Şia bizim neyimiz olur veya olmaz?

Dr. Akif Dursun
14:00, 16/05/2026, Cumartesi
CategoryGerçek Hayat
Gerçek Hayat Dergi
Şia bizim neyimiz olur veya olmaz?
Şia bizim neyimiz olur veya olmaz?

‘Şia’ kelimesi Arapçada “taraftar, yardımcı ve bir kişinin etrafında toplanan grup” anlamına gelir. Istılâh olarak ise Hz. Peygamber (s.a.v.)’den sonra devlet başkanlığının Hz. Ali’ye (r.a.) ve onun soyundan gelen kimselere ait olması gerektiğini savunan grupları ifade eder. Bu görüş başlangıçta siyâsî bir taraftarlık biçiminde ortaya çıkmış olsa da zamanla kelâmî ve fıkhî unsurların da eklendiği bir mezhep sistemine dönüşmüştür.

Şia’nın doğuşu

Şia’nın doğuşunu anlamak için önce kısaca siyasi tarihle ilgili bazı bilgileri hatırlamak gerek.

İran kadim zamanlardan beri Farisîlerin devletlerinin olduğu bölgedir. Burada binlerce yıl kendi devletleri olmuş, bazen bu devletleri büyümüş, Balkanlar ve Mısır’ı içine alacak şekilde genişlemiş, bazen de şu anda bulundukları coğrafyaya hatta daha da küçüğüne gerilemişlerdir. Ancak tarihleri içinde devletlerinin tamamen ortadan kaldırıldığı bilinmemektedir. Parçalanmış, bölünmüşler, hanedanlar değiştirmişler, Türkler gibi yeni devletler kurmuşlar ancak her zaman devletleri olagelmiştir.

Hz. Ömer (r.a.) tarafından başlatılan ve Hz. Osman’ın (r.a.) tamamladığı İran’ın fethi ise tarihlerinde bir istisnadır. İranlıların tarih boyunca küçümsedikleri, “çöl fareleri” dedikleri insanlar, Arap yarımadasından çıkarak İran’ın tamamını çok kısa sürede fethetmişler, tarihlerinde asla görmedikleri büyük bir darbe vurmuşlardır.

Hz. Ömer’e büyük kinlerinin ve o kadar olmasa da Hz. Osman’a şiddetli düşmanlıklarının ana sebebi budur.

Bu ağır darbeden kısa süre sonra İran devletinin görevlileri (derin İran), bunun intikamını almak ve en kısa sürede kendi devletlerini kurmak üzere faaliyete geçmişlerdir. İlk eylemleri Hz. Ömer’in (r.a.) şehit edilmesidir. Büyük ihtimalle kendi adamları olan Ebû Lü’lüe Fîrûz adlı bir köleye bu suikastı yaptırmışlardır. Bu kişi Sasani ordusunda görev yapmış ancak 636 yılında yapılan Kadisiye Muharebesi’nde esir düşerek o dönem Basra valisi olan Mugīre b. Şu‘be’ye (r.a.) köle olarak verilmiştir.

İranlıların ikinci büyük tertibatı, Hz. Osman’a yapılan darbe ve onun şehadetiyle yaşanan süreçtir. Bundan sonra Hz. Ali’nin seçilmesi, devlet merkezinin Kûfe’ye taşınması, Haricilerin oluşumunda da ciddi katkıları bulunmaktadır.

Cemel ve Sıffin vakaları ile arzu ettikleri ilk önemli başarıyı göstermişler ve Müslümanlar arasına ikilik ve kan girdirmişlerdir. Müslümanlar artık birbirlerinin kanlarını dökmüşler, bu kapı açılmıştır. Artık bu ayrılığın derinleşmesi ve kökleşmesi için ellerinden geleni yapacaklardır. Çünkü bu sayede kendi devletlerini yeniden kurabileceklerdir.

