Üçkağıt

Geçenlerde bir haber gördüm: “Sızma zeytinyağı diye satılan yağ hileli çıktı.” Şaşırdık mı? Hayır. Tereyağına patates karıştıranlar, zeytini siyah boyaya yatıranlar, peynirin içine yabancı madde katanlar, sucuğa domuz eti karıştıranlar, kıymanın içine abuk sabuk parçalar atanlar, daha neler neler... Bu yıl başında Antep’e gittiğimde de bazı baklavacıların yeşil antepfıstığı diye nohut ezmesini maydanoz suyuyla karıştırıp baklavalara koyduklarını öğrenmiştim. Maharet benzetebilmekte!
Bizde sadece yiyeceklerde mi üçkâğıt var? Memlekette herşeyin sahtesi var. Doktorun hatta cerrahın, dişçinin, borsacının sahtelerini gördük. Diplomaların sahteliğini ise eskiden beri biliyoruz. Çalıntı şiir, resim, logo, tez, slogan, reklam, aklınıza ne gelirse hepsi yine bizde var. Gençlik marşından tutun Orhan Veli’nin şiirlerine kadar bu böyle... Onu bunu bırakın oy çalmanın bile neredeyse gelenek olduğu bir ülkeyiz. O yüzden partilerin seçimlerdeki en büyük telaşı oylarını çaldırmamaktır. Bizde siyasette, sanatta, akademide, ticarette alıntı ve çalıntı iç içe geçmiş durumdadır. Kimse çaldığı için kınanmaz. “Helâl olsun, adam işini beceriyor” diye övülür. “Çalıyor ama çalışıyor” sözü neredeyse atasözü hâlindedir.
Bir de hortumculuk var. Daha önce 70’li yılların sonunda banker furyasında milleti yüksek faiz vereceğim diye aldatanlar, belki de milyonları dolandırmışlardı. Sonra 90’lı ve 2000’li yılların başında ise bankaların içini boşaltıp soyma modamız çıktı. Dünyada görülen “saadet zinciri” akımının da gerisinde kalmadık. En son Çiftlikbank ve kripto hesap rezaletleri yaşandı.
Reklam
Sahtekârlık, dolandırıcılık, mafyacılık almış başını gidiyor. Bütün özel bilgilerimiz bütün dünyanın elinde. Bunu kullanan sahtekârlar sizi kâh banka, kâh polis diye arayıp vole vurmaya bakıyorlar. Asayiş vakaları patlamış durumda. Sokak ortasında vurulanlar, işyeri kurşunlamaları, mafya suikastleri, torbacılık yapan çocuklar, telefon sahtekârlıkları, yok yok...
Dilimizde “üçkâğıtçı” diye bir tabir var. Bu tabir, bizde “bul karayı al parayı,” Batı’da ise Monte denen ve üç iskambil kâğıdıyla oynatılan bir kumar türünden geliyor. Bir kaldırım üstünde veya bir sehpada ikisi kırmızı, biri siyah olan üç kartı gösterirler… Sonra hepsini tersini çevirirler ve hızla yer değiştirirler. Siyah olanı bulursanız size para verirler. Bulamazsanız siz ona verirsiniz. Tabii ki sizin çok dikkatle takip ettiğiniz siyah kartı çevirince öyle olmadığını anlarsınız. Karayı bulmanız imkânsızdır. Tezgâha düşeni yolar gönderirler.
Üçkâğıtçılık, yalancılık, ikiyüzlülük, kandırma, çarpıtma neredeyse milli hasletimiz. Kurallara uyanlar genelde kaybediyorlar. Vergisini zamanında verenler, trafikte kurallara uyanlar, kuyrukta efendi efendi bekleyenler, vs. Bunlara enayi gözüyle bakılıyor. Başkalarının hakkına girenlerin ise engin bir özgürlüğü var. Üstelik böylelerine “uyanık” deniyor. Uyanıklar, çünkü hiç beklemeden, doğruya-yanlışa bakmadan sonuca ulaşıyorlar. Bizde bu tabir olumlu bir özellik olarak kullanılıyor. Dildeki kirlenme, toplumdaki kirlenmenin aynasıdır.
Çevremizde üçkâğıtçılık bu kadar yaygın olduğu için bir şeyi alıp satarken, birisiyle tanıştığınızda, bir siyasetçiyi veya dinden bahsedeni dinlediğinizde veya bir kitabı karıştırırken önce bir duraklıyorsunuz. Çünkü insana güvenimiz yok. Neden? Çünkü bizde maalesef ikiyüzlülük ve yalan çok yaygındır. Her köşede, her yerde sizi ayak üstünde on yalanla kandırmaya çalışanlar vardır. Dünyada yapılan güven araştırmalarında bizim ülke sonlarda çıkıyor. Böyle bir toplumda ne yaparsınız? Aldanmamak için insanlarla aranıza mesafe koyarsınız. Tedbir olarak kendinize bir maske takarsınız. Yalanla, ikiyüzlülükle, en iyi ihtimalle samimiyetinizi gizleyerek kendinizi korumaya çalışırsınız.
