Emoji ile empati kurulabilir mi?

Bir süredir, kalbimizin alışık olmadığı hayat biçimlerine maruz kalıyoruz. Yavaş yavaş, itiraz etmeden, hatta çoğu zaman farkına varmadan… Geçmişte bize uzak olan ne varsa bugün yanı başımızda yaşanıyor; makbul, meşru sayılıyor. Vicdansızlığı “soğukkanlılık”, duygusuzluğu “profesyonellik” sayan bir çağda yaşıyoruz. Ve ne yazık ki bu şartlara uyum göstermek, marifet olarak sunuluyor. Asıl düşündürücü olan ise bu kötü gidişata zamanla alışıyor ve dert etmiyor olmamız. Hatta çoğu zaman kendimizi inkâr pahasına, bize dayatılanları kabullenebiliyoruz.
Henüz çocukken tanıştık bu çarpık düzenle. Eğitim sistemi bize sevgiden, merhametten, nezaketten, empati kurmaktan ziyade yarışmanın ve hep en önde olmanın ulaşılması gereken yegâne başarı olduğunu öğretti. Hep en önde, en üstte, en başta olmaya; yani hep birinciliğe koşullandık. “En iyi” olmanın yolunu ararken “iyi” olmayı ihmal ettik. Kazanmak için bazen insanlığımızdan vazgeçtik. Bizi biz yapan ne varsa askıya aldık. Birey olma söylemiyle kendimizden uzaklaştık. Sonunda kendisi olmayan ama başarılı görünen hissiz figürlere dönüştük.
Bu dönüşüm, en çok ilişkilerimizde kendini gösterdi. Önce arkadaşlarımızla aramıza mesafe girdi. Sonra dostluklarımız zayıfladı. Nihayet ailemizle konuşurken bile birbirimizi duymamaya başladık. Mahallemize yabancılaştık; arkadaşlarımıza ve sonra kendimize… En sonunda da kalbimize. Merhamet, usul usul çekildi hayatımızdan. Oysa merhamet, bizi insan yapan temel duygulardan biri değil miydi?
Reklam
Empati, artık cümle içinde kullanılan, içi boş bir kelimeye dönüştü. Düşen bir arkadaşımızın acısını anlamakta zorlanıyoruz. Zulme uğrayan bir mümin kardeşimizin yerine kendimizi koymak, aklımıza gelmiyor. Çünkü empati kurmadığımız yerde acı bize ait olmuyor. Acı, bize ait olmayınca da kalbimiz harekete geçmiyor. Gönül gözümüz kapanıyor, kalbimizin dili tutuluyor. Yan yana yaşıyoruz ama birbirimizi görmeden. Bakıyoruz ama fark etmiyoruz. Konuşuyoruz ama anlamıyoruz. Böyle bir hayatın adına gerçekten “yaşamak” denebilir mi?
Oysa empati, insanın sosyal varlık oluşunun temel şartlarından biridir. Sosyal ilişkilerimizi ayakta tutan görünmez bağdır o. Çatışmaları çözme, duygusal kırılmaları onarma, aile ve dostluk ilişkilerini sağlıklı biçimde sürdürebilme… Bunların hepsi empatiyle mümkündür. Empati yeteneği geliştikçe iletişim güçlenir; iletişim güçlendikçe güven artar. Ve güven, insanı insan yapan en kıymetli zemindir.
Belki de yeniden sormamız gereken soru şudur: Duyguları anlama becerisine sahip miyiz? Mesela bir arkadaşımızın duygu yüklü sosyal medya paylaşımının altına üzgün bir emoji koymak bir empati midir? O acıyı gerçekten hissetmiş ve paylaşmış sayılır mıyız?
Dijital ağlardaki bağlantılarımız çok ama gönül bağlarımız zayıf. Hemen herkesle temas hâlindeyiz; fakat gerçek manada dostluk kurduğumuz, gönlüne temas ettiğimiz insan sayısı bir o kadar az. Günümüz insanı, bir başkasının acısıyla çoğu zaman ekran aracılığıyla karşılaşıyor. Ekranımıza bir bildirim düşüyor. Belki bir fotoğraf… Ya da bir cümle. Altına birkaç kelime, yanına bir üzgün yüz emojisi… Ve “görev tamam” hissiyle kaydırıp geçiyoruz. Bir arkadaşımızın derdini, acısını kendi kalbimizde taşımayı gerçekten göze alıyor muyuz? Bir mümin kardeşimizin yaşadığı dramı hissetmek için ekranı değil, kalbimizi açmamız gerekir.
