Umutsuzluk tehlikesi

Hayatının herhangi bir anında kendini karanlık, sonu görünmeyen bir yerde bulduğun oldu mu? Bir çıkış aradığın ama o çıkışın yerini bir türlü tayin edemediğin… Özellikle yirmili yaşlar, insanın bu duyguyla ilk kez yüzleştiği yıllardır. Ya kendimiz yaşamışızdır bunu ya da bir arkadaşımızın gözlerinde şahit olmuşuzdur.
Bir metaforla konuyu daha anlaşılır kılmak gerekirse gündüz vakti ormanda yürümeyi, açık havada vakit geçirmeyi ne kadar severiz. Ağaçlar bize ferahlık verir, nefesimiz derinleşir, huzur hissederiz. Peki, aynı orman gece olduğunda nasıl olur da ürkütücü bir yere dönüşür? Mekân aynı. Ağaçlar, çalılar, çiçekler hepsi yerli yerinde; değişen, sadece bizim bakışımızdır. İşte insanın içine çöken umutsuzluk da böyledir. Karanlık bir orman gibi… Yalnızlaştırır, korku verir, yön duygumuzu elimizden alır. Bir süre sonra sadece yolu değil, çıkış ihtimalini de göremez hâle geliriz.
İşte bu yüzden umutsuzluk, basit bir ruh hâli tanımı olarak tarif edilemez. İnsanın kendi özünden, anlamından ve nihayet hakikatinden uzaklaşmasının adıdır. Kendi hikâyesini unutan insan, umutsuzluğa düşmüş demektir. Ya da şöyle mi demeliyiz? Umutsuzluğa düşen insan aslında kendi hikâyesini unutmuştur. Bu duygu, sadece bireysel değildir; toplumsal bir tarafı da vardır. Kriz zamanlarında umutsuzluk, toplumların manevi bünyesini kemiren görünmez bir hastalık gibi yayılır. Bu hususta inancımız, bize son derece açık bir kapı aralar: Kur’an-ı Kerim’de, “Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez,” buyrulur. Bu ifade, yalnızca bir öğüt değil; aynı zamanda bir yön, bir istikamettir. Şartlar ne olursa olsun umudu diri tutmak; sabrı, azmi ve tevekkülü elden bırakmamak gerekir. Umutsuzluk, insanın köklerine yabancılaşmasıdır. Köklerinden kopan insan; yeşeremez, çiçek açamaz, sürgün vermez. Bu ruh hâlindeki insan, önünü göremez; yönünü tayin edemez. Ve doğal olarak geleceğini tamamen karanlık zannetmeye başlar. Oysa gördüğü karanlık mutlak değildir. Her gecenin sabaha açılan bir kapısı vardır. Yeter ki insan, o kapının varlığına inanmayı sürdürsün. Bu umutsuzluk hâlinin, kadim geleneklerimizde de karşılığı vardır.
Reklam
Tasavvuf, umutsuzluğu bir unutma biçimi olarak ele alır. İnsanın kendini, nereden geldiğini ve nereye ait olduğunu unutması… İşte asıl karanlık budur. Çünkü kul, Hak ile olan bağını unuttuğu ölçüde kaybolmuştur; kendini yalnız, yolu kapanmış, imkânları tükenmiş hisseder. Oysa bu his, bir hakikat değil, nefsin tozlu aynasında beliren kara bir gölgedir. Umutsuzluk, kalbin üzerine çöken ince bir sis perdesidir. İnsan, çoğu zaman o perdeyi aşamaz; ışığın söndüğünü, kapıların kapandığını zanneder. Oysa ışık sönmemiştir, yalnızca örtülmüştür. İşte o sis perdesini çekip atmaktır umut. Bu yüzden tasavvuf ehli, umutsuzluğa teslim olmaz. Kalbi zaman zaman yönünü şaşırsa da sonunda yeniden dönebileceği bir istikametin varlığını bilir.
Karanlığı vurgularken aslında umudu yeniden hatırlatmak, mümkünse aşılamak niyetindeyim.
Umudu, tozlanmış bir tabloyu siler gibi gün yüzüne çıkarabiliriz. Bunun için büyük ışıklara, spotlara ihtiyacımız yok. Bazen bir fener yeter. İşte umut, tam olarak budur. Karanlık geçitlerde yolu aydınlatan küçük bir fener… İnsanın varlıkla kurduğu derin bağın bir tezahürüdür. Bu yüzden umudu bir duygu olarak değil, bir hakikat bilgisi olarak düşünmek gerekir.
Çünkü umut olmadan insan bir adım bile atamaz. Hayallerimize doğru attığımız ilk adım vardır ya… İşte onun adı umuttur. Hayat zorluklarla doludur, bu değişmez. Asıl mesele, karşılaştığımız güçlükleri vazgeçmeden aşabilmektir. Bizi ayakta tutan şey, çoğu zaman sahip olduğumuz güç değil; içimizde taşıdığımız umuttur. Bu yüzden umut; bir sığınak, güvenli bir limandır diyebiliriz.
İnsan umudunu kaybettiğinde, sadece yönünü değil; kendisini de kaybeder. Umut bir duygu olmanın ötesinde, bir hâl, bir idraktir. Kulun, her şeye rağmen Rabb'ine güvenebilmesi… Görmediği kapıların varlığına inanabilmesi… En dar anlarında meselenin inceliklerini kavramasa da “Burada da bir hikmet var,” diyebilmesidir. Bu yüzden umut, dışarıdan değil içeriden doğar; çünkü kaynağı insanda değil, insanı var edendedir.
Reklam
Gece ne kadar uzarsa uzasın, sabahın vakti değişmez. Umut, işte bu vakti bilmektir. Ve o vakte yürümeye devam edebilmektir. Ne kadar tecrübeli olursak olalım, bu yolculukta hep bir ışığa ihtiyaç duyarız. Bazen hayallerimize ulaşırız, bazen ulaşamayız. Ama asıl olan, yola çıkmış olmaktır. Çünkü yolun bizatihi kendisi öğreticidir. Ve bazen varılamayan bir hedef bile, bize kendisinden bir şey kazandırır. Umut, duygularımızın evidir. O yoksa diğer duyguların barınması, kök salması, yeşermesi mümkün olmaz. Ne kadar karanlık günlerden geçersek geçelim, içimizde sönmeyen bir ışığı taşımayı öğrenmeliyiz. Peki, bunu nasıl başaracağız? Belki de şöyle: İçinden geçtiğimiz musibetin, —idrak edemesek bile— bir hikmete bağlı olduğunu kabullenerek, “Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez,” hakikatini kalbimizin ve zihnimizin en kıymetli köşesine yerleştirerek…

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.