Seraskerlikten Harbiye’ye, Dârülfünun’dan İstanbul Üniversitesi’ne: Beyazıt Meydanı’nın Muhafızı

İstanbul Üniversitesi merkez binasının giriş kapısı olarak hizmet veren âbidevî kapı, üniversite bahçesindeki Yangın Kulesi ile Beyazıt Meydanı’nın tarihî kompozisyonunu tamamlar. Osmanlı döneminde “Dâire-i Umûr-ı Askeriyye” girişi olarak kullanılan kapı, kesme küfeki taşı kaplamalıdır ve iki tarafından dendanlı kulelerle üçlü bir giriş takı biçiminde inşa edilmiştir. Cumhuriyet’te birlikte kaderi ve işlevi değişen eserin serencamını birlikte hatırlayalım.
Payitaht İstanbul’un âbidevî eserlerinden ve en gösterişli simgelerinden biri de Beyazıt Meydanı’nda hâlen İstanbul Üniversitesi’nin ana girişi olarak kullanılan kapıdır. Fatih’in İstanbul’da yaptırdığı Eski Saray arazisinde bulunan Seraskerlik Dairesi’nin ilk çekirdeği, Sultan II. Mahmud’un 1836’da Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’nin yönetildiği bir kışla inşa ettirmesiyle teşekkül etmiştir. Bâb-ı Seraskerî, barış ve savaş zamanlarında askerî işlerin görüldüğü en üst makamdı. Binası inşa edilmeden önce burada, Fatih Sultan Mehmed zamanında yapılmış Eski Saray bulunurdu. Seraskerlik için ilk müstakil yapı Sultan Abdülaziz zamanında yaptırılmış olup, günümüzde İstanbul Üniversitesi merkez binasıdır.
1839’da Tanzimat’ın ilanından sonra Bâb-ı Seraskerî’nin önemi daha da artmış, hatta Sadâret’ten sonra ikinci sırayı almıştır. Bâbıâli devletin, Bâb ı Seraskerî ise askeriyenin gücünü gösteriyordu. Bâb ı Seraskerî 1879’da Harbiye Nezâreti’ne dönüştürülmüşse de 1884’te tekrar eski şekline çevrilmiştir. II. Meşrutiyet’in ilanı arifesinde Harbiye Nezâreti’nin kesin olarak kurulmasıyla bütün askerî işler bu nâzırlığa bağlanarak, Cumhuriyet’in ilanına kadar bu şekilde devam etmiştir. Ancak artık adı “Savaş Bakanlığı” (Harbiye) değil, Millî Savunma Bakanlığı’dır.
Reklam

Buradaki ahşap yapılar 17. ve 18. asırlarda yangınlarla tahrip olmuş, her yangından sonra binalar yeniden inşa edilmiştir. 1894 depreminde zarar gören Seraskerlik binası da İtalyan mimar Raimondo D’Aronco tarafından restore edilmiştir. Sultan II. Mahmud döneminde, şimdiki Bâb-ı Seraskerî yapısının biraz güneyine, bugünkü Bâbıâli’nin saçaklı kapısına çok benzeyen bir kapı yaptırılmıştır.
Günümüze ulaşan hâliyle bu âbidevî yapı, İstanbul Üniversitesi merkez binasının giriş kapısıdır. Osmanlı zamanında ise meydana bakan dış cephesindeki harikulade hatta nakşedildiği üzere “Dâire-i Umûr-ı Askeriyye” girişi idi. 1864’te başlanan kapının inşası 1865-66’da tamamlanmıştır. Kesme küfeki taşı kaplamalı ve iki tarafından dendanlı kulelerle üçlü bir giriş takı biçiminde inşa edilen kapının yanlardaki kuleleri iki katlı olup üst katlara girişler arka taraftaki kapılarla sağlanmaktadır. Zafer takı şeklinde tanzim edilen kapı, iki kule ve giriş kısmından oluşmaktadır. İki yanda alçak tutulan kulelerle sınırlandırılan giriş kapısı geniş tutulmuş üçlü kemer şeklinde tasarlanmıştır. Giriş kısmının ortası arabalar, yan bölümler yayaların kullanımı için planlanmıştır. Kale şeklindeki kuleler ise nöbetçiler içindir. Kulelerin meydana bakan kısmına da iki saat yerleştirilerek kapıya âbidevî bir görünüş kazandırılmıştır.
Tuğraya kanun yasağı
Gelelim bu kapının üstündeki Sultan Abdülaziz tuğrasının başına gelenlere… 28 Mayıs 1927’de çıkarılan “Türkiye Cumhuriyeti Dahilinde Bulunan Bilûmum Mebani-i Resmiye ve Milliye Üzerindeki Tuğra ve Medhiyelerin Kaldırılması Hakkında Kanun” gereğince, Dârülfünun Emini (rektör) Prof. Dr. Nurettin Ali Berkol zamanında, Mehmed Şefik Bey’in eseri olan bu tuğranın üzeri kapattırıldı. 1933 yılında Dârülfünun ilga edilip yerine İstanbul Üniversitesi kurulunca, kitâbedeki “Dâire-i Umûr-ı Askeriyye” ibaresinin bulunduğu ortadaki mermerin üzerine yeni harflerle “İstanbul Üniversitesi”, Abdülaziz tuğrasının bulunduğu madalyonu kapatan mermere de “T.C.” harfleri hakkedildi. Kapının 1933 yılından sonra 16 yıl boyunca çekilen fotoğraflarında bu mermer bloklar beyaz lekeler hâlinde görünmektedir.
Ömrünü yalnızca hekimliğe değil Osmanlı-Türk sanatları ve tıp tarihi araştırmalarına adamış; İstanbul’un kaybolan kültürel mirasını belgelemek için defter defter çizim, minyatür ve notlar bırakan Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’in 1949 yılında yazdığı bir mektup üzerine, Rektör Prof. Dr. Sıddık Sami Onar, kitâbenin üzerindeki mermerleri söktürmüş fakat tuğranın üzerindeki “T.C.” yazısını kaldırtmaya cesaret edememiştir. Çok şükür ki zarar verilmeden kapatılan Sultan Abdülaziz tuğrasının üstü, seneler sonra, 2014’teki restorasyonda açtırıldı. Ayrıca bu çalışmayla birlikte, hattat Abdulfettah Efendi’nin tuğralar üzerindeki imzası da ilk defa gün yüzüne çıktı. Aşağıdan küçük görünmesine rağmen restorasyon esnasındaki fotoğraflara bakıldığında, tuğranın devasa boyutta olduğu anlaşılmaktadır.
Reklam
Bina üniversiteye tahsis edildikten sonra, Latin harfleriyle “İstanbul Üniversitesi” yazısının altına, üniversitenin kuruluş tarihi olarak 1453, Roma rakamlarıyla “MCDLIII” şeklinde yazılmıştır. Bu rakamların hemen alt kısmında, görece daha büyük bir şekilde, çok güzel bir yazı içeren üçlü düzenleme ile Şefik Bey hattı olan celî sülüs kitâbeler bulunur. Ortasında diğerlerine göre daha irice “Dâire-i Umûr-ı Askeriyye” yazısı, bunun sağında Fetih Sûresi’nin birinci âyeti “Biz sana apaçık bir fetih yolu açtık” (إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا), solunda da aynı sûrenin üçüncü âyeti “Seni kıymetli bir zaferle destekledik” (وَيَنْصُرَكَ اللَّهُ نَصْرًا عَزِيزًا) yazılıdır. Altında ise Şefik Bey’in imzası ile “1282” (1865) tarihi yer alır.

