Adolescence: Ergenlik, şiddet ve dijital dünya

Philip Barantini’nin rejisi, Stephen Graham ve Jack Thorne’un keskin kalemiyle birleşerek izleyiciyi modern anlatıların o sığ ve steril kıyılarından alıp insan ruhunun en kuytu dehlizlerine bırakıyor. Adolescence, geleneksel polisiye janrının o yıpranmış “Fail kim?” sorusunu bir kenara iterek, sosyolojik bir cerrah titizliğiyle “Neden?” sorusunun peşine düşen sarsıcı bir başyapıt niteliğinde. Jamie Miller’ın 13 yıllık yaşamının, medyanın “sıfırdan yüze katil” (The Guardian’ın “0 to 100 killers” manşetine atıfla) manşetlerine evrilen trajik dönüşümü bireysel bir sapmadan ziyade kurumların, ailenin ve toplumun ortak dilsizliğinin bir yansımasıdır.
Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer ve bazı BBC sunucularının Keir Starmer’ın yapımı bir belgesel sanarak yanılması dizinin yarattığı o çiğ realizmin, kurgunun sınırlarını ihlal ettiğinin en somut kanıtı sayılabilir. Michael Haneke’nin o meşhur rahatsız edici bakışını anımsatan bu dört bölümlük maraton, ergenliğin kırılgan yapısını ve kolektif ihmalin ağırlığını âdeta bir nefes darlığı hissiyle iliklerimize işliyor. Jamie’nin suskunluğu, aslında medeniyetimizin gürültülü kayıtsızlığına karşı doğrultulmuş en keskin aynadır. Belki de asıl dehşet, canavarın varlığından ziyade o canavarı besleyen sessiz mutfak masalarımızda saklıdır, kim bilir.

Labirentte kaybolan masumiyet
Anlatı 13 yaşındaki Jamie Miller’ın (Owen Cooper) steril hayatının bir şafak operasyonuyla paramparça oluşuyla başlar. Polis, Miller ailesinin banliyödeki evine sarsıcı bir şiddetle girer ve Jamie’yi sınıf arkadaşı Katie Leonard’ı vahşice öldürmek suçlamasıyla gözaltına alır. İlk bölümde Jamie’nin karakola götürülüşü, sağlık muayenesi ve babası Eddie’nin (Stephen Graham) oğlunun masumiyetine duyduğu o canhıraş inancın bir güvenlik kamerası kaydıyla tuzla buz oluşuna tanıklık ederiz: Jamie, Katie’yi yedi kez bıçaklamıştır.
İkinci safha bizi bu trajedinin yeşerdiği zemine, okula götürür. Dedektiflerin cinayet silahını aradığı bu kaos ortamında aslında eğitimin bir çarpışma alanı hâline geldiğini, öğretmenlerin gardiyanlaşmış bir umursamazlık içinde olduğunu görürüz. Burada yetişkinlerin anlamlandırmakta zorlandığı o emoji dili ve siber zorbalığın Jamie’yi nasıl bir “zorunlu bekâr” kimliğine hapsettiği ayyuka çıkar.
Reklam
Üçüncü bölüm kuşkusuz yapımın ağırlık merkezidir. Olaydan yedi ay sonra, Jamie ile adli psikolog Briony Ariston (Erin Doherty) arasındaki o meşum oda hapsi başlar. Jamie nezaket ile vahşet, çocuksu bir masumiyet ile karanlık bir narsisizm arasında gidip gelirken aslında cinayeti bir haklılık zeminine oturttuğu, kendisini bir fail yerine manipüle edilmiş bir kurban gibi kurguladığı ortaya çıkar. Finaldeyse olayın üzerinden on üç ay geçmişken, yıkılmış bir ailenin normalleşme çabasını ve babanın, oğlunun yatağında oyuncak ayısına sarılarak dilediği o geç kalmış özrü izleriz.

Ebeveynliğin ontolojik sancısı ve sistemsel iflas
Eddie Miller kendi babasından gördüğü fiziksel şiddeti çocuklarına uygulamamaya yemini etmiş, iyi baba profilinin dar sınırlarına hapsolmuş bir figürdür. Lakin dizinin can alıcı noktası tam burada gizli: Eddie çocuğunun odasında, ekran başında güvende olduğunu sanırken, aslında o odanın kapalı kapıları ardında Jaime’nin zihni bambaşka bir dünyaya, zehirli bir internet labirentine kapılarını açmış durumdadır. Ailenin “Biz nerede yanlış yaptık?” sorusuna verdiği “Onu da biz yaptık.” cevabı, aynı mutfaktan hem şifa hem de zehir çıkabileceği gerçeğini tokat gibi yüzümüze çarpıyor.
Sistemin, okulun ve yasanın bu dijital tsunami karşısındaki acziyeti, Adolescence’ı basit bir suç draması olmaktan çıkarıp kolektif bir iflasın anatomisine dönüştürüyor. Kamera son sahnede Eddie’nin oğlunun yatağına uzanıp bir oyuncak ayıya sarılarak hıçkırışını kaydederken aslında bir kuşağın yasını tutuyor.
Dijital bir yankı odasında yankılanan fısıltıların nasıl olup da bir gencin zihninde sağır edici bir gürültüye, nihayetinde ise trajik bir eyleme dönüştüğünü anlamak modernitenin karanlık dehlizlerine girmeyi gerektirir. Jamie Miller’ın hikâyesi salt bir suç dosyası sayılamayacak kadar derin, Baudrillard’ın simülasyon kuramını kıskandıracak kadar hiper-gerçek bir çözülmenin öyküsüdür.
Reklam