Hz. Ali’nin şehadeti, Hz. Muaviye’nin yaralı, Hz. Amr b. Âs’ın o gün hastalığı nedeniyle sabah namazına gitmemesi ile kurtulduğu suikast organizesi de bunlar tarafından yapılmış olmalıdır. Kullanılanlar Haricilerdir. Üç suikastçının da zehirli kılıçla saldırması, aynı vakitte harekete geçmesi, o dönemde ümmeti birlik halinde tutabilecek üç önemli kişiye saldırılması bunun profesyonel bir ekip tarafından organize ve icra edildiğini göstermektedir. Ayrıca sinsice, zehirli kılıçla hançerleme işi Farisî işidir. Hz. Ömer’e de aynısını yapmışlardı.

Hz. Hasan’ın yetkilerini Hz. Muaviye’ye terk etmesi ve ümmetin yeniden birlik hale gelmesi nedeniyle bu dönemde fazla bir şey yapmaya fırsat bulamadıkları anlaşılan Farisiler ve Şia için asıl dönüm noktası Kerbelâ faciası ve Hz. Hüseyin’in şehid edilmesidir. Hem Hz. Hüseyin’i Kûfe’ye çağıran hem de yalnız bırakıp şehadetine giden süreci başlatan Persiler/Farisîler bunu tam bir propaganda malzemesine çevirdiler ve halen de tepe tepe kullanıyorlar.

İmamiyye - İsnâaşeriyye

Kendi devletlerini kurabilmek için her yola başvuran Persiler/Farisiler, İslam’ın gücü karşısında yetersiz kalacaklarını anlayınca kendilerine uygun bir inanç oluşturmak için uğraşmaya başladılar. Bunun için en iyi zemin de Hz. Ali evladının oluşturduğu hareket idi. Bu harekete istinad ettiğini iddia eden çok sayıda akım ortaya çıkarıldı.

Genel olarak Şia başlığı altında toplanan akımlar geniş bir yelpazeyi oluşturmaktaydı. İçlerinde Hz. Ali’nin ilahlığını, peygamberden üstün olduğunu kabul eden sapkın akımlar da en faziletli olanın Hz. Ali olduğunu, hilafete onun daha layık olduğunu söyleyip bunun haricinde Ehli Sünnet ile aynı düşünen gruplar da vardı. Batınî unsurlar da bu akımların çoğuna sızmış durumda idi.

İran derinlerinin hemen bütün bu akımları bir şekilde desteklediği anlaşılmaktadır. Ümmet arasında ne kadar çok ihtilaf olursa o kadar iyidir düsturuyla hareket ediyorlardı. Ancak zaman içerisinde İmamiyye dediğimiz, imameti dinin esaslarından kabul eden fırka, bunlar içerisinden de İsnaaşeriyye dediğimiz 12 imamı kabul eden fırka ön plana çıkmış, İran’ın resmi dini/mezhebi haline gelmiştir.

İmamiyye’nin Farisilerin kurduğu bir devlet olan Büveyhîler zamanında gelişmesi ve kurumlaşması bir tesadüf değildir.

Zamanımızda İran, Irak, Azerbaycan, Bahreyn, Umman, Lübnan Şia’sının tamamına yakını İmamiyye - İsnâaşeriyye’dir. Bu sebeple burada temel olarak onların inanç umdelerinden özellikle Ehli Sünnetten ayrılan yönlerinden bahsedeceğiz.

Detayda bazı farklılıklar olsa da İmamiyye, imanın ve İslam’ın şartları hususunda Ehli Sünnetle aynı çizgidedir. Ancak itikada taalluk eden bazı hususlarda farklılıklar olduğu gibi Ehli Sünnetin itikat alanında değerlendirmediği bazı meseleler Şia açısından inanç konusu olarak ele alınmaktadır. Bunların başında imamet meselesi gelir

İmamet kimin hakkı?

İmamiyye’ye adını da veren bu konu özetle şöyledir: Onlara göre Rasülullah (a.s.v.)’den sonra onun hem dînî hem de dünyevî otoritesini devam ettirecek bir imam olmalıdır. Dünyevî işlerde hata problem teşkil etmese de dînî işlerde hata insanlar için sıkıntı çıkarır. Bu sebeple imamın aynı Hz. Peygamber (s.a.v.) gibi din hususunda hatadan korunması gerekir. Bu da onun mâsum olmasını gerektirir. Ayrıca vahye benzer şekilde ilhama mazhar olmalıdır.