Kapının üniversite binasına bakan arka kısmında, Sultan Abdülaziz tuğrası altında, yeşil zemin üzerine altın varakla yazılmış başka kitâbeler yer alır. Sağ tarafta pafta içerisinde celî sülüs hat ile “Nasrun minallahi ve fethun karîb”, sol tarafta pafta içerisinde celî sülüs hat ile “Ve beşşiri’l-mü’minîn [Yâ Muhammed]” ifadeleri görülmektedir. Burada, “Nun” harfinin iç kısmında “Ketebehû Şefik” şeklinde Hattat Mehmed Şefik Bey’in imzası ve paftanın içerisinde sol tarafta “h. 1282” tarihi yer almaktadır. Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin hattıyla tarih beyti düşürülen bir manzumede şu mısralar okunur:
“Matla’ı-envâr-ı şevket şems-i evc-i saltanat
Âsuman durdukça olsun mazhar-ı nasr-ı Azîz
Askere Nüzhet kulu tebşîr eder târîhini
Lutf-i Şâh Abdülazîz açtı der-nasr-ı azîz8
[Ketebehu] Mustafa İzzet 1282”

Müsenna köşkler
Âbidevî kapının iki yanında ve eşit uzaklıkta, ana kapının güzelliğini destekleyecek şekilde müsenna köşkler bulunur. Batıdaki köşk “Biniş Dairesi”dir ve günümüzde “İstanbul Üniversitesi Uluslararası Akademik İlişkiler Birimi (Erasmus Ofisi)” olarak kullanılmaktadır. Doğudaki köşk ise “Şehzadeler Dairesi” idi ve günümüzde “Profesörler Evi” adıyla restoran olarak hizmet vermektedir.
Âbidevî kapı ve yan köşklerin mimarı Fransız asıllı Bourgeois’dir. Neo-klasik ve Mağrib üslûpları karışımı karma (eklektik) bir dış görünüşe sahip olan kapı ve köşk kompozisyonu, yan köşklerin planı ve düzeni açısından klasik ve klasik öncesi Türk mimarisinin izlerini taşımaları bakımından ayrıca dikkat çekicidir.
Eski resim ve kartpostallara bakıldığında, âbidevî kapı ile gerideki üç katlı Seraskerlik binası arasındaki alanın ağaçsız olduğu dikkat çekmektedir. Bunun sebebi, buranın tâlim alanı olmasıdır. Bu arazideki ağaçlandırmayı, Dârülfünun Emini olduğu yıllarda İsmail Hakkı Bey (Baltacıoğlu) başlatmış ve dikilen bu ağaçlar sayesinde üniversitenin bahçesi âdeta bir koruya dönüşmüştür.

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.