Peki ya eser de bizi hissedebilseydi? Anadol’un Dataland’i açıldı

Beş bin yıldır müzelerde aynı şeyi yapıyoruz. Bir esere bakıyoruz, içimizde bir şeyler kıpırdıyor, sonra bir sonrakine geçiyoruz. İlişki hep tek yönlü kuruldu; biz bakarız, eser bakılır. Refik Anadol, Los Angeles'ta açtığı yeni müzesiyle bu beş bin yıllık alışkanlığı tersine çevirmeye çalışıyor. Sorduğu soru basit ama sarsıcı: Peki ya eser de bizi hissedebilseydi?
Anadol'un "dünyanın ilk yapay zeka sanatı müzesi" dediği Dataland, 20 Haziran'da kapılarını açtı. Yeri de tesadüf değil. Frank Gehry'nin tasarladığı Grand LA kompleksinde, sanatçının 2018'de ışık gösterisi yansıttığı Walt Disney Konser Salonu'nun tam karşısında. Anadol için bir tür eve dönüş; on yılı aşkın süredir bu şehirde yaşıyor, üretiyor ve ders veriyor.

Bilekteki sensör, boyundaki koku
Dataland'i sıradan bir sergiden ayıran şey, ziyaretçiyi pasif bir izleyici olmaktan çıkarması. Müzeye giren herkese iki giyilebilir cihaz veriliyor. Bileğe takılan bir sensör kalp atışını, cilt sıcaklığını ve teri ölçüyor; bu veriler anlık olarak eserin içine akıyor. Boyna asılan ikinci cihaz ise kişiye özel bir koku yolculuğu sunuyor; düzinelerce esans, ziyaretçinin verdiği tepkilere göre değişiyor. Yani salonda gördüğünüz görüntü, duyduğunuz müzik ve burnunuza gelen koku, kısmen sizin o anki halinizden doğuyor. Bana kalırsa, bir eserin nabzımı okuyup kendini ona göre değiştirmesi fikri bana hem heyecan verici hem de biraz ürkütücü geliyor.
Bir rüyadan çıkan yağmur ormanı
Açılış sergisi "Machine Dreams: Rainforest", Anadol'un Amazon'a yaptığı bir geziden doğuyor. Sanatçı, modern teknolojiden büyük ölçüde uzak yaşayan Yawanawá topluluğunun liderleriyle daha önce de tanışmıştı; bu topluluğun izini taşıyan "Inner Portrait" işini ben de birkaç yıl önce Art Basel'de görme şansı bulmuştum. Şimdi aynı karşılaşma, başka bir esere dönüşmüş. Serginin merkezindeki sinekkuşu imgesi sanatçıya orada bir rüyada gelmiş. Stüdyonun geliştirdiği "Large Nature Model" adlı yapay zeka ise on altı farklı yağmur ormanından toplanan verilerle eğitilmiş; Smithsonian, Cornell Ornitoloji Laboratuvarı ve Londra Doğa Tarihi Müzesi gibi kurumlarla yapılan ortaklıklar da işin temelinde duruyor.

Tartışmanın tam ortasında
Dataland, yapay zeka sanatının en çok eleştirildiği bir dönemde açılıyor ve bu eleştirilerden payını alıyor. Kimi sanatçılar, talimatla üretilen görüntülerin sanat sayılamayacağını, olsa olsa "ikinci sınıf bir eğlence" olduğunu savunuyor. Anadol'un buna cevabı ise şeffaflık üzerine kurulu: kendi modellerini inşa ettiklerini ve verinin nereden geldiğini açıkça paylaştıklarını söylüyor. Müzenin kâr amaçlı bir girişim olması ve biletlerin 49 dolardan başlaması da geleneksel müze anlayışından bir kopuş olarak okunuyor.
Gehry'nin bıraktığı kabuklar
Bu işin Anadol açısından bir de hüzünlü tarafı var. Müzenin mimarı Frank Gehry, geçtiğimiz Aralık'ta aramızdan ayrıldı; yani bittiğini göremeden gitti. Oysa Anadol onu hem hocası hem de yol göstericisi sayıyordu. Grand Avenue'nün yıllar sonra yeniden sanatın merkezi haline gelişini Gehry'nin de görmek isteyeceğine inanıyor. Sanatçının deyişiyle Gehry geride "hayalperestler için beton kabuklar" bırakmış. Dataland de işte o kabuklardan birinin içinde, bambaşka bir soruyla can buluyor: Sanat artık yalnızca bakılan değil, bakan bir şey olabilir mi?

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.