Ticaretin dini imanı olmaz!

1989 başıydı. Boğaziçi’nde son sınıfta okuyordum. Bir yandan da ekmek parası için kongre organizasyonlarında, havaalanında, otellerde çalışıyor; tercümeler yapıyordum. Bir gün kampüste iki arkadaşımla bir banka oturmuş, mezun olunca ne yapacağımızı konuşuyorduk. Biri, yeni bir faizsiz bankanın kurulma aşamasında olduğunu haber verdi. Meşhur olan amcası kurucuları tanıyormuş. “Adamlar eleman arıyormuş. Gidelim başvuralım, orada beraber çalışalım,” dedi. Aslında benim hayalim devlette çalışmaktı. Ama mezun olup devlete girene kadar işsiz kalmak da istemiyordum. Ailemin durumundan dolayı böyle bir lüksüm yoktu. Geçici de olsa düzenli bir iş iyi olurdu. “Tamam,” dedim.
Üç arkadaş işe başvurduk. Bizi bir müddet sonra faizsiz bankanın genel müdürlüğüne mülakata çağırdılar. Üçümüz beraber gittik. Bizi bir odaya aldılar. Az sonra bankanın büyük sermayedarlarından biri odaya girdi. Anadolulu muhafazakâr bir zengindi. Oturdu. Bize teker teker okuduğumuz bölümleri, ana-babamızın mesleğini, kardeşlerimizi vs. sordu. Sırayla cevap verdik. Her şey yolunda gibiydi; bizi işe alacakları belliydi. Adam kalkmadan önce formalite icabı sordu: “Evet gençler, sizin bana soracağınız bir şey var mı?”
Ben her zamanki gibi kendimi tutamadım: “Benim başka bir faizsiz bankada çalışan tanıdıklarım var. Arada bir onları ziyarete giderim. Bir gün ülkemizdeki o bankanın Yahudi bir şirkete kredi verdiğini gördüm. Sizin kuracağınız banka da böyle mi yapacak? Yani Müslümanlardan topladığı parayı gidip Yahudilere mi dağıtacak?” diye sordum.
Reklam
Dostlar, ben hayatımda bugüne dek bir insanın yüzünün sinirden bu kadar hızla kızardığını görmedim. Adam resmen çıldırdı. Bana ateş saçan gözlerle bakarak: “Genç, genç! Bana bak! Ticaretin dini imanı olmaz!” dedi. Ben de bu hödükçe cevaba karşı: “Öyle mi? Ama Müslümanlardan para toplarken öyle demiyorsunuz,” dedim. Adam hiddetle ayağa fırladı, çıktı gitti. Yanımda oturan iki arkadaş donmuş kalmışlardı. Bana, “Bir çuval inciri berbat ettin,” dercesine hiddetle bakıyorlardı. Bizim iş çamura batmıştı. Yeşil kapitalist bizi artık asla işe almazdı. Nitekim öyle de oldu; benim yüzümden diğer iki garibanı da işe almadılar.
Bu olayı nereden mi hatırladım? Geçenlerde başka bir yeşil kapitalist bir yazı yazmış. Yazar mı, yazar ya! Sonuçta büyük sanayici... Ülkemizde Batıcı kapitalistler filarmoni orkestrası kurar, resim koleksiyonu yapar, festivallere sponsor olurlar. Bu zengin kardeşimiz de entelliğini ispatlamak için okuduğu dandik İngilizce business kitaplarından alıntılar yaparak yazılar yazıyor. Bu yazılarda kapitalizmi Müslümanlaştırmaya çalışıyor.
Bahsettiğim yazısında; Amerikalı meşhur elektronik ürün satan mağazalar zinciri Best Buy’ı iflastan kurtaran genel müdürü anlatıyor. Herif İncil’den ilham alarak şirketi kâra geçirmişmiş. Bizim yeşil kapitalist de, “Ben size Kur’an’dan cevap vereyim; ne de olsa son güncelleme!” diyor. İşte size anlatmak istediğim kafa tam olarak da bu! Şu ifadesindeki sarsaklığa bakınız. Kur’an’ı yazılıma benzetme sakilliği bir yana, onu İncil’in güncellemesi olarak görmesi bile bilinçsizliğinin bir göstergesi. Zira bugünkü İncil’in orijinaliyle bir ilgisi olmadığını herkes bilir.
Bu kapitalist kardeşimiz yazısında kapitalizme İslâmi güzellemeler yapıyor. İslâm’ın felsefi bir sistem olmadığını, “sâlih ameller” dini olduğunu söylüyor. “Kur’an’da iş ve çalışmak için ‘sâlih amel’ kavramı vardır; yani iyi, güzel bir eylemde bulunmak, yani bir çıkarınız olmadan bir diğer varlığa iyilikte bulunmak!” diyor. Kafaya bakın... Sâlih ameli mümin Allah için yapar. Sen bir kâfir kapitalistin laflarını nasıl sâlih amel ile açıklarsın?
Reklam
Bu arkadaş da yıllar evvel bana “ticaretin dini imanı olmaz” diyen sakallı amcanın meşrebinden... Kapitalizmin pisliğini kafasına göre yorumladığı bir-iki âyet veya hadis ile giderebileceğini sanıyor. Eskiden beri yurt içi ve yurt dışındaki hâkim güçler ile ilişkilerinde çok pragmatisttir. Eminim bu tavrına dayanak olarak da yine bazı âyetleri ve hadisleri zikrediyordur.
