İznik’te zamanın aheste aktığı bir tarih yolculuğu

İznik, tarih denen ihtiyar bilgeyle buluşmak ve baş başa bir gün geçirmek için eşsiz bir seyahat fırsatı sunuyor insana. İstanbul’da tarih, zamanı kendine bir at kılıp dört nala koşuyorken İznik’teyse mekâna sirayet edip onu kendine beşik kılmış, aheste aheste sallanıyor.
İznik, mekânı demleme hususunda öylesine mahir olmuş ki şehre girer girmez yüzünüze çarpan ilk duygu, şüphesiz, yine ihtiyar bir duygu olan “sekînet” oluyor. Duyguların yaşı olur mu? Evet. Her yaşta, her duyguyu hissetsek bile bazı duygular, idraklerimizden hakkını almak için zamanın, insanı bir lahza demlemesini bekler. Sekînet, onlardan biridir ve onunla karşılaşmak için hiç değilse yolun yarısını devirmiş olmak gerekir. Gün boyu, “İznik bu sekîneti neresinden sağaltmış?” sorusunun cevabını sokak sokak aradım, durdum.

Cevabın ilk öğününü, İznik’in zeytinlikleri verdi. Hangi kapısından çıkarsanız çıkın asırları devirmeye göz dikmekliğiyle meşhur, zeytin ağaçlarıyla karşılaşıyorsunuz. Tevekkeli değil İznik’in, şehirli dimağımızda bu denli olgun ve sakin bir tat bırakması, zeytinliklerin arasına serpiştirilmesindenmiş. Bilirsiniz zaman; insanı erginleştirir, hayatı uhdesinde demlendirir, tecrübeyi yekindirdikçe insanın, gençken bir gün sönümleneceğini tahayyül dahi edemediği o telaşını bile terbiye eder. Zeytin ağaçlarının, hiç değilse bir insan ömrüne çalan o dingin ihtişamı, tabiatın tuttuğu birer aynaymışçasına mütemadiyen bizi kendinde durdurur. Ve yine bilirsiniz ki zeytin ağaçlarının can suyu, zamandır…
İznik’te zamanı kendinde durduran tek şey zeytinlikler değildi. Şehrin ortasında, tüm şahs-ı manevisiyle iklimin türlü türlü hercümercini önünde diz çöktüren, telaşsızlığı dikkatleri celbeden İznik Gölü’nün de hakkını vermeli. Anadolu’da çok göl gördüm ancak birçoğu turistik girişimlere boyun eğmişlerdi. İznik Gölü ise insanlıktan, tüm müdanasızlığıyla hürmet hakkını söke söke alıyordu. Cevabımızın ikinci öğününü de İznik Gölü’nden alıp devam ettik şehri arşınlamaya.

Bu şehrin kuruluşundan itibaren tarihine bakıldığında, pek çok devlete yurt olduğu görülür. MÖ 4. yüzyılda Büyük İskender’in komutanlarından Antigonos Monophthalmos tarafından, kendi adından mülhem “Antigoneia” ismiyle kurulan şehir, kısa süre sonra Lysimakhos’un hâkimiyetine girer. Efsaneye göre Lysimakhos, şehre eşinin adını vererek burayı “Nikaia” olarak adlandırır. Lysimakhos’un vefatının ardından ortaya çıkan otorite boşluğu, bu kez bölgenin yerleşik güçlerinden biri olan Bitinya Krallığı’nın hâkimiyetiyle doldurulur. Helenistik dönemin Anadolu’daki son yerel güçlerinden biri olan Bitinya Krallığı, Nikaia’yı yaklaşık iki asır boyunca egemenliği altında tutar; nihayet MÖ 74 yılında son Kral IV. Nikomedes’in vasiyetiyle şehir, Roma hâkimiyetine geçer. Roma idaresi altında uzun süre varlığını sürdüren Nikaia, Roma İmparatorluğu’nun 395 yılında ikiye ayrılmasının ardından Doğu Roma sınırları içinde kalmış; 1331’de Osmanlılar tarafından fethedilip İznik adını alana kadar, yaklaşık dokuz buçuk asır Bizans egemenliğinde yaşamıştır.
İznik’in, sebeb-i hikmetiyse Hıristiyanlık tarihindeki mahut belirleyici rolünden kaynaklanır. Şehir, henüz Roma İmparatorluğu’nun tek bir siyasi yapı olduğu 325 yılında, İmparator I. Konstantin’in himayesinde toplanan İznik Konsili’ne ev sahipliği yapmıştır. Bu ilk ekümenik konsil, erken dönem Hıristiyanlıkta ortaya çıkan derin inanç ayrışmalarını nihayete erdirip ortak bir inanç çerçevesi tesis etmeyi amaçlamıştır. Konsilin merkezinde, İsa’nın Tanrı’yla olan mahiyeti üzerine yürüyen tartışmalar yer alır. İskenderiyeli rahip Arius’un, İsa’nın Tanrı tarafından yaratılmış, dolayısıyla ezelî olmayan bir varlık olduğu yönündeki görüşleri konsilde reddedilmiş; Arius sürgüne gönderilerek öğretileri mahkûm edilmiştir. Buna karşın, İsa’nın Tanrı’yla aynı özden (homoousios) ve ezelî olduğu yönündeki inanç kabul edilmiştir. Aziz Pavlus, her ne kadar İznik Konsili’nde yer almamışsa da mektupları vasıtasıyla şekillenen teolojik mirası, özellikle İsa’nın ilahi konumuna dair vurguları bakımından bu tartışmaların arka planını beslemiştir. Böylece İstanbul Konsili’nde nihai şeklini alacak olan Teslis İnancı’nın temelleri İznik’te atılmış; “baba ve oğul” öğretisi, Hıristiyanlarca ittihaz edilmiştir.

