Kastamonulu girişimcinin Malkan’a uzanan yolu

Girişimciler tarihin motor gücüdür. Çoğu zaman siyasî ve dinî kurumların gölgesinde kalmış, bunların “efendi garantörler” konumunda bulunmalarından hoşnut olmuşlardır. Siyasî egemenler de girişimcilerin iktisadî rollerini, icatçılık ve yenilikçilikleriyle topluma katkılarını kavrayabildikleri, dolayısıyla da onları destekledikleri ölçüde “payidâr” olmuşlardır.
Baumol’a göre, girişimcilerin sosyal hayattaki varlığı olmasaydı, (bilimsel) icatların pratik kullanımı ve ekonomik büyümeye vazgeçilmez katkıları çok sınırlı kalırdı. Bu çarpıcı gerçekten ötürü, bir toplumdaki kurumlar ne ölçüde girişimciliği destekler ve teşvik eder nitelikteyse, toplumun iktisadî gelişimi de o ölçüde ileri veya geri olur.¹
David Landes, Baumol’ün hipotezinin doğruluğuna en çarpıcı örneğin Çin olduğunu belirtiyor. Angus Maddison’ın hesaplamalarından hareketle, MS 1400 civarlarında Batı Avrupa ve Çin’de kişi başına ortalama gelir (1985 yılı ABD doları cinsinden) birbirlerine yakınken (500 dolar ve 430 dolar), Çin’in içe kapanması neticesinde 1800’lerin başlarında bu rakamlar 1034’e karşı 500 dolar, 1950’de 4900’e karşı 450 dolar olmuştur. 1970’lerden sonra Çin dış dünyayla temasını arttırıp girişimcilerinin de enerjisinin önünü açmaya başlayınca, 1989 rakamları 14 bin 400’e karşı 2360’a yükselmiştir.² Çin bugün 20 trilyon doları aşan toplam geliriyle ABD’den sonra ikinci sıraya yerleşmiştir!
Peki, ülkeler arasındaki gelir farkını kapatmada bu denli büyük bir rol oynayan girişimcilerin temel ve ortak özellikleri nelerdir? Hangi vasıflarıyla böylesine yüksek bir başarımın sürükleyici kuvveti hâline gelebiliyorlar? Bu yazıda size tanıtmak istediğim Kastamonulu girişimcinin niteliklerine en fazla uyan tanım şu galiba: “Girişimci bir sorun tespit eder, onu çözmek için yenilikçi yöntemler kullanır ve bir fırsat ortaya çıkarır. Böylece sınırlı kaynaklar kullanarak toplum için değerli ve anlamlı bir şey üretmiş olur.”³ Evet, Kastamonulu miçomuz tam da bunu yapıyor!
Reklam
Kar yağdı, Mustafa’nın bağrı yandı!
Malkan’ın patronu Mustafa Alkan, kar kurbanı bir müteşebbis. “Kastamonu’nun İlişi köyünde doğdum. Ortaokul, köyümüze altı km mesafedeki Bozkurt ilçesindeydi. Yürüyerek gider gelirdik. Aralık ayında kar yolları kapattı ve okula gidemedik. Böylece çok sevdiğim okul hayatım, bir daha açılmamak üzere sona erdi.”⁵ On yaşında Kerim 1 gemisinde miço olan Alkan, 12 yaşında yatağı sırtında İstanbul yolcusudur. “Hasköy’den yatağı sırtıma alıp sora sora yürüyerek Aynalıkavak-Şişhane-Unkapanı güzergâhından Küçükpazar’a gidip köylümüz Aşçı Pala Mehmet’in lokantasını buldum. Üzerimde hiç para yoktu.” Perşembe Pazarı’nda 10 lira haftalıkla tornacı çıraklığı böyle başlıyor miço Mustafa’nın. O yıl kursağına neredeyse hiç et girmiyor. Bir yılı dolup da haftalığı 15 liraya çıkınca hemen bir lokantaya koşup “tas kebap, pilav ve komposto”dan birikmiş öcünü alıyor. Çamaşırını kendi yıkıyor, haftada bir hamama gidip biraz olsun arınıyor.
Etraftaki dökümhane ve imalat atölyelerinin çoğunu gayrimüslimler işletiyor. “Tam karşımızda sıvamacı Rum Tanaş Usta vardı. Yanındaki tek çırakla tencere ve tencere kapakları yapardı. Sol yanımızda Ermeni bir ‘sarı muslukçusu’ vardı. Yaz geldiğinde Ermeni patron Büyükada’ya yazlığa taşınır ama her sabah vapurla tam saatinde işine gelirdi.” Perşembe Pazarı’nda esnaf arasındaki alışveriş tamamen itimat üzerine, açık hesap usulü yapılırdı. “İş yerimiz için ihtiyaç olan cıvata, matkap ucu, kılavuz ve buna benzer malzemeleri nalburlardan deftere yazdırarak açık hesap alır, para ödemezdik. Her cumartesi günü patron bizden para gönderir, hesabı kapatırdı. Herkes sözünde durur, ödemeler hiç aksamazdı.”

