaşmalar, karşılamalar, bekleyişler…
Bugün bu topraklardan belki yeniden Hicaz'a yeni yolculuklar başlıyor, farklı hikayeler yazılıyor. Peki bunları Haydarpaşa'dan yükselen canlı bir kültürel öge olarak yeniden düşünmek nasıl olurdu?
Bu toprakların kendi içinden süzülen, sade ama derin bir kültürel ifade biçimi olarak…
Şimdi yaşayan kültürümüzü görmezden gelip, yapının üstüne dışarıdan hazır paketlenmiş sanat, kültür ve performans programları koymak ne kadar doğru?
Üstelik Haydarpaşa'nın kendisi zaten yaşayan bir performans alanıydı. Gerçekten bunu görmeyip buraya bir performans sanatı binası eklemek ne kadar ironik?
Haydarpaşa'nın kendi hikâyelerinden doğan, bu mekânın ruhuyla konuşan bir kültürün devamı daha anlamlı olmaz mı?
Bu sadece teorik bir endişe değil; sahada yaşanan gerçekler bu kaygıyı somutlaştırıyor. İstanbul Çevre, Kültür ve Tarihi Eserleri Koruma Derneği'nin (İSTED) raporuna göre, Haydarpaşa'da sekiz yıldır süren arkeolojik kazılarda Kalkedon kalıntıları açık sergileme alanı olarak projelendirilirken, Hicaz Demiryolu'nu hatırlatacak herhangi bir müze ya da canlandırma projesi yapılmamış. Sultan Abdülaziz'in yaptırdığı İlk Gar Binası, Liman Binası, Gümrük Binası gibi yapıların bir kısmı tescilsiz, bir kısmı ise sadece kâğıt üzerinde tescilli ama ihya edilmiyor. Daha da çarpıcı olanı, 1917'de Filistin cephesine gidecek bine yakın askerin şehit olduğu patlamanın—Haydarpaşa'nın belki de en acı anısının—sahada hiçbir iz bırakmaması.
Rapor, arşivlerde Osmanlı dönemi ve erken Cumhuriyet dönemi eserlerinin bulunduğunu, ancak uluslararası arkeoloji uygulamalarının aksine bu dönemin göz ardı edildiğini vurguluyor. Yeni tasarımda Hicaz'ı işaret eden Harem, Ayrılık Çeşmesi, Hicaz Kapısı unutturulurken, mekân kimliği daha eski bir zamana—sanki hiç yaşanmamış gibi—davranıldığından bahsediyor.
Haydarpaşa da önce gar olarak, kendini var eden kültürün içinde yaşamalı. Yapıya yüklenen her yeni işlev bu ana kimliği desteklemeli, onunla çatışmamalı.
Göstermelik bir "sembolik gar"ın ve bütünüyle yaşamdan kopuk bir arkeoloji senaryosunun ya da sırf vitrini süsleyen pasif bir kültür–sanat merkezinin değil; gerçek bir ulaşım omurgasuna bağlı, yaşamaya devam eden bir kültür ve sanatın odağı olmalı.
Şehirler ve yapılar yüzyıllar yaşar.
Elli yıl sonra dünya bambaşka olabilir; ulaşım teknolojileri, sınırlar, siyaset değişebilir. Belki de tam bu yüzden, ihtimalleri kapatmak değil, açık bırakmak gerekir.
Haydarpaşa da bir aşk hikâyesi değil mi?

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.