Peki, bu nasıl seçilecek? İmamın insanlar tarafından seçilmesi olamaz. Aynı Rasülullah (s.a.v) gibi Allah-ü Teâlâ tarafından belirlenmelidir. Bu da bir önceki imamın bir sonrasını tayin etmesi ile daha doğrusu Allah’ın bildirdiği kişiyi insanlara açıklaması ile olur. Onlara göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.), ilâhî emir doğrultusunda kendisinden sonra Hz. Ali’nin (r.a.) ümmetin yöneticisi olduğunu Gadir Hum’da açıklamıştır. Ayrıca onun ilk imam olması gerektiği birçok ayet ve hadiste ifade edilmiştir.

İmamiyye-İsnâaşeriyye’ye göre Hz. Ali, Hz. Hasan’ı, o da Hz. Hüseyin’i atamıştır. Bu atama 12. İmam Muhammed b. Hasan el-Mehdi’ye kadar devam etmiş, Muhammed Mehdi ise gaybubete çekilmiş, yani insanların gözünden gizlenmiştir. Onların iddialarına göre Hasan Askerî’nin oğlu Muhammed Mehdi, 869 yılında (Hicrî 255) Samarra’da doğmuştur. Babasının vefatından sonra henüz beş yaşındayken imamet görevini üstlendiği ve kısa süre sonra gaybete girdiği kabul edilir. Şiî inancına göre Muhammed Mehdi hâlen hayattadır ve kıyamet öncesinde mehdi sıfatıyla ortaya çıkarak zulümle dolmuş dünyada adâleti hâkim kılacaktır. Bu sebeple Şiiler onun zuhurunun gerçekleşmesi için dua ederler.

On ikinci imamın ortadan kaybolmasıyla başlayan dönem “gaybet dönemi” olarak adlandırılır. Bu sürecin 329 (941) yılına kadar devam eden ilk aşamasına “el-gaybetü’s-suğrâ” denir. Küçük gaybet döneminde on ikinci imam ile Şiî toplumu arasındaki irtibatı “bab”, “sefir”, “vekil” veya “nâib” olarak adlandırılan dört kişi sağlamıştır. Bu şahıslar imamdan geldiği kabul edilen yazılı emir ve tavsiyeleri veya ortaya çıkan meselelerle ilgili cevapları (tevkī‘) topluma iletmiş, ayrıca Şiî cemaatinin imama vermesi gereken humus ve benzeri mâlî yükümlülükleri toplamışlardır. Yani ortada bir imam yok iken naip/sefir unvanı ile birileri onun adına yazılı, sözlü emirler vermeye, açıklamalar yapmaya devam etmiştir. Yaklaşık yetmiş yıl sürdüğü kabul edilen bu dönemden sonra imamın kıyamete kadar devam edeceği belirtilen büyük gaybet dönemine girdiği kabul edilir.

İmamiyye hadis geleneğinin önemli isimlerinden Muhammed el-Küleynî’nin eserlerinde yer alan rivayetlerde imamların Allah’ın nuru, yeryüzünün direkleri ve peygamberlik ağacının dalları olduğu belirtilir. Buna göre Kur’an’ın gerçek anlamı ancak imamlar aracılığıyla anlaşılabilir. İmâmet; namaz, zekât, hac ve oruçla birlikte İslâm’ın beş temel esasından biri olarak kabul edilir ve bu ibadetlerin anahtarı konumunda görülür.

