LC Waikiki değer odaklı işletme anlayışını öne çıkarıyor

Kapitalist bir iktisadî sistemde, maddî kazancın ötesine giden bir amaç, anlam ve değer peşinde koşmak mümkün müdür? Max Weber, 20’nci yüzyılın başlarında Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu başlıklı eserini yazarken, “kapitalist ruh” ile dolu bu yeni girişimcilerin cenneti sıkıcı bulduklarına işaret ediyordu: Din, bu cevval yaratıklara “insanları dünyada çalışmaktan uzaklaştırmanın aracı” gibi görünüyordu.
“Onlara, sahip olduklarıyla asla mutlu olmayan ve bu nedenle sırf bu dünyaya yönelik bir yaşantıyı çok anlamsız kılan şu huzursuzca koşuşturmaların ‘anlamı’ sorulacak olursa, (olsa olsa) şöyle cevap verirler: Çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceği endişesiyle (böyle didiniyoruz); oysa işin doğrusu, sürekli çalışmayı şart kılan bu iş onlar için ‘hayatın vazgeçilmezi’ haline gelmiştir.” Kapitalizmin dünyayı “büyüden arındırarak” akılcılaştırdığını düşünen Alman sosyolog, buna rağmen bu “huzursuz koşuşturmanın” nihâi amacının akıl dışı (irrasyonel) kaldığını, dolayısıyla pek de anlamlı ve değerli olmadığını hissettirmekten kendini alamıyordu.
Rasyonel Çabanın İrrasyonel Amacı
Weber’den yüzyıl kadar önce Fransız romancı Balzac aynı amaçsızlık yahut akıl dışılığın çok daha canlı tasvirlerini sunuyordu. Neredeyse tüm romanlarında şuna benzer sahneler görürsünüz: Kumaş tüccarı Mösyö Guillaume “mağazasının ne kadar parasının, ne kadar malının, ne kadar poliçe ve nakdinin olduğunu” gösteren evrakı her akşam üşenmeden hazırlardı. “Bir kuruş borcunun bulunmadığını, yüz ya da iki yüz bin frank alacağı olduğunu, sermayesinin arttığını, çiftlik arazilerinin, evlerinin, yatırımlarının çoğalmakta, yenilenmekte ve katlanmakta olduğunu” bu evrak kanıtlardı. Bu çabanın neticesi ise “daha da hırsla yeniden altınlar biriktirmeye başlamak” olurdu. Sorun şuydu sadece: “Peki ne için? diye sormak bu çalışkan karıncaların asla aklına gelmezdi.”

Weber’den yüz yıl kadar sonraysa, sosyolog Fleming gülümseyerek, “belki de sırf işimizi sevdiğimiz için bu kadar çok çalışıyoruz” diyor, sonra da ironisine açıklık getiriyordu: “Maalesef sevmek, küresel işgücünün büyük bir bölümünün mesleklerini betimlerken kullandığı bir sözcük değildir. Bir araştırmaya göre, küresel işgücünün sadece yüzde 13 kadarı kendilerini işleriyle evli addetmektedir. Geri kalan yüzde 87 derin bir yabancılaşma hissi içindedir.”³ Son Davos toplantısında (21/01/2026) konuşan, dünyanın en büyük finans şirketlerinden BlackRock’ın CEO’su Larry Fink de halka hiçbir şey vermeyen kapitalist sistemin yapay zekâ sayesinde şimdi beyaz yakalıları da yutmaya başladığını söylüyordu: “Küreselleşme fabrikadaki işçiyi nasıl vurduysa, YZ de şimdi aynısını ofis çalışanlarına, hukukçulara, analistlere yapacak. Gelecekten değil, bugünden bahsediyorum.”
Reklam
Uzun sözün kısası, 20. yüzyılın görkemli sosyalizm fiyaskolarına rağmen, ya halk ve devlet gücüyle kapitalizmi daha toplumcu bir sosyal sisteme doğru zorlayacak yahut da mevcut sistem içinde minik nefeslenme adacıkları oluşturacağız. LC Waikiki gibi şirketler, bana bu ikinci seçeneğin insanlığın istikbali için hayatî bir önem ve umut taşıdığını hissettiriyor. Elbette onlar da kapitalist “sermaye birikimi” mantığına göre işliyorlar; ama en başta işaret ettiğimiz amaç, anlam ve değer meselesini dert etmeyi de sürdürüyorlar. Oyun oynayan tavlasını, anlam arayan Mevlasını bulur!