Velhasıl İznik, Hıristiyanlığın Amentüsü’nün şekillendiği şehir olması hasebiyle Hıristiyan âlemi; Türklerin Avrupa’ya dönük fetihlerinde sembolik bir hüviyet taşıması bakımından da İslam âlemi için politik bir önemi haizdir.
Her devletten arta kalan taşları saklayıp bir sonraki devletin, kendi şiarı muvacehesinde yekindireceği mimariye zemin kılıyor İznik. Öyle ki Roma döneminden kalan taş sütunların etrafında Müslüman mezarlarının kitabeleri yükseliyor. Şehrin, haç şeklinde kurgulanmış caddelerindeyse camiler, imarethaneler, türbeler ve tekkeler neşvünema bulmuş. Ayasofya Camii’nin cavea’larında Hıristiyanlar İncil okurken caminin tam ortasına konulmuş platformdaysa Müslümanlar namaz kılıp Kur’an okuyor. Seyredeceğiniz bu sahne, İznik’in katmanlı medeniyet ve tarih hafızasını tüm çıplaklığıyla gözler önüne sererken şehrin, sessizce değişen kaderinin de fotoğrafını veriyor.

İznik’te, bir yandan Osmanlı’nın kurumsallaşan devlet aklından mülhem akl-ı selimi tebellür ederken bir yandan da çini sanatının rahmi olmaklığıyla zevk-i selimi temsil eder İznik. Bir dönüşüm şehridir, doğrusal bir tarih hissi vermez misafirine. Malumumuz Osmanlı, gittiği diyarları yıkıp tahrip etmez, ötekileştirip âtıl bırakmaz, bırakın devasa mimari yapıları, tek bir taş parçasına bile üvey evlat muamelesi yapmaz. Geçmişle derde düşmek ve fethettiği yeni şehrine ithal bir karakter getirmek yerine şehri ürkütmeden halihazırda neyi varsa onu sahiplenir, kendi usulünce dönüştürür. “Şimdi”ye merhametle sahip çıkarak geleceği inşa eder.
Rüzgârını İstanbul, Lefke ve Yenişehir kapılarından alan İznik, asırlarca her medeniyetten insanın geçiş güzergâhı olmuş. Erken Osmanlı dönemi mimarisinin güçlü örneklerinden Yeşil Camii, Nilüfer Hatun İmareti; ilk döneminde Osmanlı’ya yoldaşlık etmiş Çandarlı büyüklerinin türbeleri, mezarlıkları ve çini atölyeleriyle tezyin olan İznik, hâlâ kendisini çevreleyen surlarının içinde yaşıyor. Her yaştan taşın, her dinden yapının üst üste, iç içe arzı endam ettiği bu şehir; “Osmanlılar; diyar-ı Rûm’u, darû’l İslam kıldı.” cümlesinin eşsiz bir örneği olarak yanı başınızda teşrifinizi bekliyor.

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.