Aileyi kadının sırtına bırakarak kurtulamazsınız

Zeynep  Karaca
Zeynep KaracaGZT Yazarı
10:13, 24/04/2026, Cuma • GZT Haber Merkezi

Aileyi kadının sırtına bırakarak kurtulamazsınız
Ensar Altay ile bir söyleşi

Kanto filminin yönetmeni Ensar Altay, “Aile, bütün bu şartların getirdiği olumsuzluklar bu geleneksel algıya dayalı olarak kadının sırtına bırakılıp gidiliyor. Oysa ki şu anda öyle olmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü artık şartlar değişti. Durum değişti ve kadının sırtına bırakarak kurtulamazsınız. Bu yaşam şartlarının da sorumluluğu” dedi.

GİRİŞ: Meleklerin Koruyucusu, Kodokushi gibi belgesellerden tanıdığımız yönetmen Ensar Altay’la son filmi Kanto üzerine söyleşi yaptık. Yakın zamanda dijital platformlar aracılığıyla da izleyebileceğiniz Kanto filmi dışında Altay’ın yeni film hazırlığında olduğunu öğrendik. Nazar temalı filmi ise önümüzdeki süreçte sizlerle olacak.

Aile ilişkileri üzerine bir film çekme fikri nasıl gelişti? En temel varlığımız olarak görüyoruz aileyi elbette ama buraya bakış biraz da risk barındırıyor. Sizin temel amacınız neydi?

Bu bir aile filmi ama ailenin üzerinden geleceğe bakma filmi. Şöyle ki ben 2020 yılında Japonya'da bir belgesel yapmıştım. Yalnız ölümleri anlatıyor. Japonya'da yaşanan ve artık sosyal bir problem haline gelen yalnız ölümleri anlatıyor. Karşılaştığım yalnız ölümler, beni biraz fazla etkiledi. İnsanların yalnız yaşamak zorunda olması ve yalnız başını ölüyor olmaları ve bundan kimsenin haberinin olmaması. Bu daha çok çözülmüş ailelerde söz konusu oluyor. Karşılaştığım yalnız ölümler, gördüğüm cesetler vesaire hani hem dünyayla ilgili hem kendi toplumumla ilgili hem kendimle ilgili bana bazı sorular sormayı gerektirdi. Dünya nereye gidiyor? Aile modern yaşamın neresinde? Şehir yaşamı değil daha doğrusu modern yaşam. Aile, şehir yaşamının neresinde? Böyle hepimiz daha özgür, daha mutlu, daha zengin olabilmenin yollarını arıyoruz. Fakat bu bunu ararken bazı şeyler gidiyor, kayboluyor. On bin yıllık birlikte yaşama tecrübesine dayalı insanların bir arada dayanışma kültürüne dayalı yaşama tecrübesiyle ilgili bir bazı kara delikler oluşuyor diye düşündüm. Bu kara deliklerden birisi yalnız ölümdür. Japonya’nın 25-30 yıl dünyanın ilerisinde olduğunu düşünüyorum. Birlikte yaşama tecrübesi ve modern zaman becerisi itibariyle. Fakat böyle bir sorun var. Biz de oraya doğru hızla gidiyoruz. Bu gidişle ilgili birtakım samimi sorular sormak niyetiyle yola çıktım. Tabii ki bildiğim en iyi yer olan kendi toplumumun üzerinden. Hatta çok da aşina olduğumuz bir gelin kaynana ilişkisi üzerinden aileye dair, bugünün ailesine ve yarının ailesine dair. İşte toplumsal farklılıklar doğuyla batı arasında sıkışmış olan bir ve bunun oluşturduğu birlikte yaşayamama ya da yaşamak zorunda olmanın oluşturduğu çatışmalar üzerinden bir film yapma ihtiyacı buradan doğdu diyebilirim.