İmamet anlayışının sonuçları

Bu anlayışın bazı dînî/mantîkî neticeleri vardır. Bunlardan biri, Hz. Ali’nin imametini tanımayan sahabenin konumuyla ilgilidir. Cafer es-Sâdık döneminde yaşayan ve İmamiyye kelâmının önemli temsilcilerinden biri olan Hişam b. Hakem, Hz. Ali’ye destek veren birkaç kişi dışında onun imametini kabul etmeyen sahabenin mürted olduğunu ileri sürmüştür. Bu görüşü paylaşan başka bazı İmamî âlimler de bulunmaktadır. Bu görüşü benimsemeyenlere göre ise söz konusu kişiler en azından fasık sayılmaktadır. Böyle bir yaklaşım onların adâlet sıfatını ortadan kaldırmakta ve kendilerinden hadis nakledilmesini problemli hale getirmektedir. Bu sebeple Ehli Sünnetin hadis kaynaklarını kabul etmemekte, kendilerinin oluşturduğu kitaplara itibar etmektedirler.

İmâmet anlayışının bir diğer neticesi, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın (r. anhüm) hilâfetlerinin meşru kabul edilmemesidir. Bu anlayışa göre hilâfet, Hz. Ali’nin hakkıdır ve önceki üç halife bu makamı gasp etmiştir. Aynı şekilde Hz. Muaviye (r.a.) ve sonrasında ortaya çıkan siyasi yönetimler de meşru kabul edilmez.

Mâsum olduğu kabul edildikleri için on iki imamdan nakledilen söz, fiil ve onaylar, Hz. Peygamber’den rivayet edilen hadislerle aynı derecede bağlayıcı kabul edilir. Bu nedenle imamların sözleri ve uygulamaları, Kur’an’dan sonra dinin ikinci temel kaynağı konumundadır.

İmâmetin iman esaslarından biri sayılması, bu inancı benimsemeyen Müslümanların konumuyla ilgili tartışmaları da beraberinde getirmiştir. İmamiyye’nin etkili âlimlerinden Şeyh Müfid, imâmeti kabul etmeyenlerin iman dairesi içinde kalamayacağını ileri sürmüştür. Bu görüşü benimsemeyen bazı âlimler ise söz konusu kişilerin en azından doğru yolu takip etmediklerini belirtmiştir.

İmamlarla ilgili inançlar arasında rec‘at anlayışı da yer alır. Buna göre kıyamet öncesinde Mehdi olarak ortaya çıkacağı kabul edilen son imamın zuhuru sırasında bazı Ehl-i Beyt mensupları ile onlara zulmeden kişilerin yeniden dünyaya döneceği ve zalimlerin cezalandırılacağı kabul edilir. Ayrıca kabirde sorgu sırasında kişiye imamının kim olduğu da sorulacaktır.

İmâmet anlayışı bazı fıkhî uygulamalara da yansımıştır. Bunlardan biri “tevellî” ve “teberrî” kavramlarıdır. Amelî esaslar arasında sayılan tevellî; Allah’ı, Hz. Peygamber’i ve On İki İmam’ı sevmeyi, onlara bağlılık göstermeyi ve onların dostlarını dost edinmeyi ifade eder. Teberrî ise Ehl-i Beyt’e zulmettiği veya onların haklarını gasp ettiği kabul edilen kişilerden uzak durmayı, onlarla bağ kurmamayı ve onları mânevî olarak reddetmeyi ifade eder. (Burada teberrî edilecekler arasında çok sayıda sahabinin yer aldığını söylemeye gerek yok.)

Bunun dışında bazı ibadet uygulamalarında da farklılıklar bulunmaktadır. Ezan ve kāmete “eşhedü enne Aliyyen veliyyullah” ifadesinin eklenmesi bunlardan biridir. Namaz kılarken secdede alnın tercihen Kerbela toprağından yapılan “mühür” üzerine konulması tavsiye edilir. Humus uygulamasının kapsamı genişletilmiş, ticari kazancın beşte birinin yarısının imam hayatta olduğu sürece ona, gaybet döneminde ise onun nâibi kabul edilen taklit merciine verilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Ayrıca namaz imamlığı, zekât verilecek kişiler ve nikâh akdi gibi bazı fıkhî konularda on iki imamın imametini kabul etmek önemli şartlardan biri olarak değerlendirilmiştir.

