Batıla alet edilen hak söz

Açık bir hükmü, bir ayeti inkâr etmediği müddetçe Müslüman bir kimseye kâfir denilemez. Çünkü Ehlisünnet, amel ile imanın ayrı olduğu, ameli terk eden kimsenin küfre nisbet edilmeyeceği hususunda ittifak etmiştir. Mâide suresinin 44-47. ayetleri ehl-i kitaptan olup da Allah’ın hükmünü değiştiren veya gizleyen sonra da kendi uydurdukları hükmü Allah’ın hükmü gibi sunanlar hakkındadır.
Hz. Ali radıyallahu anhın Haricîlerin bayraklaştırdığı “Hüküm ancak Allah’ındır” ifadesini duyunca “Hak bir söz bâtıla âlet ediliyor” dediği nakledilir.
Bir sözün doğru olması tek başına yeterli değildir. Onun doğru da anlaşılması gerekir. Aynı noktadan hareket eden iki kişi fizîkî olarak birbirine 180 derece farklı istikametlerde gidebildiği gibi doğru bir cümleyi esas alan kişilerden biri hak istikametine diğeri batıla yolculuk edebilir.
Mesela dünyanın faniliğinden hareket eden birbirine zıt iki düşünce ve hayat felsefesi var: Dindar insanlar, ‘dünya fani ahirete çalışmak lazım’ derken, seküler hayat tarzını benimseyenler de benzer ifadelerle bu dünyadan olabildiğince haz alma peşindeler.
Halk arasında aslında doğru olup bâtıl veya yanlış şekilde anlaşılan, “Asıl olan kalp temizliğidir”, “Allah’ın rahmeti çok geniştir”, “Müslüman eninde sonunda cennete gidecek”, “Allah’ın bizim ibadetlerimize ihtiyacı yok”, “Müslüman güçlü olmalı”, “Yarın ölecekmiş gibi ahirete, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışmalı” benzeri epey miktarda söz olsa da bu yazıda itikatla alâkalı olan ve özellikle seçimler sırasında sık sık gündeme getirilerek çok sayıda insanın kafasını karıştıran “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse kâfir olur” ifadesi üzerinde duracağız. Belki başka yazı veya yazılarımızda diğerlerini de açıklarız.
Hâricî Kafa
Ayetlerin mânâsı Kur’an’ın indiği döneme aittir
“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse kâfirlerin ta kendisidir!”
Bu ifade Mâide suresinin 44. ayetinin son cümlesidir. Aynı surenin 45. ayeti “Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir!”, 47. ayeti de “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse hep onlar fâsıklardır!” cümleleri ile bitmektedir.
Birtakım kimseler bu ayetleri bahane ederek Müslüman beldelerinin pek çok yerindeki idarecileri, siyasetçileri, hâkim ve savcıları küfürle itham etmekte; “bu insanlar Allah’ın indirdiği ile değil beşer kanunları ile hüküm vermekteler, o zaman kâfir olmaktalar” demekteler.
Bu ifadeleri kullanan kişiler ayetin mânâsını kendilerince tespit etmiş sonra da bahsettikleri kişilerin veya hâdiselerin bu kapsama girdiğini söylemiş oluyorlar. Acaba bu ayetlerin mânâsı böyle midir? Bunları söyleyenler ne kadar isabet etmiştir?
Bu sorulara cevap vermeden önce bir kâideyi hatırlatmakta fayda var: “Âyetlerin mânâsı Kur’an’ın indiği döneme aittir.” Yani özellikle hüküm ifade eden ayetlerden Allah’ın muradının ne olduğunu, buradaki asıl mânâyı öncelikle Rasülullah (ﷺ), sonra da vahyin inişine muhatap sahabe ve onların ilk nesil talebeleri bilir. Biz bir ayeti anlamak istediğimizde oraya yani Sünnete, Sahabi ve Tabiin sözlerine müracaat ederiz. Sonra da bunu hayatımıza nasıl aksettireceğimize bakarız. Yani yorumlarız. Kendimiz yeni bir mânâ veremeyiz. Kısaca söylemek istersek ayetlerde mânâ ilk döneme, yorum yaşandığı zamana aittir.
Bu Âyet-i Kerimelerin Medine’deki yahudiler hakkında nazil olduğu ifade edilir. İniş sebebi olarak iki rivayet aktarılır.