Sude kayınvalidesi Saliha ile ilk başta gerilimli bir ilişki yaşıyor ardından Saliha’nın kaybı onu büyük bir hesaplaşmaya sokuyor. Sude’nin iyi mi kötü mü olduğuna karar veremiyoruz. Sizin gözünüzden Sude nasıl biri?
Sude filmdeki tek iyi. Buradaki temel mesele şu. İşte bu biraz önce hani toplumsal katmanlar gelenekten geleceğe uzanan ve arada kalmış o dönüşümün getirdiği bazı çatışmalar dedim ya. Şimdi Sude, kendi hayatını ailesini adamış, yıllarca ailesine hizmet etmiş, çocuklarını büyütmüş, eğitimli bir ev kadını. Bir şey yapmaya çalışıyor. Kendine dair bir şeylerin peşinde artık yeterince ailesine hizmet ettiğini düşündüğü vakit kendine dair bir çabanın peşinde. Fakat organik olarak anlaşamadığı kayınvalidesinin aniden gelişi söz konusu oluyor hastalığından dolayı. Sude'nin bütün planları alt üst oluyor. Aile huzuru gidiyor. Dolayısıyla buna karşı bir tepki, refleks geliştiriyor. Fakat o refleksin altında biraz da şu var. Şimdi alışıla gelmiş bir sırtlanma, aileyi sırtlanma durumu var. Genel olarak aile ve onun sırtındaki yüklere kadınların üzerine bırakırız. Aile, ev ve aileyle ilgili sorunlar. Kadının sırtında hatta yükler kadının sırtında. Biz dışarıda iş yapıyoruz, kazanıyoruz gibi. Fakat zaman o zaman değil. Savaşa gitmiyoruz, tarım yapmıyoruz. Tabii ki ağır işler, falan var ama dört duvar arasına sıkışmışız. Böylesine bütün bu şartların getirdiği olumsuzluklar bu geleneksel algıya dayalı olarak kadının sırtına bırakılıp gidiliyor. Oysa ki şu anda öyle olmaması gerektiğini düşünüyorum. Orada bir eleştiri vardı. Çünkü artık şartlar değişti. Durum değişti ve kadının sırtına bırakarak kurtulamazsınız. Bu yaşam şartlarının da sorumluluğu. Bir eleştiri merkezinde başlıyor. Fakat Sude kötü bir karaktermiş gibi gözükecek. Neden yaşlı kadına bakmıyor gibi böyle daha politik doğrulucu bir yerden. Fakat Saliha kaybolduktan sonra perde açılıyor. Orada Sude şunu fark ediyor ki; Saliha'nın kendinden başka hiç kimsesi yokmuş. Çünkü şunu anlatmaya çalıştım. Şehir yaşamı öyle bir noktaya getirdi ki bizi, birbirini sevmemek artık bir değere dönüştü. İnsanların birbirini yok saydığı bir yaşam biçimine doğru gidiyoruz. Varlığını kabullenmediği bir yaşam biçimi. Hani birinden nefret ediyor olmak artık bir şey ifade ediyor. Yani sevmeyi bir kenara bırakın. Nitekim Sude de kayınvalidesine nefrete yakın bir duygu taşıyor. Şunu demeye çalışıyorum. Nefret edilmenin yok sayılmaktan daha iyi olduğunu anlatmaya çalıştım. Bu yaşam biçiminde yani şu anda şartlarında şu anda içinde bulunduğumuz yaşam biçiminde nefret edilmek kıymetli bir şey artık. Ve Sude'de bu duyguları samimi bir şekilde yaşayan bir karakter.

SOSYAL POLİTİKALARLA ÇÖZÜLECEK BİR SORUN DEĞİL

Filmin açılış sahnesinde bir yaşlı ölüyor. Bu son yıllarda kronikleşen sorunlarımızdan biri, yaşlıların yalnızlaşması. Sizin bu kaygıya dikkat çekmek gibi bir gerekçeniz var mıydı, film akışında bir gelişme mi?

İlk soru da aslında biraz cevap var. Yaşlıların artık yalnız ölüyor. Günden güne artık önümüze daha çok çıkmaya başlayacak olan sorunlardan birisi. Çünkü yalnız yaşamak zorundayız, buna dikkat çekmek istedim. Bu neden oluyor aslında? Başlangıç noktası orasıydı. Bu neden oluyor olmaması için ne yapmak gerekiyora dair. Doğru sorular sorma üzerine, biraz önce söylediğim gibi başlamış bir hikaye. Artık zaten sadece Japonya'da değil, Avrupa'da da ciddi bir sorun. Böyle sosyal politikalarla falan çözülebilecek bir soruna da benzemiyor. Çünkü birini sevmeyi sosyal politikalarla sağlayamazsınız. Birisinin kendi içinde bulunması gereken çözümler var. O yüzden herhangi bir yöntem ya da bir çözüm önerisi sunmamanın daha doğru olduğunu düşündüm. Ama doğru soruyu sorarak. Herkesin kendi içinde kendi cevabını bulmasına alan açmak. Filmin temel amacı buydu. Hani yaşlılar daha görünür kılıyor meseleyi. Ama temelinle dikkat çektiğim konu sosyal izolasyon. Zorunlu yanlışlık.

Filmin adının Kanto olması, ailenin liseye giden kızlarının kanto yapması üzerine neler söylemek istersiniz. Geleneksel olanla modern olan Türk aile yapısında nasıl bir forma ulaşıyor?