Şia inancında takiyye dindendir

Bunların yanında takiyye ve Ehl-i Beyt anlayışından da bahsetmek gerekir.

Takiyye, kelime anlamı olarak "sakınmak, korunmak, tehlikeden kaçınmak" demektir. Dînî bir terim olarak ise bir kişinin inancını veya ibadetlerini, can, mal veya namus güvenliğinin ciddi tehlike altında olduğu durumlarda gizlemesi veya dışarıya karşı farklı bir tutum sergilemesi durumudur.

Ehli Sünnet’te bütün mezheplere göre takiyye ancak mecburiyet halinde câiz iken, Şîa (özellikle İsnâaşeriyye) bünyesinde bu kavram bir fıkıh kuralı ve inanç sisteminin bir parçası durumundadır.

Onlardan nakledilen, Muhammed el-Bâkır ve Ca‘fer es-Sâdık dönemlerine ait rivayetlerde takiyye kavramına çok büyük bir önem atfedildiği görülür. Bu rivayetlere göre takiyye, dinin neredeyse tamamını kapsayan bir unsur olarak değerlendirilmiş; hatta takiyyesi olmayan kişinin dininin de olmayacağı ifade edilmiştir. Çok sınırlı durumlar dışında her konuda takiyye yapılabileceği, bunun Allah’ın dininin temel parçalarından biri olduğu ve mümin için bir tür koruyucu kalkan işlevi gördüğü belirtilmiştir

Ayrıca takiyyeyi terk eden kişinin Allah’a, peygambere ve imamlara karşı gelmiş sayılacağı düşüncesi yaygınlık kazanmıştır. Nitekim onlara göre güya Ca‘fer es-Sâdık’tan nakledilen bir yoruma göre “Allah katında en üstün olanınız, en çok takva sahibi olanınızdır” (Hucurât 49/13) ayetinde geçen “etkā” kelimesi, “en çok takiyye uygulayan” anlamındadır.

On ikinci imamın gaybetinden, onun yeniden ortaya çıkışına kadar sürecek dönem de “takiyye dönemi” olarak kabul edilmiş; bu süreçte takiyyeye riayet etmenin bir yükümlülük olduğu ileri sürülmüştür. Bu anlayışa göre takiyye uygulaması, ancak on ikinci imamın zuhur edip dünya hâkimiyetini kuracağı dönemde sona erecektir.

Anlaşıldığı kadarıyla önce takibattan kurtulmak için başvurdukları bu yöntem, kendilerine yönelen “Hz. Ali madem haksızlığa uğradı, neden itiraz etmedi?” minvalinde sorulara; imamları korkak gösteren ifadelerine kılıf hazırlamak üzere dînî bir kisveye büründürülmüş.

Günümüzde takiyyenin bu şekilde anlaşılmasına itiraz eden Şii âlimler olsa da genel eğilim halen bu yöndedir. Bu sebeple Ehli Sünnet birinin yanında yaptıkları konuşmalara ne kadar güvenileceği halen muammadır. Zaman zaman kulis bilgisi olarak aktarılan ifadeler kendi inandıkları ile bizlere deklare ettikleri şeyler arasında farklar olduğunu göstermektedir. Mesela açık ifadelerde Ehli Sünnet kişilere Müslüman olarak baktıkları, sahabeye sövmediklerini söyleseler de özel ortamlarında Ehli Sünneti Müslüman görmedikleri, bağlılarına Hz. Hüseyin’in katlinde ortak olan insanlar gibi sundukları, sahabeye hakarete devam ettikleri zaman zaman yansımaktadır.

İran İmâmiyye’si

İran’a hâkim olan Şia düşüncesine İran İmâmiyyesi demek daha mantıklıdır. Bu mezhebin zamanımızdaki şekli almasında üç ana dönem söyleyebiliriz.

On iki imam geleneğinin sistemli bir kelâm yapısına kavuştuğu ilk evre Büveyhîler (945-1055) dönemidir. Bu dönemde İsnâaşeriyye akidesi Mu'tezile esas alınarak, on ikinci imamın kimler olacağı, 12. İmamın büyük gaybeti, usulü, füru fıkhı büyük oranda bu dönemde gerçekleşmiştir.