Takva Elbisesinden Moda Giyime!
Mustafa Küçük’e göre, bir işletmede anlam arayışının ilk şartı, çalışanlara kendilerini değerli hissettirmektir. Bunun içinse, insanların sadece akıllarına değil, gönüllerine de hitap edilmelidir. Buradan şu verimli döngü çıkıyor: Kalbe hitap için bir anlam bulmak, anlamı bulabilmek için de değerlere inmek gerekiyor. “Bunu çalışanların kendi değerleriyle şirket değerleri arasında bağ kurdurarak yapabiliriz. Biz böyle bir uğraşa yöneldik. Buna aramızda ilham vermek diyoruz. Ana sorumuz şudur: Niçin çalışıyoruz? Net cevabımız: Allah rızasını kazanmak için, yoksullara yardım etmek için, dar gelirlileri iyi giyindirmek için, ülkemize döviz kazandırmak için…” Bu şirket içi iletişimi iyi kuramıyorsak, kafamızda bir amaç ve anlam duygusu olsa bile, örgütün amacı, anlamı, dolayısıyla da değeri yok demektir.
2017 yılında Boğaziçili müstakbel girişimcilere hitap eden Mustafa Küçük, yakın hedeflerinin “on milyar dolarlık ciroyla, Avrupa’nın üç büyük giyim markasından biri haline gelmek” olduğunu söylüyordu. Peki, bunun çalışanlarla iletişimini nasıl kuruyorlar? “Bu on milyar doların anlamı ne? Avrupa’nın en önemli üç markasından biri olmanın, ortalama çalışanımız için anlamı ne? İyi giyinmek herkesin hakkı diyoruz ama bunun her birimiz için anlamı ne? Asgari ücretliyi de bayramda benim çocuğum gibi giyindirmenin önemi ne? Tüm bunları sorduğumuzda, yani insanın yaradılışında var olan o değerlere dokunduğumuzda, bunlardan habersiz gibi görünen insanı bile yakalıyor, bu soruları sorduğumuzda çoğu kişinin gözlerinin yaşardığını görüyoruz. Ben kendi imtihanımı Araf Suresi’nin 26’ncı ayetinden hareketle tanımlıyorum: Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bu (giysiler), Allah’ın rahmetinin alametlerindendir. Belki öğüt alırsınız.”
Dindar iş insanı elbette sadece bize özgü bir gerçeklik değil. Avrupa Orta Çağları ve erken modern dönem diye adlandırılan 19. yüzyıl öncesi birkaç asırda da durum farklı değildi. Sombart, o çağların zanaatkâr ve tüccarının “kilisenin imanlı çocukları” olduğundan kimsenin şüphesi olmasın diyor. “On sekizinci yüzyılın sanayici ve iş insanları da en az 14. yüzyıldakiler kadar dindar olup Allah korkusu içinde yaşıyordular. Dinleri, iş hayatlarını dölledi.”⁴ Mustafa Küçük, Sombart’ı kalp diliyle okuyorcasına, şu cümleleri peş peşe sıralıyor: “Asıl varoluş amacımız nedir, bu dünyaya hangi görev için geldik, neyle imtihan oluyoruz? Cenab-ı Allah’ın bize verdiği giysi işini gerçekleştirerek imtihan oluyoruz. İkinci bir mesaj daha var burada, işimizi takva ile yapmak. Yani insan istihdam ederken, kazandığımızı onlarla ve başkalarıyla paylaşırken, bir dizi kriterlere uymamız gerekiyor. Tüm bunları ciddiye aldığımızda, işimiz bir anda ibadet haline geliyor. İşi ibadete dönüştürdüğünüzde, tüm zorlukları göğüslersiniz. Biz böyle bir anlam yolculuğu içerisindeyiz, hâlâ arıyoruz, hâlâ öğreniyoruz.”
