Racon

Rahmetli babam ve biz sekiz evladı Ankara’nın en eski gecekondu mahallesi Altındağ’da doğduk, büyüdük. Babam ve ailesi neredeyse semtin “canlı tarihi” idiler. Gecekondu mahallesinde yaşayanlar bilir, bunlar fakirlerin mahalleleridir ama onların gözleri zenginlerden daha toktur. Orada kimse kimsenin varlığına özenmez. Herkes birbirine sahip çıkar. Paylaşmak, dayanışmak esastır. Gecekondular bile komşuların elbirliğiyle, imece usulüyle inşa edilir. Böyle mahallelerde doğup büyüyenler için racon neredeyse genetik olarak öğrenilen bir şeydir. Kim dayı, kim kabadayı, bunlar neredeyse soluduğunuz atmosferden size geçer. Yolda yürümenin, kavga etmenin, çilingir sofrasının, kahvede kâğıt oynamanın hatta birine bakmanın, kısacası her şeyin bir raconu vardır. Bu mahalleden çıkanlar hayatta gözüpek olur. Çünkü her anları bir şeyin üstesinden gelmekle geçmiştir. Bizim mahalleden de sadece kabadayılar değil meşhur şarkıcılar, sporcular, hatta akademisyenler yetişti.
“Racon” kelimesinin etimolojisi ilginç... İtalyanca “akıl, mantık, usul, düzen” anlamına gelen “ragione” sözcüğünden alıntıdır. Bu kelime de Latince “oran, gerekçe, akıl, mantık” anlamındaki “ratio” kelimesinden türetilmiş. “Rasyonel” kelimesi oradan geliyor. Kelime, Türkçeye “akıl ve mantık” anlamlarından ziyade “usul ve düzen” manasında geçmiş. Türkçedeki ilk telaffuzu “racone” imiş, “hak vermek, bir şeyin doğrusunu söylemek” anlamında kullanılmış. Ahmed Rasim’e göre ise “racon kesmek” argoda “kabadayı nizamı” demektir. “Mafya” kelimesi ise de İtalyanca asıllıdır. Sicilya’yı asırlarca yönetmiş Müslüman Araplardan İtalyancaya geçtiğine dair rivayetler var.
Racon var, racon kesmek var, racon bozmak var... Racon olan işleri kafana göre yapamazsın. Racon yazılı olmayan kurallardır ama herkes bilir, herkes uyar. Racon kabadayılığın esasıdır. Kabadayı birbiriyle kavgalı insanları barıştırır, alacak-verecek işlerini görür, buna racon kesmek denir. Racon kesilenler karara itiraz edemezler. Racona uymayanlar ise yine racona göre cezalandırılırlar. Racon bilmeyene “yolsuz” veya “müptezel” denir.
Reklam
Bizim mahallelerde asayişi sağlayan racondu. Zaten buralarda devletin ve belediyenin esamesi okunmazdı. Oranın otoritelerinin üniformaları yoktu. Gecekondu mahallelerinde otorite sadece kabadayılar değildi, sözü dinlenilen amcalar ve teyzeler de vardı. Babaannem biraz öyleydi. Zaten lakabı “muhtar” idi. Mahallemizin girişindeki gecekondusunun balkonuna oturur, gelen-geçenle sohbet ederdi. Mahalleye tanımadığı kişiler, hele delikanlılar gelince onları sorgulardı. Yaşlı amca ve teyzelerin sigara içen gençlerin kulaklarını çektiklerini de gördüm. Gençlerin gıkları çıkmazdı. Çünkü yanlış sahiplenilmez. Yanlışa cezayı kim verdiyse iyi yapmıştır.
Yine hatırlıyorum. Bizim mahalleden bir genç ile arka mahalleden birisi kapışmış. Ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum. Ama o gün akşama doğru arka mahalleliler kadın-erkek ellerinde sopalar bizim mahalleyi basmışlardı. Resmen Mohaç Meydan Muharebesi gibi iki mahalle birbirine girmişti. Sonra iki mahallenin büyükleri geldiler, araya girdiler, kalabalığı dağıttılar, milleti sakinleştirdiler.
