Jeoekonominin yeni cephesi: İran

ABD ve İsrail, 28 Şubat’ta çoğu analistin zayıf ihtimal gördüğü İran saldırısını gerçekleştirdi. İran, 45 yıldır ABD’nin yaptırımlarına maruz kalıyor, ne doları ne de SWIFT’i kullanabiliyor. Dünya ticaretinden izole edilen İran, 45 yıldır varlık mücadelesi veriyor. En büyük gelir kapısı olan petrolü dolar kullanması yasak olduğu için ya takas usulüyle ya da yerel paralar üzerinden gerçekleştiriyor. Dolayısıyla petrol ticaretinde doları dışlıyor, başka bir ifadeyle petrodoların hakimiyetini baltalıyor. Savaşın çıkış nedenlerinden birinin de bu olduğunu Mart sayımızda detaylı olarak işlemiştik. Ki bu ay içerisinde Trump da bunu itiraf etti. “En çok istediğim şey, İran’daki petrolü almak” dedi. İran 28 Şubat’ta başlayan savaşın 3. gününde savaşla ilgili dünyayı en fazla tedirgin eden Hürmüz silahını kullandı ve boğazı kapattı. Yüzlerce gemi mahsur kaldı. Hürmüz Boğazı dünya enerji ticaretinde yüzde 20’lik paya sahip. Bu boğazdan geçen gemilerin yüzde 80’i Asya ülkelerine gidiyor. Yüzde 20’si ise Avrupa ülkelerine gidiyor. İran petrol ihracatının yüzde 90’ından fazlasını Çin’e gerçekleştiriyor. Gübre tedariki açısından da Hürmüz Boğazı yüzde 30’luk paya sahip. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla hem enerji fiyatlarında hem de gübre fiyatlarında küresel enflasyonist ortamı yeniden tetikleyebilecek artışlar yaşandı. İran sadece Hürmüz’ü kapatmakla kalmadı, Körfez’deki enerji üretim tesislerini de vurdu. Altyapıları büyük hasar gören tesislerin eski haline dönmesi ise aylar alabilir. Bu da savaş bugün bitse dahi fiyatların hızla savaş öncesi seviyesine dönmeyeceği anlamına geliyor. Bu da küresel enerji krizi demek, enflasyonun yükselip, büyümelerin aşağı gelmesi demek, yani stagflasyon demek. Dolayısıyla İran önce Hürmüz’ü kapatıp sonrasında üretim tesislerini vurarak savaşı askeri zeminden ekonomi zeminine taşıyor. Zaten savaşın çıkış nedeninin toprak elde etmek ya da güvenlik kaygısı yerine ekonomi olduğunu düşünürsek, İran’ın da savaşı bu zemine taşımasında anlaşılmayan bir taraf olmaması gerekir. Yıllardır yaptırıma maruz kalan bir ekonominin artık var olma mücadelesini de buradan görmek hata olmaz. Savaşta ABD’nin hesaplarını boşa çıkaran İran’ın saldırılara verdiği misilleme kabiliyeti oldu. Bu kabiliyetinin arkasında Rusya ve Çin’in olup olmadığı, yani savaşın gizli güçlerinin asıl bu ülkeler olup olmadığı da başka bir tartışma konusu. Zira İran’ın füze kapasitesi tüm dünyayı şaşırttı. Nasıl olur da yıllardır yaptırımlara maruz kalan bir ülkenin bu denli büyük bir savunma ve saldırı gücü olabilir? Acaba yaptırımlar İran’ı Rusya ve Çin’e daha fazla mı yaklaştırmıştı? Yani ABD karşıtı blok, daha da mı güçlenmişti? Zira, İran, petrol ihracatının yüzde 90’ınını Çin’e gerçekleştiriyor. Hürmüz’ün kapanmasına rağmen Çin bandıralı gemiler savaş sırasında da geçişlerini sürdürdü. Dolayısıyla İran ile Çin arasında enerji sevkiyatı aralıksız sürdü. Diğer yandan İran ile Rusya arasında savunma alanındaki işbirliği anlaşması da bilinen bir gerçek. Daha derinlemesine analiz yaparsak İran’ın savaş kapasitesi bir yandan da ABD’nin İran’a savaş açmasındaki gerçek nedeni ortaya koyuyor. ABD karşıtı ve dolayısıyla dolar karşıtı ittifak güçlendi ve ABD nezdinde bu ittifakın dağılması gerekiyor. Sonuç itibariyle savaşın nedeni ekonomi. ABD hegemonyasını korumaya çalışıyor, karşısındaki ittifakları dağıtmak istiyor. İran da buna; küresel ekonomiye verebileceği en büyük zararı vererek yanıt vermeye çalışıyor. Dolayısıyla İran savaşı askeri gibi görünse de aslında bir jeoekonomi savaşıdır. Zira savaşta enerji, ticaret yolları ve finans hedef alınıyor. Bu da savaşı askeri zeminden ekonomi zeminine taşıyor. Dolayısıyla biz de Nisan sayımızı “Jeoekonomik savaşta yeni cephe: İRAN” başlığıyla çıktık. Savaşın ekonomik argümanlarını tüm yönüyle ortaya koymaya çalıştık. İyi okumalar…

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.