Reklam
Empati kurabilmemiz için, gerçekten hissederek acıyı yüreğimizde taşımamız gerekir. Yaralı bir kalbe doğru samimi bir adım atabilme becerisidir zira. Ne var ki sosyal medyanın dili, bizi hissetmeye değil; hızla tepki vermeye alıştırıyor. Evet, sadece tepki. Kalbimizde en küçük bir sızı duymadan, parmaklarımızla aceleci bir refleksle tepki verip geçiyoruz çoğu zaman. Oysa bir acıyı paylaşmak, birkaç saniyelik basit bir eylemden ibaret değildir; emek ister, durmayı ister, yüreği ortaya koymayı ister.
Bir başka mesele de şu: Gençlerin empatiden yoksun olduğuna dair yaygın bir kanaat dolaşıyor. Beynin gelişimi, hormonların etkisi, kimlik arayışı… Bunların hepsi zaman zaman uyumsuzluklara yol açabiliyor. Üstüne üstlük eğitim baskısı, sınav kaygısı, gelecek endişesi, sosyal çevreyle yaşanan çatışmalar… Gençlik yıllarının kendine özgü sancılarını, ergenlik döneminin insanın hem zihinsel hem de bedensel anlamda değişim yaşadığı zor bir dönem olduğunu dikkate aldığımızda, böyle kesin bir yargının haksızlık olacağını düşünüyorum. Bunca ağır yükün altında toy bir kalbin yorulması şaşırtıcı olmasa gerek. Kanaatimce empati, sadece psikolojik bir kavram değil; ahlaki istikametimizi belirlerken bize yardımcı olan güçlü bir motivasyon kaynağıdır.
Bu bağlamda kendimizi bir başkasının yerine, hele hele acı çeken, zulüm altında yaşayan insanların yerine koyabildiğimiz ölçüde insan kalırız. Çünkü insan, yalnız kendi acısıyla değil; başkasının acısını hissederek de anlam dünyasında derinlik kazanır. Kişisel gelişimcilerin klişelerinde pek bahsetmediği ama bizim olmazsa olmazımız olan merhamet duygumuz da empati kabiliyetimizle derinleşir. Empati, kalbimizin hâlâ canlı ve hayatta olduğuna dair sessiz bir işarettir.
Kalpten ve ahlaki istikametimize yön veren bir duygudan bu kadar söz etmişken meseleyi bir de manevi bir zaviyeden değerlendirmek gerekir. Tasavvuf geleneğinde kalbin, yalnızca biyolojik bir organdan ibaret olmadığı bilinir; zira kalp, hakikatin tecelli ettiği yerdir. Başkasının derdine gerçek anlamda kulak verebilmek için, kendi benliğimizin durmak ve susmak bilmeyen arzularını, hiç değilse bir süreliğine dizginlememiz icap eder. Maneviyat ehlinin “hâlden anlamak” dediği şey, tam da budur: Hâl diliyle konuşabilmek… Anlayabilmek ve hissedebilmek… Söylenmeyeni duymak, görünmeyeni fark edebilmek…
Empati becerimiz arttıkça kalbimiz incelir. İncelen kalp ise nezaket ve erdem alametleriyle doludur. Asla sert üslup kullanmaz ve öfke ile yol almaz; her durumda aklıselimle, anlayışla iletişim kurar.
Reklam
Hayatın sert rüzgârlarına karşı en sağlam dayanak, kalbin yumuşak kalabilmesidir. Karşımızdaki insanın duygusunu hissetme motivasyonumuz, hayata tutunma biçimimizi değiştirir; bizi kırılgan değil, her daim dirençli kılar. Başkasının sevincini paylaşabilir, başkasının acısına üzülmeyi becerebilirsek kendi varoluşumuzu da anlamlı kılmış oluruz. Çünkü anlam, yalnız kendimizle kurduğumuz ilişkiden değil; başkalarıyla kurduğumuz bağdan doğar. Bugün karşılaştığımız en büyük tehlikelerden biri de hissizleşmektir. Neredeyse hayatımızın her anında sürekli bir uyarana maruz kalıyoruz. Bu da zaman içinde doğal olarak duyarsızlaşmamıza neden oluyor. Şayet bir kalp duyarsızlaşır, hissizleşirse; hayatla, insanla, daha açık ifadeyle bir başka kalple temas kurma becerisini kaybeder. Dolayısıyla kalbimizin her daim hisli, diri ve canlı kalması için empatiye ihtiyacımız var.
Hissetme kabiliyetimizi kaybetmişsek kâğıt üstündeki hiçbir “başarımız”, bizi insan kılamaz. Diploma, kariyer, ödül, alkış… Bunların hiçbiri kalbimizde oluşan derin boşluğu doldurmaz. Empati, kalbin unuttuğu şeyi hatırlamasıdır. Kendimizi her zaman merkeze koymaktan vazgeçip arkadaşımıza, eşimize, dostumuza; yani muhatabımıza doğru samimi bir adım atmaktır.

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.