Merhum babam da sert abiydi ama öbür kabadayılar gibi değildi. Haksızlığı nerede, kimde görürse görsün, tanıdığı-tanımadığı insanlara dalardı. Haram yemez, yedirmezdi. Altmış beş yaşında bile bir dolmuş şoförünü dövmüştü. Sebep? Herif dikiz aynasından arka sıradaki hanımlara pis pis bakıyormuş. Pederden kaçar mı? 27 Mayıs İhtilali sonrasında kendisine ortada bir şey yokken hakaret eden subayı haşat etmiş. Hapiste aylarca yattı. Nihayet karşısına adil bir hâkim çıktı da öyle beraat etti.
Osmanlı döneminde taşrada eşkıyalar, şehirlerde kabadayılar vardı. Kökü yeniçeriliğin bozulmasına dayanır. Bir de haraççı tulumbacılar var. Zaten argoda “tulumbacı” demek “mafya” anlamına gelirdi. Diğer pek çok şey gibi eşkıyalık, zorbalık, sergerdelik, bıçkınlık, yeniçerilik, kabadayılık ve mafyalık Osmanlı’dan Cumhuriyet’e süregiden, birbirini takip eden aşamalardır. Bunların yanı sıra bir de eşraflık, ayanlık, ağalık geleneği var. Hepsinin asırlar boyunca takip ettikleri raconları vardır.
Reklam
Bizim mahallenin tam göbeğinde bulunduğu Ankara, Cumhuriyet kurulup başkent olunca gecekondulaşmanın ilk başladığı şehir oldu. Şehrin merkezindeki Yenidoğan, Altındağ, Hıdırlıktepe, Atıfbey, İsmetpaşa, Hamamönü, Hacettepe gibi mahalleler böyle ortaya çıktı. Taşradan iş bulmak için başkente gelen köylüler hazine arazilerine derme-çatma gecekondular yapıyorlar veya hazır olanları kiralıyorlardı. Ankara’nın ortasından geçen demiryolunun kuzeyinde “Halkın Ankarası”, güneyinde ise “Devletin Ankarası” vardı. Güneydeki Yenişehir, Çankaya, Esat gibi semtler hem kamu kurumlarının ve iş hanlarının bulunduğu, hem de yüksek memurların ve Halk Fırkası aristokrasisinin ikamet ettiği düzgün evlerin ve sokakların olduğu semtlerdi. İki Ankara nadiren kesişiyordu. Hatta babamın anlattığına göre gariban kıyafetli insanların Cumhuriyet’in vitrini olan Yenişehir’e, yani günümüzdeki Kızılay’a girmesine caddenin girişinde bekleyen polisler mani oluyorlardı. Âşık Veysel’i bile CHP ödülü almaya geldiği Yenişehir’e fakir kıyafeti yüzünden sokmamışlardı. İstanbul’da aynı işi Beyoğlu’nda İstiklâl Caddesi girişinde yaptılar.
Ankara’nın 1950-80 arası meşhur kabadayıları hep bu gecekondu mahallelerinden çıkmadır. Yenidoğan’ın meşhur kabadayısı Kürt Cemali idi. Hayatını hâlâ bir efsane gibi anlatırlar. Fakir-fukaraya yardım eden birisiymiş. Zaten klasik kabadayılar ve sonradan ortaya çıkan mafya babaları hep böyle yaptılar. Gariplere yardım etmek hem kabadayıların vicdanını rahatlatan bir şeydir, hem de içinde yuvalandıkları halk kitlesinin nazarında meşru görülmek için önemlidir. Kabadayılar mahallenin namusunun ve emniyetinin koruyucusu idiler. Ama sütten çıkmış ak kaşık değildiler. Kumar, gece hayatı, vurgun, haraç onların hayatında vardı. Fakat hükümleri genellikle yaşadıkları mahalleler ile sınırlıydı.
1970’lere gelindiğinde Halkın Ankarası, Devletin Ankarası’nı dört bir yandan kuşatmış durumdaydı. Gecekondu mahallelerinde doğup büyüyen ikinci nesilden artık üniversitede okuyanlar bile vardı. Fakat 70’li yıllardaki iç savaşta bunlar birbirlerini öldürmeye başladılar. O dönemde gecekondu mahalleleri silahlı öğrenci örgütleri elinde “kurtarılmış mahalleler”e dönüşmüştü. Bu mahallelerdeki kabadayıların artık sözü geçmiyordu. 1980 İhtilali’nden sonra bu gençlerin çoğu hapse atıldı.