İki senelik çıraklıktan sonra, boyu tam yetişemese de tornacılığa terfi ediyor; zamanı geldiğinde de kalfa oluyor. Artık annesine harçlık bile gönderebiliyor, arada arkadaşlarıyla sinemaya ve hatta denize bile gidebiliyor. Askerlik yaşına doğru ustalığa terfi ediyor ve ailesinin muhalefetine rağmen bir İstanbul kızına âşık oluyor. Aşkından vazgeçmiyor ve nişanlı olarak askere gidiyor. Tekirdağ’da askerlik görevini yaparken, denizde boğulmak üzere olan bir albayın hayatını kurtarıyor ve ödül olarak Hasdal Alay Komutanlığı’na alınıyor. Artık hafta sonları evci çıkabiliyor; diğer günlerde de Hasdal-Şişli arası posta görevi yapıyor. Günlük işini çabucak bitiriveren Mustafa, saat 17’ye kadarki mesaisini Osmanbey-Beyoğlu arasında vur patlasın, çal oynasın geçirmiyor! “Postanede saat 09.30 gibi işim bitince eskiden tanıdığım, Şişhane’de et kıyma makineleri imal eden Fahrettin Usta’nın tornacı atölyesinde işe başlıyor, saat 16.00’ya kadar çalışıyordum. Günlük 10 lira kazanıyor, paydostan sonra Şişhane’den minibüse binip Silahtarağa’ya, oradan da ikinci bir minibüsle birliğime gelip saat 17.00’de evrakı teslim ediyordum.” Bu şekilde biriktirdiği para, tutumlu girişimcimizin “düğün sermayesi” olmuştur.
Sermayesi yok, cesareti çok
Kar yolları kapatınca okuma serüveni biten Mustafa Alkan’ın tornacılık hayalini de bozuk bir ütü sona erdirdi. “Bütün idealim ikinci el bir torna alıp küçük bir dükkânda piyasa işleri yapmaktı. Meğer alnımıza ütücülük yazılmışmış.” Ustası bir gün genç Mustafa’yı Beyoğlu’ndaki Önder Kuru Temizleme’nin buhar tesisatının tamiratına gönderiyor. İş bitiminde ortaklardan Mevlüt Usta, kenardaki bozuk “sanayi tipi buharlı el ütüsünü” gösterip, “Ustana selam söyle, bunlar Avrupa’dan geliyor, 4 bin liraya alıyoruz. Yerlisi yok, bunlardan yapsın!” diyor. Ustasının işi başından aşkın. “Biz bunlarla uğraşamayız” diye kestirip atsa da genç Mustafa yılmıyor. Ütüyü parçalarına ayırıp, “Yapılamayacak bir şey değil, niye Avrupa’dan geliyor? Biz bunu yapabiliriz ustam!” diyor. Usta yine işe yanaşmayınca Mıstık kafaya takıyor. Takıyor ama eli avucu bomboş. “Ben bunu yapabilirim dedim ama sermayem yoktu.” Bekleneceği gibi, ustası işten ayrılmaması için aylığını arttırmak istiyor; kayınvalidesi, “Oğlum, ne güzel işiniz var; başaramazsan ortada kalırsınız!” diye uyarıyor. “Kafama koydum, bu işi yapacağım” diyor ve helalleşip ayrılıyor işten. Perşembe Pazarı’nda 12 metrekarelik bir dükkân kiralayıp vadeli aldığı aletlerini yerleştiriyor ve bozuk ütüyü “kalıplarına kadar çıkarıp” yapmayı başarıyor. Önder Kuru Temizleme’ye götürüp deniyor, eksikliklerini tamamlıyor ve onlara satıyor. Onlar üzerinden birçok kuru temizlemeciye ulaşıyor ve taleplere yetişememeye başlıyor. “Siparişleri sıraya koyuyor ve parayı da peşin alıyordum. İlk elde on adet imal ettim ve tanesini 4 bin TL olan Avrupa ütülerinin dörtte biri fiyatına, bin liraya satarak yüzde 300 kâr ettim.”
Reklam

Kastamonulu durur mu artık? Kısa bir müddet sonra, Avrupa fiyatı 45 bin TL olan ütü presleri yapıp 10 bin liradan satıyor. Sermaye ve teknoloji sorunlarına rağmen, “sürekli soru soran meraklı tabiatı ve araştırmacı ruhu” sayesinde onları birer birer çözüme kavuşturuyor. Günü geliyor, Cumhuriyet Bayramı nedeniyle yollar kapalı olunca 32 kiloluk ütüyü sırtına alıp Topçular’dan Eyüp Sultan’a taşıyor; günü geliyor, arabacı inadına fazla para isteyince 45 kiloluk köşebent demirini omuzlayıp Şişhane yokuşundan Kasımpaşa’ya taşıyor. Ceket ütüleme presleri de imal etmeye başlayınca (1976) Sarar, Bursa ve Bakırköy Sümerbank, Özyelkenciler, Feshane, Vakko ve İGS gibi büyük firmaları da müşteri listesine sokmayı başarıyor.
