Wilma Rudolph’un azimle gelen 3 altını

Karşısındaki rakipler bazen güçlüydü, bazen favoriydi ama Wilma her seferinde kalbini, ikinci bacağı olarak hissetti ve insan azminin sembolü haline geldi. Eğitim programlarına dâhil oldu, engelli bireyler için değil, engel tanımayan bireyler için bir örnekti artık o.
Mücadelesinin temeli: Annesinin sarsılmaz inancı
Wilma Glodean Rudolph, 23 Haziran 1940’ta Tennessee’nin küçük bir kasabası olan Clarksville’de dünyaya geldi. O, yirmi iki çocuklu kalabalık bir ailenin yirmincisi çocuğuydu. Çocukluğu, ailesinin mütevazı ve zorluklarla dolu yaşamıyla şekillendi. Daha dört yaşındayken, Wilma’nın hayatı çocuk felci teşhisiyle sarsıldı. Doktorlar annesine, sol bacağının felç olduğunu ve bir daha asla yürüyemeyeceğini söylediler. Ancak annesi, kızının bu kaderi kabul etmeyeceğini biliyordu ve onun yürüyeceğine olan inancını asla kaybetmedi. Annesinin sarsılmaz inancı, Wilma’nın ilerleyen yıllardaki mücadelesinin temelini oluşturacaktı.
Çocukluğunun büyük bir kısmı, felçli bacağı yüzünden hastane ve doktor ziyaretleriyle geçti. Her hafta annesi, onu Nashville’e, felçli siyah çocuklara ücretsiz tedavi sağlayan Meharry Tıp Koleji’ne götürdü. Bu yolculuklar, Wilma için hem fiziksel hem de zihinsel bir mücadeleydi. Doktorlar, bacağına özel bir ayakkabı takmasını tavsiye ettiler ve bu ayakkabı onun dört yaşından on iki yaşına kadar ayrılmaz bir parçası oldu. Ayakkabıyla yürümek bile onun için büyük bir çabaydı. Akranları bahçede oyun oynarken Wilma düşe kalka yürümeye çalıştı, çoğu zaman yalnızdı ve etrafındakilerin acıyan bakışlarıyla karşılaştı. Ama o, bu bakışlara ve engellere aldırış etmedi. Onun için eksik olan şey bacak değil, sabırdı ve bu sabır kendisinde fazlasıyla mevcuttu.

Bisiklete binmeyi tek başına öğrendi
Wilma asla düşmekten korkmadı. Yerde kaldığında da ayağa kalktığında da yalnızdı. Ancak bu yalnızlık, onun içindeki gücü keşfetmesine yardımcı oldu. Tek başına ayağa kalkmayı, merdivenleri tırmanmayı ve hatta bisiklete binmeyi öğrendi. Herkes onun neyi yapamayacağını düşünürken, o sessizce neyi başarabileceğini planladı. Kardeşleri, onun bacaklarını masaj yaparak güçlendirmeye çalıştı ve bu, Wilma’nın iyileşme sürecinde önemli bir rol oynadı. On iki yaşına geldiğinde, doktorların tüm tahminlerine meydan okuyarak ayakkabısını çıkardı ve kendi başına yürümeye başladı. Bu, onun hayatındaki ilk büyük zaferiydi.
Reklam
Atletizmle tanışması, lise yıllarına denk geldi. Basketbol antrenörü C.C. Gray, Wilma’nın hızını fark etti ve onu atletizme yönlendirdi. Başlangıçta kimse ona inanmadı. Antrenörleri bile “Bu çocuk ne yapacak ki?” diye düşündü. Ancak Wilma kararlıydı. İlk yarışlarında defalarca yenildi. Pistte düşüyor, nefes nefese kalıyordu. Hiç pes etmedi. Evde aynanın karşısında saatlerce çalıştı, kendi stilini oluşturdu: Düşük bir ağırlık merkezi, güçlü bir üst beden, inanılmaz bir hız ve tabii ki sonsuz bir irade.

16 yaşında olimpiyatlarda
Liseye geldiğinde, o artık bir efsaneye dönüşmeye başlamıştı. Doğuştan felçli bir bacağı olan bu çocuk, pistte devlere kafa tutuyordu. Burt High School takımında yıldızlaştı. Rakipleri hâlâ onun geçmişini hesaba katarak sahaya çıkıyor ama yarış sonunda bunun hiçbir önemi olmadığını fark ediyorlardı. 1956 yılında, daha 16 yaşındayken, Melbourne Olimpiyatları’na katıldı ve 4x100 metre bayrak yarışında bronz madalya kazandı. Bu, onun için sadece bir başlangıçtı.
Ancak Olimpiyat seviyesinde atletizm, tam temaslıydı ve fiziksel avantajlar belirleyici olabilirdi. Birçok üniversite onu takımına almak istemedi. Tennessee State Üniversitesi, onun yeteneğine ve azmine inanarak onu kabul etti. Burada da ona güvenmeyenler oldu ama Wilma yine çok çalıştı. Her gün salonun kapısını ilk açan ve son kapatan kişi oydu. Antrenörü Ed Temple’ın rehberliğinde, hızını ve tekniğini daha da geliştirdi.

3 altın madalya
Üniversite kariyeri boyunca pistte müthiş bir başarı sağladı. 1960 Roma Olimpiyatları’nda, dünya onu tanıdı. 100 metre, 200 metre ve 4x100 metre bayrak yarışında tüm maçlarını kazanarak üç altın madalya kazandı. Özellikle 100 metre finalinde gösterdiği performansla âdeta uçtu ve dünya rekorunu kırdı. Salon yıkıldı. Tribünler ayakta alkışladı. Madalya töreni esnasında Wilma’nın zihninde de bir seremoni vardı: Sanki yılların acısını, dışlanmışlığını, küçümsenmişliğini, yapamazsınlarını yendiği için ruhuna bir altın madalya takdim ediyordu.
Reklam
Şampiyon olduktan sonra profesyonel spor yerine farklı bir yol seçti. Hikâyesini yazdı ve hayatının ilham verici hikayesini anlattığı Wilma adlı otobiyografisi kısa sürede motivasyon literatürünün klasiklerinden biri haline geldi. Amerika’nın dört bir yanında konferanslara katıldı, lise salonlarında, üniversite amfilerinde, büyük şirket toplantılarında konuşmalar yaptı.

O çıktığı her yarışta hayatla da koşuyordu. Pist onun için tam bir savaş alanıydı. Karşısındaki rakipler bazen güçlüydü, bazen favoriydi ama Wilma her seferinde kalbini, ikinci bacağı olarak hissetti ve insan azminin sembolü haline geldi. Eğitim programlarına dâhil oldu, engelli bireyler için değil, engel tanımayan bireyler için bir örnekti artık o.
Wilma Rudolph, 3 Olimpiyat altın madalyasıyla atletizm kariyerini kapattı. Bu madalyalar, felç geçiren çocukluğuna, doktorların “Yürüyemezsin!” diyen sözlerine inat 3 kere “Koş!” demesiydi aslında. Şampiyonlukları, ödülleri, ünü onun için geçici şeylerdi. Onun için kalıcı olan şey çocuklara ve gençlere öğrettikleriydi. Yıllar sonra şöyle diyordu: “Doktorlar yürüyemeyeceğimi söylediler. Annem ise her zaman yürüyebileceğimi söyledi. Ben, anneme inandım.”
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.