Transatlantik İttifakı ve ABD bölünürken

Başkan Donald Trump ikinci kez göreve geldiği daha ilk yılda, sadece Amerika Birleşik Devletleri’nin iç siyasetiyle değil, Transatlantik Paktı’nın istikrarıyla da oynadı. Trump yönetiminin söylem ve davranışları, Batı blokunun temel güven ilkelerinde önemli çatlaklar açtı ve Atlantik’in iki yakası arasında ciddi bir yarık ortaya çıkardı.
Trump’ın Venezuela’daki hukuksuz saldırganlığı, Gazze’de tatil kenti oluşturma fikri ve ardından Grönland’ı satın alma önerisi gibi davranışları, tüm dünyada olduğu gibi Avrupa devletlerinde de şaşkınlık ve güvensizlik yarattı. Bu tür fikirler, ABD ile Avrupa arasındaki öncelikler ve güven ilişkisi üzerinde tartışma yarattı; ittifakın ortak değerler ve stratejik çıkarlar temelindeki sağlamlığını sorgulattı.
ABD, İsrail’in yönlendirmesiyle İran’a ikinci kez saldırıya hazırlanıyor. Ortadoğu’da “Suriye’yi Türkiye’ye, İran’ı Pehlevi’yi başa getirerek İsrail’e” verme politikası, bir yandan Obama ve Biden’ın YPG/SDG hatasını düzeltmiş görünürken İran ve Gazze konusunda ise tamamıyla Netanyahu ve damadı Kushner’in etkisinde olduğunu gösteriyor.
Reklam
ABD’de ise göçmenlik politikaları, toplum içindeki bölünmeleri derinleştirdi. Minneapolis, Minnesota’da federal göçmenlik ajanları tarafından iki ayrı beyaz Amerikalı vatandaşın öldürülmesi ve devam eden protestolar, ülke çapında göçmenlik ve kolluk gücü uygulamalarıyla ilgili büyük tartışmalara yol açtı. Olayın bağlamı ve Trump yönetiminin buna verdiği yanıt, ABD’deki kutuplaşmayı daha da yoğunlaştırdı. Federal yetkililer olayı “yerli terörizm” olarak nitelendirirken, yerel liderler ve videolar bu anlatıyla çelişen görüntüler gösterdi. Protestolar büyüdü, Minneapolis kent yönetimi ile federal yöneticiler arasında derin bir güven krizi ortaya çıktı.
Davos’da iki konuşma, iki dünya görüşü
2025 yılının Davos Zirvesi’nde konuşan iki liderin ifadeleri, Batı’nın geleceğine dair keskin bir karşıtlığı sembolize etti. Mark Carney’nin konuşması Avrupa’nın ortaklık ve Batı iş birliği vizyonunu yeniden teyit etmeye yönelikti. Carney, uluslararası kurumların gücünün ve müttefik dayanışmasının öneminden söz etti. O, Batı’nın demokrasi, hukukun üstünlüğü ve ekonomik entegrasyon temelinde güçlü kalması gerektiğini savundu. Carney’nin hitabı, transatlantik bağların kopmaması gerektiğini ve uluslararası normların savunulmasının şart olduğunu vurguladı. Ancak bu yaklaşımın da eleştirilecek yanları var: Carney, Batı’nın tarihsel üstünlüğünü varsayarak sömürge dönemlerinin ve bugün hala sömürülen milyonlarca Afrikalı, Asyalı ya da Amerika yerlisinin tarihsel adaletsizliklerini kapsayan bir anlatı geliştirmedi. Onun hitabında, Batı’nın tarihsel yükümlülüklerinin ve geçmiş suçlarının kapsamlı bir yüzleşmesi yoktu; bu eksiklik, konuşmasını salt bir statükoyu savunma çabasına dönüştürebilir.
Diğer tarafın sesi ise Trump’ın Davos konuşması oldu. Trump dağınık konuşmasında ABD’nin küresel liderlik yükünden çekilme ihtiyacını, “önce Amerika” söylemiyle dile getirmeye çalıştı. Kibirli hitabı, özellikle ekonomik çıkarlar ve ulusal egemenlik vurgusuyla dikkat çekti. Trump, müttefiklerin güvenilirliğini sorguladı ve Avrupa odaklı kurumların eskisi kadar ABD için önemli olmadığını savundu. Bu sözler, transatlantik ilişkilerin geleceği konusunda ciddi endişeler doğurdu; çünkü ortak değerleri ve güveni esas alan bir ittifak, lider ortaklardan birinin çıkar odaklı içeriklerle bunu reddetmesi halinde ciddi bir gerileme yaşar.
Carney’nin konuşmasındaki temel eksiklikler
Öte yandan, Carney’nin Davos’taki çıkışı güçlü bir Batı savunusu gibi görünse de eleştiri gerektiren önemli yönleri var. Öncelikle, Batı’nın “üstünlüğü” üzerinden kurduğu anlatı, sömürü ve kolonizasyon tarihini yeterince sorgulamıyor.
Reklam
Batı’nın küresel çıkarları tarih boyunca milyonlarca Afrikalı ve Asyalı nüfusun ekonomik ve kültürel kaynaklarının sömürülmesiyle şekillendi. Bu gerçek, Carney’nin konuşmasında yer almadı. Ayrıca, Amerika’daki yerli halkların tarihsel kırılmaları ve maruz kaldıkları adaletsizlikler de transatlantik söylemin bir parçası olarak ele alınmadı. Bu tür eksiklikler, Batı’nın liderlik söylemini geçmişle yüzleşmeden sürdüren bir söylem hâline getiriyor ve özellikle Batı dışı dünyada bu, ikna edicilikten uzak bir mesaj veriyor. Batı’nın geleceği, sadece uluslararası normların savunulmasıyla belirlenmez; aynı zamanda bu normların tarihsel köklerinin dürüstçe değerlendirilmesiyle ve geçmişin yükümlülüklerinin tanınmasıyla da şekillenir. Carney’nin hitabı bu açıdan eksik kaldı.
Sonuç: Bölünmüş bir Amerikan liderliği ve zorluklarla kuşatılmış bir ittifak
ABD içindeki siyasi bölünmeler ve transatlantik güven sorunları, Batı’nın ortak geleceğini sorgular hâle geldi. Minneapolis’teki olaylar gibi gerilimler, iç güvenlik söyleminin ulusal birlik yerine kutuplaşmayı nasıl derinleştirdiğini gösterdi. Avrupa ve diğer Batılı ortaklar, ABD ile ilişkilerini devam ettirmek istese de ortak değerlerden ziyade kısa vadeli çıkar dengeleri üzerinden hareket etme eğilimleri artıyor.
Transatlantik İttifakın geleceği artık sadece dış tehditlere karşı birlikte durmakla değil, aynı zamanda ortak bir değer zemini oluşturmaya yönelik tarihsel ve etik bir yüzleşme ile mümkün olabilir. Aksi takdirde hem Atlantik’in iki yakasında hem de küresel ölçekte güven sarsıntıları daha da derinleşecektir.

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.