Aynadaki yabancı ve babanın gölgesi
Jamie’nin trajedisi, ekranın parıltısından çok önce, babası Eddie’nin beklentilerinin gölgesinde başlar. Modern toplumun erkeklik inşası, Jamie’nin narin omuzlarında boks eldivenlerinin ağırlığıyla somutlaşır. Eddie kendi geçmişindeki şiddet sarmalından kaçındığını düşünerek Jamie’ye fiziksel bir disiplin dayatırken, aslında oğlunun ruhundaki asıl yeteneği yani resim yapma tutkusunu körleştirir.
Boks ringindeki her başarısızlık, Jamie için babasının onayından mahrum kalmanın ötesinde, varoluşsal bir erkeklik sınavından kalma vakasına dönüşür. Babasının hayal kırıklığıyla başka yöne çevirdiği bakışları, Jamie’nin zihninde görünmezlik ve yetersizlik olarak mühürlenir. Foucault’nun bahsettiği o görünmez iktidar, burada baba figürü üzerinden Jamie’nin bedenini bir başarısızlık anıtı hâline getirir.

Dijital panoptikon ve “incel” damgası
Jamie fiziksel dünyada bulamadığı aidiyeti dijitalin tekinsiz kollarında ararken Katie’nin Instagram üzerinden savurduğu “incel” ithamı, bir sosyal medya zorbalığından ziyade bir infaz hükmü niteliği taşır. Bireyi sadece bir imgeye indirgeyen dijital dünya, Katie’nin gönderdiği alaycı emojiler Jamie’nin genetik hiyerarşinin en dibinde olduğu sanrısını perçinler. Bu durum, toplumsal bir piling-on (üst üste binme) etkisi yaratarak Jamie’nin zaten kırılgan olan benlik algısını darmadağın eder. O artık sadece çirkin bir genç adam değildir; aksine, dijital bir engizisyonun ortasında teşhir edilen bir kurbandır.
Pareto’nun karanlık yüzü: 80/20 kuralları
Müfettiş Bascomb’un oğlu Adam tarafından Jamie’nin zihnine zerk edilen 80/20 kuralı, manosphere ideolojisinin sahte matematiksel kesinlikle sunduğu bir zehirdir. Sosyal hiyerarşiyi bir cinsel pazar yeri olarak kodlayan bu görüş, kadınların %80’inin erkeklerin en üstteki %20’sine (o meşhur Chad tiplemelerine) yöneldiğini iddia eder.
Jamie için bu kural, bir kurtuluş reçetesi gibi görünür. Eğer dünya bu denli katı bir matematiksel determinizmle yönetiliyorsa nezaket, yetenek veya bireysel çaba tamamen hükümsüzdür. Bu kaderci nihilizm, Jamie’yi kişisel sorumluluklarından azat ederken onu derin bir hınç kuyusuna hapseder. Artık o, sistemin dışladığı bir omega olarak, sistemi ancak hileyle veya şiddetle alt edebileceğine inanır.
Reklam
Çarpık erdem ve kurumsal iflas
Katie’nin mahremiyetinin ifşa edildiği o en savunmasız eşikte Jamie’nin sergilediği yakınlık, titizlikle hesaplanmış stratejik bir kuşatmadır. Arzusu, Katie’nin çaresiz kaldığı dönemde karşılık bulamayınca piksellerin ardında büyüttüğü hiddet, bir infialle dışarı taşar. Cinayetin ardından genç kadının cansız bedenine elini dahi sürmeyişiyse Jamie’nin zihnindeki o marazi ve karanlık mantığı ele verir. Kendisini alelade fanilerden daha ahlaklı ve üstün addeden Jamie, gerçekleştirdiği vahşeti kendi marazi ruhunu sağaltacak bir arınma ritüeli olarak kurgular.
Bu bireysel yıkımın arkasında, Jamie’yi korumakla mükellef kurumların sessiz çöküşü yatar. Aile boyutunda masküleniteyi yalnızca sertlik üzerinden okuyan ve oğlunun ruhuna dokunmayı unutan bir baba figürü öne çıkar. Okul boyutundaysa dijital zorbalığın sınıf duvarlarını aştığı gerçeğine gözlerini kapatan, otorite figürlerinin yetersiz kaldığı bir eğitim sistemi söz konusudur. İnternet boyutunda da algoritmaların, meraklı bir genci Andrew Tate gibi figürlerin canavar ya da kurban ikilemine hapsettiği dipsiz bir kuyu karşımıza çıkar.
Jamie Miller vakası dijital bir teorinin nasıl ete kemiğe bürünüp bir trajediye dönüştüğünün anatomisidir. Peki bizler bu algoritmik labirentlerin içinde kendi canavarlarımızı beslemeye devam ederken bir sonraki Jamie’nin hangi ekranın arkasında pusuya yattığını gerçekten biliyor muyuz?