İnkâr etmeyene kâfir denilemez
Nüzul sebebi ayetleri açıklar
Birincisine göre Medine’deki yahudiler içinden birbirine yabancı evli bir erkekle evli bir kadın zina etmişler, Rasülullah’a (ﷺ) bunları yargılaması için getirdiklerinde, Efendimiz (ﷺ) bunun Tevrat’ta belirlenen cezasını sormuş, onlar da yüzlerine kara (zift) sürüp hayvana bindirerek teşhir etme olduğunu söylemişler. Peygamber Efendimizin (ﷺ) ısrarlı takibi neticesinde yahudi hahamlarından birisi Tevrat’ta geçen asıl cezanın recm olduğunu; toplumdaki statüsü yüksek (eşraf) kişilere uygulanmaması amacıyla bu hükmün değiştirildiğini itiraf etmiştir (Müslim, Hudûd, 28, No:1700).
İkincisi ise Medine’de mukim iki yahudi kabilesinden güçlü olan Benû Nadîr'in, zayıf olan Benû Kurayza'ya karşı baskı kurarak, kendilerinden olan maktulün diyetini Kurayzalılara göre iki katı olarak belirlemesi ve bunu Rasülullah (ﷺ) döneminde de devam ettirmek istemeleridir (Ahmed, Müsned, 4/88-89, No: 2212).
Elmalılı Hamdi Yazır, ikinci rivayetin nüzul sebebi olmaya daha uygun olduğu kanâatindedir (Hak Dini, 3/82).
Her iki rivayetin ortak noktası, yahudilerin Tevrat’ın açık bir hükmünü değiştirmeleri ve bunu da aslî hüküm gibi sunmalarıdır.
Küfür lafzının beş tevili
Müçtehit ve müfessir Taberî, âyette geçen 'küfür' lafzını selefin beş şekilde tevil ettiğini aktarmıştır (Taberî Tefsiri,10/346-357):
❶ Bu âyetle, Allah’ın Kitabı’nı tahrif eden ve O’nun hükmünü değiştiren yahudiler kastedilmiştir.
Bu görüş, sahabeden İbn Abbâs (r. anhümâ) ve Berâ b. Âzib’ ile Dahhâk, Ebû Sâlih es-Semmân, Ebû Miclez, İkrime, Katâde, İbn Zeyd, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe gibi Tabiin âlimlerinin görüşüdür. Yukarıda geçen nüzul sebebi rivayetleri de bunu göstermektedir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 30/490-494; Ebû Dâvud, Hudûd, 26).
❷ Bu âyetlerde; kişiyi dinden çıkarmayan, kâfirlerin bir vasfı anlamında küfür kastedilmiştir.
Bu görüş İbn Abbas’tan (r. anhuma), talebesi Atâ b. Ebî Rebah ve yine tabiin âlimlerinden Tâvûs’tan nakledilmiştir. Hatta İbn Abbas’ın (r. anhüma):
“Bu sizin anladığınız anlamda küfür değildir.” (Sa’d b. Mansur, Sünen, 4/1482)
Tâvus’un da “(Bu,) kişiyi (İslam) milletinden çıkaran bir küfür değildir.” dediği nakledilmiştir.
❸ Bu âyetler ehl-i kitap hakkında inmiştir; fakat bununla Müslümanlar da dâhil olmak üzere insanların tamamı murad edilmiştir (hükmü geneldir).
Bu görüş sahabeden Abdullah b. Mes‘ûd’a (r.a.), tabiin âlimlerinden İbrahim en-Nehaî, Hasan-ı Basrî ve Süddî’ye atfedilmiştir.
❹ Bu âyetin mânâsı; kim Allah’ın indirdiği hükmü inkâr ederek onunla hükmetmezse (kâfir olur) şeklindedir. 'Zulüm' ve 'fısk' vasıfları ise o hükmü ikrar ve kabul ettiği halde onunla hükmetmeyen kimseler içindir. Bu görüş sahabeden İbn Abbas’tan (r. anhümâ) nakledilmiştir.
❺ Bu âyetlerde geçen ifadelerden "kâfirler" ile Müslümanlar, "zalimler" ile yahudiler, "fasıklar" ile de Hristiyanlar kastedilmiştir. Bu görüş sadece Tabiinin büyüklerinden Âmir eş-Şa'bî’den nakledilmiştir.
