Balasagun: Karahanlı başkentinin izleri sürüyor

Balasagun’a vardığımda yaz başıydı ve Tanrı Dağları’ndan coşup gelen sular her tarafta çağıldıyordu. Burası bir dağ ve su ülkesi sayılabilir miydi? Bişkek’ten yola çıkıldığında yaklaşık 65 kilometre yol gitmek gerekiyordu Tokmak’a varmak için ve ben hiç aceleye gerek duymuyordum. Kırgızlar, Burana diyorlardı Balasagun’a. Zaten, her dil kendince mekanı dönüştürüyor, mekanla zaman arasında gidip gelen kültür, yepyeni renklere bürünüyordu. Bazı tarihçiler, Balasagun adının Çinceden geldiğini, komutanın şehri veya kulesi anlamıyla karşılanabileceğini ifade ediyorlardı. Çincenin j ve ç seslerini alabildiğine yumuşatan Türkçe, sonuçta onu sesle anlam arasında bir yerde tutmayı başarmıştı.
Balasgun’a doğru su, yeşillik ve dağ zirvelerinin göz kırpışları arasında ilerlerken içimdeki sorunun karşılığını da arıyordum. Neredeyse birkaç saat önce Cengiz Aytmatov ile karşı karşıya gelip bir süre sohbet etmiştim. Yetmedi, katıldığım toplantının yapıldığı büyük salona adım attığında bütün Kırgızlar ayağa kalkıp dakikalarca onu alkışlamışlardı. “Milletin tuttuğu yazar,” diye mırıldandım kendi kendime, sonra da ekledim, “bir yazar bir milleti ayakta tutabilir mi?” Her vesileyle kavgaya tutuşup karşı karşıya gelen Kırgızlar onun varlığında birleşebilir mi? Bize kılavuzluk eden gence içimdeki soruyu yönelttim. Aytmatov’un varlığı bir lider kültü olarak sizi birleştiremez mi? Genç adam güldü ve “O, reçete yazar fakat tedavi edemez.” dedi. Bu cevap beni sarstı. Her şeyin sertleştiği bir coğrafyada düşler ve düşünceler de birden sertleşiveriyordu.

Sonunda, Karahanlıların başkenti Balasagun’a varmıştım. Merak ile heyecan, tarihin başladığı yere adım atma duygusuyla birleşmişti. Burana Kulesi (bir minaredir aslında burası ve minarenin tarihi hep araştırmaya değer) bak ben buradayım, önce bana gel diye çağırsa da ben başka yöne gittim. Balballar her zaman gönlümü çelmiştir. Hangi amaçla dikilmiş olurlar ise olsunlar, sert ve soğuk taşın içindeki insan hüznünü ararım onlarda. Bu kez, saçsız, yüz hatları Moğol çağrışımlı, geniş kaşlar, iri gözler ve küçük ağız, bıyıkla beraber çizgilerin sadeliğinde çağrışımın coşkusuna kavuşuyordu. Bütün eski kültürlerin özü sadelikti. Karmaşa, süsleme daha sonradan ortaya çıkıyordu. Bir değil onlarca tekli ve çoklu balbalın arasında kaldım. Yanlarına uzandım, göğe baktım. Sonra da Burana Kulesi’ne tırmandım. Yüksekten dağ ve ova daha çarpıcı göründü bana. Keskin bir ayaz bıçağı yüzümü çizdi. Bu çizgide ‘kuz’ kelimesinin bir anlık ayrıntısını yakaladım. Kaşgarlı Mahmut; kuz-balık, kuz-uluş, kuz- ordu isimlerini de verirmiş Balasagun için.

Çu Nehri’nin çevresinde su başka bir çehreye bürünmüş hep. Kırgızistan’ın farklı yerlerinden getirilmiş bengü taşları, insan çeşitliliğini sergilerken, Tanrı Dağları’nın hüznünü nedense dipten telkin edip durdu bana. Su, dağ ve zaman sonsuza göz kırparken Burana Minaresi’ne tekrar çıktım. Artık sadece yarısı ayakta kalmış bu yapıdaki hüzün belki bundandı. Kendi etrafımda, uğuldayan rüzgârla beraber tekrar döndüm. ‘Dünyanın merkezi’ fikrini düşündüm. Yusuf Has Hacip ve Kaşgarlı Mahmud’un doğduğu şehrin geçmişini hayal ettim. Uzun uzun sesleri dinledim.
Reklam
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.