Teşekkür ederim. Güzel soru. Hikayeyle doğrudan bağlantısı yok kantonun. Fakat entelektüel bir açıdan da ciddi bir bağlantısı var. Bir boyutuyla Türk toplumuna bakıyoruz. İşte modern ve gelenek arasındaki o uyuşmazlık üzerinden çatışmalar doğuyor. Kanto da kadınlar üzerine, kadınlar üzerinden anlatıyor meseleyi. Kanto sanatı Türk kadınının ilk defa sahne performansı sergileyebildiği ilk defa göründüğü olduğu sanat. Fakat kanto çıktığında işte batıcı aydınlar tarafından çok oryantal bulunuyor. Varoş bulunuyor. Halk tarafından çok fazla rahat bulunuyor. Batılı bulunuyor. Doğuyla batı arasında, modernle gelenek arasında sıkışıp kalıyor. Ama kadınları var ediyor. Sosyal alanda, özellikle sanatta kadınları var ediyor. Bir süre sonra da unutuluyor. Tıpkı bizim anlattığımız karakterler gibi. Sıkışmışlık, kadınların varlığına dair sorular sormak. Anlattığımız mesele de biraz bununla ilgili olduğu için kanto ismini tercih ettik. Kanto'nun hikayede çatışmacı bir unsur olmasını bizim filmimizin anlattığı meseleyi alegorik olarak direk karşılıyor. O yüzden filmin ismi kaldı.

İLYAS KAREKTERİ KEYİFLİYDİ

Birinin kaybı üzerine hepimizin korkuları vardır yaşarken. Bunu toplumda yaşlılarda ve çocuklarda daha sık görüyoruz. Kayıplarımız ve gerçekliğimiz hakkında neler söylemek istersiniz?

Her şey o kayıptan sonra görünür oluyor. Hani böyle kayıplara dikkat çektiğimiz için değil. Ama ben şuna inanıyorum bir insan sadece var olarak bile bir başka insanın zarar vermek zorunda değil. Sadece var olarak bile bir başka insanın hayatını alt üst edebilir. Bu böyle o varlığın oluşturduğu oradan kaynaklı bir mesele gibi düşünüyorum. O uyuşmazlık olduğu zaman bir başka insanın hayatı alt üst oluyor. Nitekim Saliha'nın durumudu o. Sırf var olduğu için aile alt üst. İşte varlığında tahammül edemediğiniz insanlar bir gün gerçekten yok olursa başımıza ne gelir? Tahammül edemeyebiliriz. Fakat yok olduğunda nasıl daha sert yüzleşmeler bizi bekliyor olacaktır. Filmde zaten Saliha kaybolduktan sonra o oluşan çatışmanın yok olmasıyla birlikte bir boşluk oluşuyor. O boşlukta insanlar artık kendileriyle yüzleşmek zorunda kalıyorlar. İlyas kendiyle yüzleşiyor. Sude hem ailesiyle kendiyle yüzleşiyor. Toplumla yüzleşiyor. Çocuklar babaannenin yokluğuyla yüzleşmek zorunda. Herkes kendiyle yüzleşiyor. Çünkü çatışma varken bu yüzleşme gerçekleşmiyor. Fakat bu kayıp söz konusu olduğunda dediğim gibi daha acı bir yüzleşme bizi bekliyor. Hani buradan şöyle bir mesaj vermek gibi bir meselem yok. İşte varlığına tahammül edemediğin insanın yok olması seni korkunç bir yere, daha korkunç bir yere götürür. Belki de doğru yerdir. Onu da bilmiyorum. Belki de o olması gereken yerdir. O yüzleşmenin tamamlanabilmesi, yüzleşmenin gerçekleşebilmesi için.