Benim derdim bu adam değil aslında... Onun gibileri siyasette ve ticarette çok var. Bu gibiler bakan olunca namazlarını hiç kaçırmadan kılarlar ama seccadeyi kaldırıp masalarına oturunca bildiğiniz bir düzenbaz kesiliverirler. Seccade ile işleri arasında hiçbir ilişki yoktur. Akademisyen olunca da hayatları seküler bilgileri rivayet etmekle geçer. Sabahtan akşama kadar Heidegger’i ve diğer filozofları aşk u şevk ile zikrederler. Din ile dünya işlerini hiç birbirine karıştırmazlar. “O iş ayrı, bu iş ayrı,” derler. Zaten bu, laikliğin en güzel tarifidir. Bunlar fiili laiktirler. Hatta fiili deisttirler. Çünkü Allah’ı ticarete, siyasete, hukuka ve benzeri işlere karıştırmazlar. Allah ve Rasûlü’nün (sav) hükümlerine istisna tanıya tanıya -hâşâ- bir köşeye sıkıştırırlar. Bunlar “Müslüman güçlü olmalı,” diyerek soygunculuğu, yalancılığı, her türlü haramı mubah görürler. “Yalansız ticaret, dolansız siyaset olmaz,” derler. “Size faiz, bize caiz,” derler. “Ne yapalım, sistem böyle,” derler. Ucunda para, güç ve haz olan ne iş varsa bunların fetvaları hazırdır. Deizmi bir tek ikrar etmedikleri kalmıştır.
Bu kafadan olan muhafazakârlar, 1950’lerden itibaren komünist ve dinsiz Rusya’ya karşı Amerikan uşaklığını aynı şekilde meşrulaştırdılar. Amerika’nın gönüllü destekçisi oldular. Demirel gibi bir münafığı hayatı boyunca din namına destekleyenler oldu. Fethullah gibi gururla Batı’ya uşaklık yapanlar oldu. Bir kısmı da ülkemizdeki derin devletin aparatı oldular. Abartılı Osmanlı sohbetleri yaparak, “kardeş katli” denilen cinayeti bile “bugün de devlet ne yaparsa doğrudur” mantığına kılıf yaptılar. Bâtılı hak gibi gösterdiler. Ülkemizde laikliği dayakla-kötekle benimsetmeye çalışan düzenin yapamadığını gönüllü olarak yaptılar. Üstelik bu ikiyüzlülüğü topluma dindarlığın gereği gibi benimserttiler.
Ben üniversitede okurken yaygın bir söylem vardı: Güya ülkemiz “dârü’l harp”miş. Öyle olunca devlette çalışmak harammış. Bunları dinleyen birçok memur istifa edip işsiz kaldı. Bunlar herkesin toplandığı cuma namazlarına gitmediler. Gidenleri kınadılar. Hırsızlığın caiz olduğunu bile söylediler. Üniversitede böylelerini yakından tanıdım. Bir gün yurttaki odalarına girdim, baktım ki kenarda bir kasa kaşık-çatal duruyor. “Nereden geldi bunlar?” diye sordum. Cevap vermediler. Bir kasa çatal-kaşık nereden gelmiş olabilirdi? Tabii ki yemekhaneden; zaten kasayı tanımıştım. “Bunları yemekhaneden mi çaldınız?” diye sordum bu kez. Biri umursamaz görünmeye çalışarak cevap verdi: “Çalmadık, aldık.” Bugün “Çalmadık, aldık,” lafı toplumumuzda hâlâ adi ve nitelikli hırsızların kullandığı en yaygın laftır.
Başka bir gün de bunlardan birisi ile yurt odasında oturuyordum. Ayağa kalktı, pencereden dışarıya baktı. Meydanda kaynaşan kalabalığa bakarak şöyle dedi: “Şu kâfirlere bak!” Dehşete kapıldım. “Hangisine kâfir diyorsun?” diye sordum. “Hepsine,” dedi. Ben, “Sen bu kalabalığın hangisini tanıyorsun ki öyle diyorsun?” diye sinirle çıkıştım. Hiç oralı olmadı: “Kâfir hepsi işte,” dedi, kestirdi attı. Bu arkadaş okulu bitirmeden memleketin kanını emen bir bankada işe girdi. Hayatı faiz alıp vermekle geçti. Haram yemede kariyer yaptı. O dönem otobüse binerken bilet atmamayı cihad sayan onun gibiler, zaman geldi baba kapitalistler ve siyasetçiler oldular. Bunların o mevkilerde hak-hukuk gözetmeleri beklenir mi?
Reklam
Lafı uzatmaya gerek yok. Memleketimizdeki, hatta dünyadaki asıl mücadele iman ehli ile iman düşmanları arasındadır. Bu açık... Ama her iki grupta da "harbi" olanı çok değildir. Genellikle maskelerin arkasından konuşurlar.
Dindar dediklerimiz arasında maalesef dini tezgâh olarak kullananlar; düpedüz kapitalist, çıkarcı, sahtekâr olan insanlar var. Bunlar dindar görünümlü kişiliksizlerdir. İki asırdır bunların ikiyüzlülüklerinden bıktık. Eskileri gidiyor, yerlerine yenileri geliyor. Gençlerin; kâfirlerden çok, asıl bunlardan imanlarını, ahlâklarını ve kişiliklerini koruması gerek.

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.