Mezhebin tam bir devlet ideolojisine dönüşmesi ise 1501 yılında Şah İsmail’in Safevî Devleti’ni kurmasıyla gerçekleşmiştir. Bu evrede İsnâaşeriyye sadece bir inanç sistemi değil, aynı zamanda İran millî kimliğinin ana bileşeni haline gelmiştir. Teorik düzlemde en büyük değişim "Merci-i Taklid" (taklit mercii) müessesesinin kurulması ve imama verilmesi gereken humusun yani bir Şiinin yıllık kazancından, ev ihtiyaçları ve masrafları çıktıktan sonra geriye kalan miktarın beşte birini vermesi bu dönemdedir. Bunu, Sünnîlik ile olan sınırların kalınlaştırılması ve keskinleştirilmesi izlemiştir.

Safevî şahları kendilerini "imamın geçici temsilcileri" olarak sunmuş, bu süreçte türbe ziyareti ve yas ritüelleri gibi popüler uygulamalar devlet eliyle teşvik edilerek toplumsal tabana yayılmıştır.

Bunlara rağmen bu dönemde dahi "siyaset", özünde hâlâ gāib imamın hakkı olarak görülmüş ve ulemanın doğrudan yönetimde yer alması teorik bir zorunluluk kabul edilmemiş; hatta bu Sünnî devletlerin tamamına bile 12. İmam’ın hakkını gasp edenler olarak bakılmıştır.

İmâmiyye tarihindeki siyaseten en radikal doktriner sapma, 1979 İran Devrimi ve Ayetullah Humeyni’nin "Velâyet-i Fakīh" teorisiyle ortaya çıkmıştır. Humeyni, bin yıllık "İmam dönene kadar bekleyiş" pasifliğini reddederek, Masum İmam’ın gaybetinde devlet yönetme yetkisinin de adil ve bilgili fakihlere ait olduğunu savunmuştur. Bu teoriyle birlikte Mehdîlik inancı, gāib imamın gelişini beklemekten ziyade onun gelişine "zemin hazırlayacak bir İslam devleti kurma" motivasyonuna dönüşmüştür. Humeyni’ye göre fıkıh alimi (fakih), gaybet döneminde Masum İmam’ın sahip olduğu tüm yetkilere (velâyet-i mutlaka) sahiptir. Devlet kurmak, ordu yönetmek ve toplumu sevk etmek fakihin asli görevidir.

Bu düşünce, İmamiyye’nin önemli merkezlerinden olan Irak Şia uleması tarafından kabul görmemektedir. Mesela Sistani bu düşüncede değildir. İran içerisinde de Humeynî döneminde bazı ayetullahların “velayet-i fakihi” benimsemedikleri bilinmektedir.

Safevîler döneminde büyük oranda İran’ın/Persilerin/Farisîlerin milli inancı haline gelen İmamiyye – İsnâaşeriyye, zamanımızda tamamen İran’ın millî dini gibidir. İran İmamiyye’sine bağlanan bir kişi adeta Farisîleşmekte ve sadece Şia’yı değil İran’ın menfaatlerini de savunan biri haline dönüşmektedir.

Bu sebeple de İran sadece Ehli Sünnetten olanları değil, diğer Şii grupları da İran İmamiyyesine bağlı hale getirmeye uğraşmaktadır. Yemen’de, Suriye’de hatta Irak’ta yaptıkları bunu göstermektedir. Türkiye’de ve Balkanlarda Alevî kardeşlerimize dönük özel çalışmalar yapılmakta ve onlar da Şiileştirilmeye yani İran İmamiyyesi yapılmaya çalışılmaktadır. Yani onlar için kişinin Şia inancında olması bile yetmemekte, İran’a bağlanması istenmektedir.

Not: Başlıktaki soruya okuyucular yazıyı okuduktan sonra kendileri karar versinler.

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026