İlyas annesinin kaybı üzerine çocukluktan itiberen anneyle olan ilişkisini sorguladığını görüyoruz. İlyas’ın temelde bu ilişkisini açma ihtiyacı nereden doğdu?
Bir kere çok keyifliydi. İlyas karakteri çok zor bir karakterdi. Yeri gelmişken tüm karakterleri analım. Yani Sinan Albayrak'ta, Yıldız Kültür'de, hatta Ece Bağcı'da, Züleyha Yıldız'da. Bu yılın en iyi oyunculuk performansını sergileyen oyuncuları. İlyas karakteri de çok zor bir karakterdi bizim için. Bir oyuncu açısından da çok zor bir karakterdi. Ona biçtiği rolleri hayat üzerinde taşıyan bir model. İşte babasını erken yaşta kaybetmiş. Annesi büyütmüş onu. Ve annesi onu büyütebilmek için de ihmal etmek zorunda kalmış. Çalışmak zorunda kalmış. Fakat bu çalışmak o annesinin çalışmak zorunda kalmasını o çocuk kodlarıyla başka anlamış. Fakat o toplumun biçtiği rolü hiç şeye bırakmamış. Ta ki sürekli hesaplaştığı, sürekli kendini ispatlamaya çalıştığı, sürekli ona daha iyi gözükmeye çalıştığı anne kaybolana kadar. Kendisinin bir imaj çizmek zorunda olduğu o ana unsuru, o otorite ortadan yok olunca boşluğa düşüyor. Birinci aşamada öfkelenmesini boşaltmasını beklersiniz. Fakat ikinci aşama aşamadır. Böyle zihninizin arkasında şey dersiniz. Öldürmek. Şimdi o zihnindeki o otorite ortadan kaybolunca İlyas onun üstüne çıkıyor. Özgürleşmeyi bırak onun da üstüne çıkıyor. O bana muhtaç. Çünkü hep bir hesaplaşma var ve çocukluğundan kalma bir hesaplaşma. Annesinin onu istemeden ihmal etmiş olmasından kaynaklanan bir hesaplaşma. Burada herhangi bir yargı vermeden ona da dikkat çekmek istedim. Kadının çalışması görünür olması kadar şey de kıymetli. Çocuğuyla çocuğuyla yan yana olabilmesi de kıymetli. Çocuğuyla yan yana olamayan ister istemez en çok muhtaç olduğu şey anne. Çocuk zihninde bambaşka kurabiliyor. O anneyi o güvenli dağı. Sezai Karakoç'un dediği anne, bu güvenli dağ olsa da orada olmayınca o çocuğun ruhunda başka sarsıntılar söz konusu oluyor. Ben böyle inanıyorum. Buna dikkat çekmek istedim ama bu kesinlikle bir kadınlar çalışmasına alelade bir eleştiri değil. Bu da güncel bir sorun. Kadınlar her durumda, çocuğun yanında olmalı.

“BAŞKALARININ BAKIŞIYLA TAMAMLANIRSINIZ”

İlyas karakteri eşine sadık, iyi aile babası rolünde ama sanki her şeye rağmen yerini bulamamış gibi. İlyas’ın aile dışında yalnız biri olması üzerine neler söylemek istersiniz?

Siz kendinizle yüzleşmediğiniz zaman başkalarının sizi görmesiyle var olursunuz. Şey Sartır'ın Kartezyen varlık teorisinde olduğu gibi. Siz varsınızdır fakat tamam değilsiniz. Siz bir başkalarının bakışlarıyla tamamlanırsınız. Varlığınız tamamlanır diyor ya. Şimdi İlyas kendi başına varlığı konusunda, çok fazla bir fikri yok. Fakat başkalarının onu nasıl gördüğünü de çok bilmez. Dolayısıyla o rolü uygun hareket ediyor. O rolü nitekim zaten artık psikolojik olarak tamamen çok farklı çok bir noktada. Hatırlarsın polise iç konuşma gibi bir tirat yapıyor. İyi bir baba değilim. İyi bir koca değilim. İyi bir komşu değilim. İyi bir vatandaşla değilim. Başka ne? Başka ne yani neyse ben hiçbir şeyim. Umrumda da değilsiniz gibi. Çöktüğü son noktayı gösteriyor burası.

Filmde İlyas bir veteriner, barınakta çalışıyor. Saliha’nın kedileri var. Sonra filme başka kediler de dahil oluyor. Hayvanları bu kadar yoğun kullanma kaygınız neydi?

İlk başta öyle çok özel bir tercih değildi. Fakat İlyas'ın karakteri şekillendikçe özel bir tercih haline geldi. Biraz önce bahsettiğim içeride bir sevgi boşluğu var. Sevgi boşluğunu aile tamamlayamayan, anne sevgisini bir türlü tamamlayamayan adam sevgiyi hayvanlarda arıyor. Sürekli hayvanlara sevgi gösteriyor. Onlardan sevgi de görüyor. Fakat o bilinç altındaki o özgürleşme arzusu da sürekli var. İnsanın doğası gereği var. Şu oluyor. İlk özgürleşme adımı olarak biz filmin çok sonralarında öğreniyoruz. Annesinin kedilerinden kurtulmakla veriyor. Annesinin kedileri de İlyas'ın özgürleşme çabasının bir tezahürü. İlk yansıması. Zaten oysa ki annenin de hayatla kurduğu tek bağ. Çocuğuyla, hakkıyla ilgilenememenin duygusunu veriyor, yaşıyor. Vicdan azabını yaşıyor. Ve en son zaten varlığıyla ailesini mahvettiğini düşündüğü için yok oluyor. Kendi oğlu gözünün önünde tokat yiyor. Son nokta. Oğluyla da bir bağ kalmadığını artık zorunlu olarak kaybolması gerektiğini yani artık zorunlu izolasyona maruz kalıyor. İlyas'ın ruhunun ruhundaki boşlukları yansıması diyebilirim. Hayvanlarla kurduğu sıcak ilişki.



Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026