Üniversitelerde ‘karekod’ tuzağı ve dijital itaat provası

Güne artık eşimize dostumuza değil, o parlak ekrana selam vererek başlıyoruz. Tuvalette, yemekte, yatakta... Telefon artık vücudumuzun bir uzvu gibi. Ancak bu cihazların bizi ne kadar "akıllandırdığı" tartışılırken, asıl mesele bizi ne kadar uysallaştırdığıdır. Bu, basit bir teknoloji eleştirisinin çok ötesinde bir durum.
Davos koridorlarında planlar yapan küresel elitlerin rüyası, insanlığı dijital bir ağın içinde balık gibi yüzdürmek değil; o ağı bizzat insanların üzerine ördürmektir. İşte tam bu noktada üniversitelerimizde "teknolojik yenilik" ambalajına sarılmış, içi ise epey şaibeli bir uygulama sessiz sedasız yayılıyor: QR Kod (Karekod) ile Yoklama Sistemi.
İlk bakışta ne kadar da masum değil mi? Akademisyenler "kâğıt israfı bitiyor" diyor; gençler "imza atmakla uğraşmıyoruz, zaman kazanıyoruz" diye seviniyor. Ah o konfor yok mu! Peyniri görüp de tuzağı göremeyen farenin dramı gibi... Konfor, modern insanın afyonu olmuş durumda. Ve bu afyon, şu sıralar üniversite amfilerinde, geleceğimizin teminatı olan gençlerimize "yoklama" adı altında zerk ediliyor.
Peki, bu gerçekten mâsum bir yoklama mı, yoksa küresel bir itâat projesinin yerel pilot uygulaması mı?

Yoklama değil, varlığı teslim etme ritüeli
Sistemin işleyişi basit: Hoca derse girer, tahtaya bir karekod yansıtır. Öğrenciler telefonlarını çıkarır, uygulamayı açar, GPS konumlarını aktif hale getirir ve kodu okutur. Sistem, öğrencinin o saniyede sınıfta olduğunu doğrular. Teknik detaylara boğulmadan sormamız gereken ilk soru şudur: Bu bir tercih mi, yoksa dayatma mı?
‘Anayasa’nın hangi maddesinde "Yükseköğrenim görmek isteyen her Türk genci, akıllı cep telefonuna sahip olmak ve onu sürekli üzerinde taşımak zorundadır" yazıyor? Belki öğrencinin maddî durumu elvermiyor, belki de modern dünyanın dijital gürültüsünden kaçmak için tuşlu bir telefon kullanmayı tercih ediyor. Bu sistem, o genci "yok" sayıyor. Bedenen orada olsa bile dijital olarak işlenmediği için sistem dışına itiliyor.
Eğitim kurumları özgür düşüncenin kalesi olması gerekirken biz o kaleleri öğrencilerin her adımını takip eden dijital birer hapishaneye (panoptikon) çeviriyoruz. Jeremy Bentham’ın tasarladığı Panoptikon hapishanesinde mahkumlar gardiyanı göremezdi ama izlendiklerini bilirlerdi. Bugün gardiyan yok; uygulama var. Kule yok; uydu var.

Zil sesi yerine 'bip' sesi ve hes kodu alışkanlığı
Rus fizyolog Ivan Pavlov, köpeklerini zil sesiyle yemek yemeye şartlandırmıştı. Bir süre sonra yemek gelmese bile zili duyan köpeklerin salyaları akıyordu. Bugün amfilerde yaşanan durum, Pavlov’un laboratuvarından farksız. Ekranda QR kod belirir (Zil), öğrenci telefonu çıkarır ve okutur (Tepki).
Bu şartlanmayı anlamak için 1900'lere gitmeye gerek yok; daha dün gibi hatırladığımız o "sahte salgın" günlerine bakalım. Küresel korku imparatorluğu kuruldu ve en temel insan hakkı olan seyahat özgürlüğü HES Kodu ile bağlandı. Otobüse binmek, AVM’ye girmek için telefonumuzu bir gardiyana uzatır gibi görevliye uzattık. Ekran "yeşil" yanarsa insan yerine konduk, "kırmızı" yanarsa veya şarjımız bittiyse sistemden atıldık.
Bize o dönem "geçici tedbir" denildi ama zihinlerimize şu zehirli fikir başarıyla ekildi: "Sistemin dijital onayı olmadan adım atamazsın."