Reklam
İlginç olanı şu: Bizde insanlar evde ailesine ve arkadaşlarına karşı çok muhabbetli, fedakâr, cömerttir; ama aynı insanlar toplum içine çıkınca acayip umursamaz ve haktanımaz oluyorlar. Trafikte, ticarette, siyasette… Aynı şekilde zengin-fakir herkesin evinin içi pırıl pırıldır; ama kapısının önünü çöplüğe çevirir. Bu iç-dış, benimki-ötekininki ayrımının keskinliği ahlâkî ikiliğin, ikircikliğin, kısacası münafıklığın bir yansımasıdır. Bizde insanlar böyledir, çünkü düzen öyledir. Düzen öyledir, çünkü insanlar böyledir.
Aldanma ve aldatma bu yüzden bir döngü... Bizde herkes zarar görmemek için başkalarına karşı ikili davranmak zorunda hissediyor. Sıradan insanlar için bu böyle. Güç sahibi insanlarda ise neredeyse bir kural bu… Her makam, her statü hakkı olmayan geliri ve serveti elde etme aracı hâline geliyor. Bütün bunlar sadece devletin değil, o devlete adam yetiştiren toplumun da arızalı özelliklerini bize gösteriyor. Vatandaş devletin eşitsiz uygulamalarına ve adaletine güvenmediği için devlete karşı ikili bir tavır benimsiyor. Beyan edilen gelirlerin yüzde kaçı doğru acaba? Çünkü insanlar verdikleri vergilerin doğru yere sarf edilmediğini düşünüyorlar. Büyük servetler kazanmalarına rağmen vergi ödemeyenleri gördükçe az geliri olan insan da vergiden kaytarmaya çalışıyor. Kısacası, adaletsizlik adaletsizliği doğuruyor. Üstelik bu sarmal iki asırdan beri devam ettiği için toplumda nesilden nesile aktarılan bir şey hâline gelmiş durumda.
Üçkâğıt denince akla gelen en meşhur isim Sülün Osman... Bu adam 1950’ler ve 60’larda Anadolu’dan İstanbul’a akın eden saf taşralıları avlardı. Haydarpaşa Garı’nı, Galata Köprüsü’nü, Dolmabahçe Sarayı’nı, Galata Kulesi’ni onlarca garibana “dedemden kalma” diye satmıştı. İşleri uzun süre tıkırında gitti. Çünkü piyasada enayiden bol bir şey yoktu. Nihayet 1961 yılında yakalandı. Mahkemede kendini şu sözlerle savundu: “Hayatım boyunca beni dolandırmaya kalkışmamış tek bir kişiyi dolandırmadım!” Bu söz ne kadar utanmazca gelse de beni epey düşündürdü; çünkü koskoca bir bina veya saray için Sülün Osman’ın istediği fiyatı az bulan adamlar hemen orayı kapatmak istiyorlardı. Adama yattığı hapishanede bir sene sonra mahkûmlara “alınteri ile yaşamak” konulu konferans verdirdiler. Tam adamı!
Her düzen kurallılığa yaslanır. Ama eşit uygulanan, insanı ezmeyen, yaptırımı olan kurallılık. İnsanı bastıran değil, onu hür tutan kurallılık… Bizde haddinden fazla yazılı kural var. Kanun ve mevzuat kalabalığından geçilmiyor. Fakat kanun yazmakla iş bitmiyor. Kuralların istisnasız uygulanması, ceza ve yaptırımlarının olması çok önemlidir. Batı ülkelerinde gözlemlenen düzen bu kurallılığın sonucudur. Arabanı çizgiler arasında düzgün park etmekten kuyruğa girmeye kadar insanlar kurala uyarlar. Çocuklar zaten bu düzenin içine doğarlar. Okulda, çevrede, ailede onlara kurallar öğretilir. Bu şekilde onlar da kurallılığı benimserler. Zaten kurala uymayan mahkemeden, vergi dairesinden, polisten kaçamaz. Peki rüşvet, yolsuzluk, kuralsızlık, mafya orda yok mu? Elbette var; ama sınırlı.
Bizde eksik olan şey, herkesin kurallardan bahsetmesi ama kendisinin kurallara uymaması. Herkes kurallardan muaf olmaya çalışır. Böyle bir toplumda kurallı, ilkeli, dürüst insanlar çok çile çeker. Kendine saygısı, mahşer inancı, ahlâkı olmasa kimse bu derdi çekmez. Onlar gerçekten saygı duyulacak insanlardır. Fakat bir toplum böyle birkaç kahraman ile yol alamaz. Bir an önce üçkâğıtlardan, hatta bütün kâğıtlardan kurtulmak lâzım. İnsana dönmek, ona yaslanmak, onu esas almak ve muhafaza etmek gerek.
Reklam

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.