Kadim hıncın teknolojik reenkarnasyonu
Dijital bir uçurumun kenarında, piksellerden sızan o soğuk ışığın bir gencin ruhunu nasıl bir karadelik gibi yuttuğunu hayal edin; zira Jamie Miller’ın hikâyesi, sadece bir siber zorbalık vakası olmaktan öte, modern insanın teknolojik bir yeraltına inişidir. Jamie’nin trajedisi, Dostoyevski’den Kafka’ya uzanan o kadim edebî sarmalın dijital bir remiksi gibidir.
Jamie’nin dünyayı 80/20 kuralı gibi katı bir matematiksel determinizmle okuması, bizi doğrudan Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ına götürür. Yeraltı adamı, iki kere iki dört eder kesinliğine karşı nasıl derin bir hınç besliyorsa Jamie de sosyal hiyerarşiyi bir algoritmaya indirger. Hayatın o kaotik ve özgürleştirici belirsizliği, Jamie’nin zihninde soğuk bir denkleme dönüşür. Bu kaderci nihilizm, ona kişisel sorumluluktan kaçabileceği konforlu ancak zehirli bir alan sunar. Zira evrenin matematiği zaten onun aleyhine işlemektedir. O hâlde nezaketin veya çabanın ne hükmü kalır?
Jamie’nin kendini çirkin olarak etiketlemesi ve dijital dünyada “incel” damgasıyla dışlanması, Kafka’nın Dönüşüm’ündeki Gregor Samsa’nın sabah uyandığında kendini bir böcek olarak bulmasıyla eşdeğerdir. Samsa’nın fiziksel dönüşümü, toplumun ve ailesinin ona bakışının bir sonucudur. Jamie de babası Eddie’nin boks salonundaki hayal kırıklığıyla örülü bakışlarını, kendi ruhunda bir böcekleşme olarak kodlar. O artık toplumun estetik ve maskülen normlarına göre yetersiz bir türdür. Bu ontolojik mutasyon, Jamie’yi insan olmanın onurundan koparıp dijital bir simülakrın içine hapseder.
Reklam

Bu bireysel yıkımın toplumsal zeminini ise William Golding’in Sineklerin Tanrısı üzerinden okumak mümkündür. Jamie’nin okulu ve babası Eddie’nin kurmaya çalıştığı otorite, adadaki o kırılgan deniz kabuğu düzeninden farksızdır. Kurumsal yapılar çöktüğünde ve ahlaki pusula dijital algoritmaların eline geçtiğinde Jamie’nin içindeki o canavar uyanır. İnternetin sunduğu o tekinsiz özgürlük Jamie’yi uygar dünyanın kurallarından koparıp Andrew Tate gibi figürlerin yönettiği vahşi bir kabile ayinine sürükler. Katie’nin ölümü adadaki düzenin tamamen yok oluşunun ve ilkel şiddetin zaferinin bir nişanesidir.
Son olarak, Jamie’nin sosyal basamakları tırmanma çabası ve reddedilişi, Stendhal’ın Kırmızı ve Siyah’ındaki Julien Sorel’in trajik hırsını anımsatır. Sorel, sınıf farklarını aşmak için manipülasyonu bir araç olarak kullanırken Jamie de dijital dünyadan öğrendiği hileleri bir zorunluluk sayar. Katie’nin zayıf anından faydalanma girişimi, Sorel’in aristokrasiye sızma hamleleri kadar hesaplı ancak bir o kadar da çaresizdir. Jamie’nin cinayetten sonra sergilediği o çarpık erdemli tavırsa kaybettiği iktidarı vahşet üzerinden geri kazanmaya çalışan yaralı bir gururun son çırpınışıdır.
Jamie Miller vakası, bize ekranların ardındaki o sessiz alanların aslında nasıl devasa birer yankı odasına dönüştüğünü fısıldıyor. Gerçeklik, dijital temsillerin altında ezilirken bizler hâlâ bu trajedinin sadece bir internet sorunu olduğuna inanmaya devam mı edeceğiz?
Alternatif dizi önerileri
Reklam
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.