HES kodu, bu büyük dijital kuşatmanın Beta sürümüydü. Toplumun nabzını ölçtüler ve gördüler ki, insanlar otobüse binebilmek için mahremiyetlerini seve seve teslim ediyor. Bugün üniversitelerdeki QR kodlu yoklama, işte o zihniyetin akademik versiyonudur. Dün "sağlık için kod lazım" dediler, bugün "disiplin için" diyorlar. Belki de yarın "karbon ayak izin doldu" diyip marketten içeri almayacaklar.
Tehlike uygulamanın kendisinden ziyade, oluşturduğu kabullenmişliktir. 20 yaşındaki bir genci varlığını kanıtlamak için telefonunu okutmaya alıştırırsanız, 10 yıl sonra önüne koyacağınız her türlü dijital dayatmayı tereyağından kıl çeker gibi kabul ettirirsiniz. Bu bir "itâat antrenmanı"dır.
Veri madenciliği ve ‘Quishing’ tehlikesi
"Aman canım alt tarafı yoklama, verimi ne yapacaklar" demeyin. Veri, 21. yüzyılın petrolüdür ve sondaj kuyuları artık ceplerimize kuruluyor.
Uygulamalar, çalışmak için kamera ve en tehlikelisi olan Konum (GPS) izni istiyor. "Hile yapılmasın" bahanesiyle istenen konum verisi, aslında öğrencinin kampüs içindeki tüm hareket dökümünü çıkarır. Kiminle oturduğu, nerede vakit geçirdiği gibi bilgiler basit veriler değil, bir profil oluşturma setidir. Üstelik bu yazılımların çoğu Google veya Apple altyapılarını (API) kullanır. Yani Mehmet'in derste olup olmadığının bilgisi dolaylı yoldan da olsa Kaliforniya'daki bir sunucunun kayıtlarına düşer.

Dahası, işin bir de Siber Güvenlik boyutu var. Siber dünyada buna "Quishing" (QR Kod ve Phishing) deniyor. O siyah-beyaz labirente kameranızı çevirdiğinizde aslında bir Rus Ruleti oynarsınız. Masum bir yoklama kodu sandığınız şey, sizi sahte bir siteye yönlendirebilir veya telefonunuza casus yazılım indirebilir. Kötü niyetli birinin amfiye veya panolara sahte bir QR kod yapıştırması, yüzlerce gencin kişisel verilerinin saniyeler içinde karanlık ağa (Dark Web) düşmesi demektir.
Silikon Vadisi’nin ikiyüzlülüğü
Büyük resme bakalım. Metaverse rüyalarıyla insanlığı sanal aleme hapsetmeye çalışan teknoloji devlerinin (Bill Gates, Steve Jobs vb.) çocuklarını nasıl yetiştirdiğini biliyor musunuz? Silikon Vadisi'nin göbeğindeki Waldorf okullarında tablet ve akıllı tahta yasaktır. Tebeşir vardır, çamur vardır, insan insana iletişim vardır.
Çünkü onlar ürettikleri zehrin farkındalar. Kendi çocuklarını "yönetici sınıf" (efendi) olarak yetiştirirken, dünyanın geri kalanını ekrana bağımlı "dijital işçiler" (köle) olarak kodluyorlar. Bizim üniversitelerimizde gençler, QR kod peşinde koşarken onların çocukları bahçede domates yetiştiriyor.
Bu sistemin bir sonraki adımı Çin'deki Sosyal Kredi Sistemi'dir. Kırmızı ışıkta geçenin, devleti eleştirenin puanının düştüğü ve hayatın kısıtlandığı o distopya... YÖK’e bağlı üniversitelerdeki uygulama, işte o sistemin "demo" sürümüdür.