Sonra Özal iktidar oldu ve toplumun önünü açtı. Halkın Ankarası, Devletin Ankarası’na sızmaya başladı. Üniversiteden mezun olan “gecekondu bebeleri” devlete giriyorlardı. Gelirleri ve özgüvenleri artıyordu. Bunun sonucu olarak orta sınıf semtlere taşınıyorlardı. Gittikleri apartman mahallelerinde artık kabadayılar yoktu. Gecekondularda onlardan boşalan yerlere ise taşradan gelen aileler yerleşiyordu. Akım durmuyordu.
1980’lerde ülkede rant ve buna bağlı olarak yolsuzluk ve kanunsuzluk arttıkça yolu devletle kesişen kabadayılar mafya oldular. Raconu mahalle sınırlarını aşanlar şehirde, şehir sınırlarını aşanlar ülkede, onu da aşanlar uluslararası alanda isim yaptılar. O dönemde kabadayı kavramı gitti, yerine mafya babası kavramı geldi.
Reklam
1990’lı yıllar, derin devletin Özal’ın halka açılım sürecinin intikamını aldığı dönemdir. Solcu-sağcı gençler o yıllarda hapisten çıktılar. Onlara özel-devlet kimse iş vermiyordu. Eli silah tutanlar çek-senet mafyası oldular. Polisin, mahkemenin yerini aldılar. Mafya o kadar güçlendi ki ekonomiyi ve siyaseti esir aldı. Siyasi suikastlar, terör, faili meçhul cinayetler, devletin Güneydoğu’da köyleri boşaltması, büyük şehirlere Kürt göçleri, bankaların hortumlanması, dindar milliyetçiliğin seküler ulusalcılık denen bir ideolojiye dönüşmesi, Türk ve Kürt ırkçılığının görünür hâle gelmesi, derin devlet hikâyeleri doksanlı yılların ana gelişmeleriydi. Kaçakçılığa, kumarhane-gazino-batakhane işletmeciliğine, tefeciliğe, kaçak arsa alım-satımına, otoparkçılığa girdiler. Hatta devlet kurumlarının ve siyasilerin tetikçiliğini yaptılar. Partilerin kadrolu mafya babaları bile vardı. Bunlar siyasileri finanse ettiler, seçimlerde sandık başlarına vaziyet ettiler, rakip adayları tehdit ettiler ve gerektiğinde sandıkları çaldılar. İnci Baba gibi bağımsız milletvekili adayı olup neredeyse seçilecek kadar oy alan mafya babaları bile oldu.
Bu kargaşada, devlet gücünü kötüye kullananlar ile mafya ittifakının büyük rolü vardır. Susurluk skandalı bu işin nereye vardığının bir göstergesidir. Derin devlet ve mafya ilişkisi 2000’li yılların başında ekranların bir numaralı dizisi olan Kurtlar Vadisi’nde tasvir edildi. Ama bu dizi “devlettir, sever de döver de,” “hükümet ayrı, devlet ayrıdır” gibi yaygın kanaatlere yol açtı. Böylece devlet kutsallaştırıldı. “Vatansever” mafya ise meşrulaştırıldı. Bugün bile devletin asıl patronunun o dizide gösterilen bir kısım “aksakallılar” olduğunu zannedenler var.
Mafya için her şey çıkara ve paraya dayanır. Her devirde para ve insan akımı nereye doğru ise mafya da oraya doğru gider. Günümüzde mafya, her alanda olduğu gibi küreselleşti. Coca Cola gibi sömürgeci şirketlerin modeline benzer bir şekilde yerel üreticilere ve distribütörlere sahipler. İnanılmaz bir ekonomiye hükmediyorlar. Siyasi yapılar, futbol kulüpleri, kumar ve bahis sektörü, istihbarat ve terör örgütleri ile sıkı ilişkileri var. Dünyada bazı devletler mafyalaştı, bazı mafyalar ise devletleşti. Bizde ise mahalle kalmayınca kabadayı da kalmadı. Mahalle bakkallarının büyük zincirler karşısında yok olduğu gibi... Usul ve racon da devreden çıktı. Hiçbir kural tanımayan şehir vahşileri peyda oldu. Son bir asırdır insanını, kültürünü, ahlâkı, aileyi, mahalleyi, şehirleri kendi eliyle harcayan bir yerde başka ne beklenebilir ki?

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.