Taberî’nin kanaatine göre bu görüşler arasında doğruya en yakın olanı, 'bu âyetler ehli kitabın kâfirleri hakkında indi' diyenlerin görüşüdür. Çünkü bu ayetlerin öncesindeki ve sonrasındaki âyetlerin tamamı onlar hakkında inmiştir ve onlarla ilgili bir haberi anlatmaktadır. Yani âyetlerin bağlamına en uygun olanı budur.
Taberî, “Allah Teâlâ’nın indirdiğiyle hükmetmeyen herkesi kapsayacak şekilde umumi gelen bir ayetin hükmünün nasıl hususi hale getirilebileceği” itirazına şöyle cevap vermiştir:
“Allah Teâlâ bu hükmü, kendi kitabında yer alan ilâhî hükmü bile bile reddeden ve onu inkâr ederek uygulamayan kimseler hakkında genel bir ifade olarak zikretmiştir. Dolayısıyla onların küfrü, sadece hükmü terk etmelerinden değil; bu terki, ilâhî hükmün Allah katından geldiğini inkâr ederek gerçekleştirmelerinden kaynaklanmaktadır. Allah’a ait olduğunu bildiği hâlde bir hükmü inkâr eden ve bu sebeple onunla hükmetmeyen herkes için de aynı değerlendirme geçerlidir.” (Taberî Tefsiri,10/358)
Kendi uydurduğu hükmü Allah katından gelmiş göstermek
Bu ifadesi ile ayetin tefsiri hakkında söylenenleri Taberî merhum özetlemiştir. Âyetler, Allah Teâlâ’nın indirdiği hükümleri gizleyerek veya değiştirerek kendi uydurdukları hükmün Allah katından olduğunu söyleyen ehl-i kitap hakkında inmiştir. Müslümanım diyen birisi onlar gibi tavır gösterirse onlarla aynı hükmü alır. Ancak inkâr etmez, İslam’ın hükmü bu diyerek başka bir hüküm icat etmez ise mazeret veya nefse uyma gibi bir sebeple hükmü uygulamadığı zaman kâfir olmaz.
Nitekim akaitte imamımız İmam Mâtürîdî de bu ayetlerin tefsirinde “Kim Allah’ın indirdiğini inkâr ederek ve hafife alarak onunla hükmetmezse; o kimse (hem) kâfirdir, (hem) zalimdir, (hem de) fasıktır” demektedir (Te’vîlâtü’l-Kur’ân (3/531-532).
Ahmed b. Hanbel, Ebu Ubeyd Kâsım b. Sellam gibi büyük âlimler de ikinci sıradaki görüşe istinaden eğer bu ifade Müslümanlar hakkında kullanılırsa, kişiyi dinden çıkaran küfür olarak anlaşılmaması, amel yönünden kâfire benzemenin anlaşılması gerektiğini söylemişlerdir (Ebu Ubeyd, Kitâbü’l-Îmân, 85-101; Ahmed, Camiu’l-ulûm, 13/85).
Bu söz söyleyeni de mahkûm eder
Maide suresinin 44. ayetini delil getirerek hüküm makamında olan Müslümanları küfre nisbet edenler aslında kendilerini de mahkûm etmekteler. Eğer âyeti iniş sebebi ve selef âlimlerinin anlayışından farklı anlayacaksak neden en genel olarak anlamıyoruz ki?
Hüküm verme sadece devlet başkanı, hâkim, savcı, vali gibilerine mi ait? Neredeyse her insan az veya çok hüküm vermek konumundadır. Bir anne veya baba çocukları, kişi arkadaşları, evlat ebeveyni, patron işçisi, işçi işvereni hakkında hükümler vermek zorunda kalır. Bunların hepsinde Allah’ın indirdiği hükme uyduğumuzu söyleyebilir miyiz? Mesela hoşlanmadığımız kişi veya gruplar hakkında tam hakkaniyetli hüküm verebiliyor muyuz?
Diyelim ki bir baba evlatlarından birini diğerlerine karşı kayırdı; patron işçiler arasında gereksiz bir ayrım yaptı; şimdi bunları küfre mi nisbet edeceğiz?
Bu iddialarda bulunan arkadaşlar ayetin hükmüne tam olarak uyduklarını söyleyebilecekler mi? Yoksa seçmece yapacaklar, kendi kafalarından kimini kâfir kimini Müslüman mı ilan edecekler?
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.