Film diye izledik meğer belgeselmiş!
Kültürel emperyalizmin en ilginç yanı yapacaklarını önce filmlerde gösterip bizi buna alıştırmasıdır. "Şuuraltı mesaj" (Subliminal) dedikleri şey tam da budur.
Hatırlayın, Black Mirror dizisinin o meşhur "Nosedive" (Dibe Vuruş) bölümünü. İnsanların birbirini sürekli puanladığı, puanı yüksek olanın lüks sitelerde oturup, puanı düşük olanın toplu taşımaya bile binemediği o kâbus senaryosunu... Üniversitelerdeki bu QR kodlu takip sistemi, o puanlama sisteminin ilk basamağıdır. Bugün derse gelip gelmediğinizi takip eden sistem, yarın "yeterince itâatkar" olup olmadığınızı puanlayacaktır!
Ya da Dave Eggers’ın romanından uyarlanan "The Circle" (Çember) filmini düşünün. Filmde şeffaflık adı altında mahremiyetin tamamen yok edilmesi, "sırlar yalandır" sloganıyla insanların 24 saat gözetlenmesi anlatılıyordu. Başroldeki karakter, "mahremiyeti" bencillik olarak görmeye başlıyordu. Bugün üniversitelerde "Konumunu aç, QR kodu okut" demek, gençlere "Saklayacak bir şeyin yoksa, gözetlenmekten korkma" fikrini aşılıyor.
Ve elbette John Carpenter’ın efsanevi filmi "They Live" (Yaşıyorlar)... Filmde baş karakter özel bir gözlük taktığında, reklam panolarındaki, dergilerdeki ve paralardaki gizli mesajları görüyordu: "İTAAT ET", "TÜKET", "UYUMAYA DEVAM ET". Bugün o özel gözlüğe ihtiyacımız yok; akıllı telefonların ekranları o gizli mesajları beynimize zaten işliyor. QR kodlar, modern çağın "İTAAT ET" komutlarıdır.

Ne yapılmalı?
Peki, teknolojiyi tamamen reddedip mağaralara mı dönelim? Elbette hayır. Müslüman feraset sahibidir; teknolojiyi kullanır ama onun kölesi olmaz. Bıçağı cerrah da kullanır, kâtil de; mesele onu tutan eldedir.
Bu noktada çözüm için somut adımlar atılmalıdır:
● Alternatif Sunulmalı: Akıllı telefon bir zorunluluk olamaz. "Ben Google'ın beni takip etmesini istemiyorum" diyen öğrenci için manuel imza hakkı saklı tutulmalıdır.
● Yerli ve Kapalı Devre Sistemler: Teknoloji kullanılacaksa bile verinin dışarı sızmadığı, mahremiyeti önceleyen güvenli sistemler kurulmalıdır.
Bir zamanlar kölelerin ayaklarına kaçmasınlar diye pranga vurulurdu. Şimdi o prangalar görünmez oldu, dijitalleşti ve ceplerimize girdi. Zincirler en zayıf halkadan değil, en sağlam takılan yerden tutar insanı. Bugün derse girmek için o kodu okutan genç, yarın özgürlüğünden vazgeçmek için başka bir kodu okutmaya hazır hale gelir.
Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmayalım. "Teknolojiyi yakalıyoruz" derken irademizi o karekodların karanlık labirentlerinde kaybetmeyelim. Çünkü o "Büyük Birader" artık bizi tepeden izlemiyor; o, cebimizde titreyen o küçük cihazın ta kendisi. Ve emin olun, o cihazın "kapat" tuşu olsa da, "gözü" asla kapanmıyor.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.