Reklam
Sonsuz Oyunun Anlam Üreticileri
Anlam peşinde olmak, şirket aklının vazgeçilmezidir. Yirmi birinci yüzyılın eşiğinde, bu sürecin doğru anlaşılmasına yönelik bir dizi kavram geliştirildi. Bana göre bunların en etkileyici olanını bu yazıya başlık yaptım: Anlam vermek (sensemaking), anlamlı kılmak. Bu yıl 90 yaşına ayak basan Amerikalı yönetim filozofu Karl Emmanuel Weick, farkındalık (mindfulness) kavramından sonra, 1990’larda modern yönetim felsefesinin en derin kavramı saydığım sensemaking ile büyük bir farkındalık yarattı.⁵ Üstada göre, aktif özneler anlamlı olayları inşa eder, “bilinmeyeni yapılandırırlar”. Sensemaking, bir referans çerçevesine uyarıcılar yerleştirmektir. Organizasyona bu yolla bir anlam, gaye ve istikamet verilir. İster devlet ister şirket olsun, organizasyon büyüdükçe liderlerin “karar alan, emir veren” konumlarından tedricen uzaklaşıp “değer katan, anlam veren” saygın şahsiyetlere dönüşmeleri gerekir.
Örgütsel yaşamı bir “sonsuz oyun” olarak nitelendiren Simon Sinek, şirketlerin uzun ömürlü olabilmesi için liderlerin kısa vadeye odaklanmaktan kurtulması gerektiğini söylüyor: “Uzun vadeli bir bakış açısıyla hareket etmek kolay değildir. Ama kısa vadeli davranan patron veya yöneticiler de şu sevimsiz sonuçlara sebep olurlar: Keyfi olarak belirlenmiş hedeflere ulaşmak için toplu işten çıkartmalar, acımasız çalışma ortamları, çalışan ve müşteri ihtiyaçlarını gözetmeden hissedarlara yaranma girişimleri, güvenilmez ve etik olmayan iş uygulamaları, çalışanlarını desteklemek yerine kendi çıkarlarını öne alan sözde yüksek performansların ödüllendirilmesi…” Bu kısa vadeci patron veya yönetici taslaklarına “kazançtan önce insan” derseniz, size toy olduğunuzu ve iş dünyasının “gerçeklerini” bilmediğinizi söylerler. “Oysa büyük liderler kısa vadenin ötesine gidip uzun vadeli düşünebilen kişilerdir. Onlar için ana mesele yıllık kâr oranı veya bir sonraki seçimin kazanılması değil, bir sonraki neslin kazanılmasıdır.”⁶
Genç popüler yönetim gurusu Sinek’in uyarısını yüz yıl kadar önce deneyimli danışman Casson da yapıyor ve bu kaygıları taşımayanların işletmelerini elem ve kedere boğduklarını söylüyordu: “İşlerin ileri gitmesi için, binlerce memur, usta ve müdür gayrimemnun görünmek, mırıldanmak, neşesiz olmak ve neşesizlik saçmak lazım geldiğini mi zannediyor? Böyleleri bir fabrikayı hapishane, mağazayı da ıslahhane gibi idare etmek isterler. Acaba bu adamların eski zamanlardaki esircilerle ruhen alakaları mı vardır? İdarecilerin çoğu da memur ve müstahdemlerini kötü muameleye layık addederler. İşte böyle olduğu içindir ki mahvolmuş, batmış müesseselerin mezarları üstüne şöyle bir levha asılması doğru olur: Sebeb-i mevti, elem ve keder.”⁷
Açıktır ki ancak erdemli insanlar iktidar veya para yerine “gelecek kuşakların kazanılmasını” önceler; böyle davranılmaması durumunda, organizasyonlarının “kedere boğulmasının” kaçınılmaz olduğunu düşünürler. Bahattin Aydın’a göre, erdemli davranmak LC Waikiki’nin en güçlü değeridir. “Erdem, LC Waikiki’de sadece soyut bir kavram değil; karar alma biçimini belirleyen yaşamsal bir ilkedir. Tedarikçiye karşı adil olmak, çalışanların hakkını gözetmek, müşteriye dürüst olmak, büyürken mütevazı kalmak, toplumla ilişkisinde saygılı olmak… Tüm bunlar LC Waikiki’yi sadece bir ticari marka değil, bir güven alanı hâline getirir. Erdemli davranmak, LC Waikiki’nin en zor zamanlarda bile doğru olanı tercih edebilme cesaretidir.” Doğruyu tercih cesareti, bu topraklarda “dinleri iş hayatlarını dölleyen” sayısız esnafın temel karakteriydi. Kayserili Seyrani (ö. 1866) onlara şöyle sesleniyordu:
Dost kapısı kilididir doğruluk
Dosta inayeti elden bırakma.
Doğru olmayanın sonu uğruluk
Olur, feraseti elden bırakma!
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.