Ülker’in piyasa bilgeliği
1980’lerin ihracata dayalı sanayileşme politikaları Malkan’ı uçurmaya başlıyor. Mustafa Alkan, sektörel fuarları hiç kaçırmıyor; devlet başkanları kadar büyük sanayicilerin de takdirlerine mazhar oluyor. Şirket safha safha büyüyor ve 1987 yılında 6 bin metrekarelik bir kapalı alana taşınıyor. Sonra İMÇ’de ortak dikiş makineleri işine giriyor. “Fakat ortağım biraz ehlikeyf çıktı. Sabahları işe geç geliyor, Beşiktaş maçı olunca da dükkânı kapatıp gidiyordu.” Bir buçuk yıl sonra ayrılıyorlar. O işten şu dersi öğreniyor: İMÇ’de komşusu olan dikiş makinecileri, müşterilerine ondan ayrıca ütü makinesi alıp satıyorlarmış. Dikiş makinesi işine girip de onlara rakip olunca, “onlar da bizden ütü alıp satmaz oldular!” Büyük bir işi olan, küçük işlere sulanıp kendisine rakip yaratmamalıdır!
Bu hususta, başrolde Sabri Ülker’in olduğu ibretlik bir hatıram var: 1991-96 yılları arasında, Manisa’da bulunan BOPP (çift yönlü gerdirilmiş polipropilen) imalatçısı Polinas Şirketinin yönetim kurulu üyesiydim. Kurulda Sabri Ülker, Tuncay Özilhan, Nuh Kuşçulu gibi kendilerinden çok şeyler öğrendiğim tecrübeli sanayici ve iş adamları vardı.⁵ Özelleştirme yoluyla yüzde 25’lik kamu hissesi de Ülker tarafından satın alınınca, Sabri Bey hâkim ortak konumuna geldi. İlk icraatı, şirketin çok başarılı genel müdürü Kayhan Özhun’u “ödüllendirerek görevden almak” oldu. Müdür Bey başarı vertigosuna yakalanmış, amiyane deyişle “patronları takmaz” olmuştu. Kayhan Bey başarılı olduğu için kendisine Polinas’ın sahip olduğu matbaa ödül olarak verildi. Çok şaşırmış, dönüş yolunda Sabri Bey’e “Bu kadarı da fazla değil mi?” diyecek olmuştum. Bak oğlum, dedi; “Biz şu anda tek tabancayız, ambalaj malzemesi üreten matbaalar BOPP’yi bizden almak zorundalar. Ama biliyorsun, Antep’te Sanko, İzmir’deyse Bak Ambalaj kendi BOPP tesislerini kurmaya çalışıyorlar. Bunlar piyasaya girince, matbaamız olduğu için matbaacılar bizi kendilerine rakip görüp bizden malzeme almayı keserler. Ben sadece başarılı müdürden değil, kârlı matbaadan da kurtulmak istiyorum!” Anladım ki kalıcı başarıların arkasında kısa günün kazancı değil, “müteşebbis feraseti” diye nitelendirdiğim uzun menzilli piyasa bilgeliği yatıyor.
Malkan’ın üç hassasiyeti
Ömer Bolat’ın “akıncı ruhlu müteşebbis”, Şekib Avdagiç’in ise “mütekait (emekli) değil, müteşebbis insan” olarak nitelendirdiği Mustafa Alkan üç hususta aşırı hassastır: Faiz, işçi emeği, borcunu vaktinde ödemek! Av. Mehmet Ali Taşkın, Malkan’da elemanların büyük kısmının tıpkı Japonlar gibi hayat boyu orada çalıştığını söylüyor: “Malkan’a çalışanları tarafından açılmış iş davası olmadığı gibi, Malkan aleyhine açılmış hiçbir ticarî dava da yoktu. O benim ve tüm çalışanların Mustafa Abi’si, çocuklarımızın da Mustafa Dede’siydi.” Kurulduğumuz günden bugüne kadar hiçbir şekilde banka kredisi kullanmadık, daima öz sermayemizle işimizi geliştirdik, diyor Mustafa Alkan. “Kazandığımız paraları da hep işimize, takım tezgâhı ve gayrimenkullere yatırdık.” Ustasının Kastamonulu girişimciye öğüdü şudur: “Sözünde dur, borcunu gününde öde!” Baba öğüdü ise: “Aman faize bulaşma ve işçilerinin maaşını vaktinde öde!”
Kalıcı başarının sırrı, ilkeli olmaktır!
(Not: Yazıyı bitirdikten sonra, akıncımızın şirketini topyekün devrettiğini öğrendim. İnşallah devralanlar yeni ufuklara kanat açarlar!)
Bu yazının başlığı, yazardan bağımsız olarak editoryal bir şekilde hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.