Yeni bir dünyanın arifesinde Türkiye ve bölgeyi bekleyenler

Kâbil, bomboş koca dünyaya sığamamıştı. Kâbil’in sığamadığı o küçülen dünyaya 200’den fazla muhteris devlet ve 8 milyardan fazla insan nasıl sığsın ki! Sığamıyor da! Sığamıyor çünkü herkes ‘haklı’, herkesin ‘aklı’ herkesten farklı… Sığamıyor çünkü çoğu saplantılı, yanlış yollara sapmış, bencil! Sığamıyor çünkü çoğunda onları kontrol edecek Rahmânî bir akıl yok! Çoğu bir yere sığamadığı için yerini genişletmenin derdinde. Hepsi onun olsun istiyor. Başkasına hayat hakkı yok. Doymak ve doyamamak… Saplantılar, sapıtmalar, sapkınlıklar… Şeytanın üfledikleri ile şeytanlaşmışların hedefleri birleşince dünyayı bekleyen şey; barut, gözyaşı ve kan… Tarihte kalmış misaller gibi Müslümanca bir çâre gerek… Fakat onu üretmesi gerekenler samimi bir iman, sağlam bir akıl, basiretli adımlardan mahrum… Sindirilmiş dünya nimetleri, bir öncekinden ibret alma, bencillik hastalığından kurtuluş, cesaret ve Rahmânî bir kılavuzdan da mahrumiyet… İşte böylesine bir dünyada Körfez ve Türkiye’yi bekleyen atılması gereken adımlar ve bizi bekleyenler…
Dünyada tabiri caizse belirli aralıklarla kartlar yeniden karılır, güç merkezleri yer değiştirir, terazinin kefesi farklı veya ters istikamete doğru denge değiştirir. İşte o zamanlarda genellikle dünya yeniden kurulur.
Tarihin derinliklerine ilerledikçe bunun bir iddia değil gerçeklik olduğu görülür. Merkez değişimleri çoğu kez ya hakkın hamiyeti, zulmün zevalidir, yahut da tersi. Miladi 632’de vahiy tamamlandı, din kemale erdi ve dünyanın merkezi değişti. Dünya uzun bir karanlıktan sonra Hakk’ın hâkimiyetini yaşadı. İslam Medeniyeti, ‘ortaçağ karanlığı’ diye tarif edilen zulmün ayyuka çıktığı dönemi kapatıp yeni bir dünya inşa etti.
Kitaplar, keşifler, inşalar, refah, huzur ve güvenlik…
Temel kaide bellidir: Her doğan ölür, her yükselen düşer…
Karanlığı aydınlık, aydınlığı zeval bekler…
Hakk olan güç merkezi; sefahat ve iktidar kavgası ve düşmana benzemeye başlandığında ilâhî ikazlar gelir ama o bunu işitecek kalbe sahip olmadığından hükümranlığını, iktidarını kaybeder.
Bazen de iç veya dış asabiye gelir, o safahatı tarumar edip aynı yerden yeni bir ağacın meyve vermesini sağlar. Tıpkı Moğol’un bir dış asabiye olarak İslam dünyasını biçmesi ve sonrasındaki yeni yeşerme gibi… Geriye dönüp tek tek tespitler yerine yakın tarihi özetleyerek devam edelim.
İstanbul’u fethetmek için Yezit’ten başlamak üzere çok sayıda komutan ve sultan cihad etmiş ancak bu 1453’de Fatih Sultan Mehmed Han’a nasip olmuştu. İşte o gün bir çağın kapanması, yeni bir çağın başlangıcı sayıldı. Saltanat çok el değiştirerek ilerlese de uzun ömürlü bir imparatorluk tarih sahnesinden el çektirilmiş, yükselen güç olan Osmanlı, dünya yönetimine el koymuştu.
Kanuni’ye dek süren yükselme, hükümranlık ve efendilik sonrasındaki değerlerden uzaklaşma, çeşitli ilâhî ikazları beraberinde getirse de düşmana benzeme gibi yabânî huylar, güç merkezinin kaymasına sebebiyet vermişti. Batı krallarına emir verenler, Batı’dan emir alır hâle gelmişti.

İstanbul'dan Londra'ya kayma
Yahudi sermayesi, İngiliz ve yahudi fitnesinin koalisyonu, güç merkezini İstanbul’un elinden alıp Londra’ya taşımış, sonrasında dünyada yüz milyonlarca insanın ölmesi, sakatlanması, köleleşmesi ve sömürülmesinin yolunu açmıştı.
1975-1983’de yaşanan ‘Amerikan Bağımsızlık Harbi’, küstah ve kibirli İngiliz’in uyanmasına mâni olmuş, Osmanlı’nın en zayıf ânında Kût'ül-Amâre’de yediği tokat ise ‘yenilmezlik’ algısını çökertmiş ve nihayetinde kısa bir süre sonra da güç merkezini yine kendi elleriyle semirttiği yahudinin eliyle dün yenildiği Amerika’ya geçmesine mâni olamamıştı.
Artık benzer mânâlarda kullanılsa da tarihi gerçekler bize ‘yüzyıl’ ile ‘asrın’ aynı şeyler olmadığını, yüzyıl bir takvimin yüzyıllık aralığını ifade etse de asrın ise bir düşüş veya yükseliş dönemini tanımladığı bir gerçek.
İşte bu sebeple dünya, Amerikan asrından çıkmanın sancılarını yaşıyor. Dilediği inanç, kavim, düşünce, iktisâdî ve siyâsî yapıyı kendi amaçları uğruna kullanıp, işi bitince de çöpe atan veya atmış gibi yapıp yeni bir görev tevdi eden Amerika’dan, semirttiği yapılarla pazarlığa veya savaşa tutuşan yeni Amerika devrine şahitlik ediyoruz.
Mesela Amerika, kurduğu ve beslediği İŞİD/DEAŞ terör örgütünü kullanıp çöpe mi attı yoksa farklı adlarla uzantılarını farklı coğrafyalarda diri mi tutmaya devam ediyor?
Güçlenen ve Batı’ya karşı mesafe koyan Şah, miadını doldurmuştu. İslam dünyasındaki pek çok Sünni ülke ise yeni bağımsızlıklarını elde ediyordu. Irak ve Suudi Arabistan’ı saymazsak Katar, Bahreyn, BAE işte tam da o günlerde yani 1971’de “bağımsız” olabilmişlerdi. Kuveyt ise bunlardan sadece bir on yıl evvel…
1943’de Lübnan, 1946’da Suriye, Fransız mandasından ‘kurtulmuş’, 1948’de Filistin de bir apartheid yahudi rejimi kurulmuş, kısaca bölgede ve Körfez’de kartlar yeniden karılmış, roller dağıtılmıştı.
Bu şartlarda güçlenen laik bir İran, güç odaklarının işine yaramazdı. Bunca Sünni ülkeye karşı, ortalığı karıştıracak, bölgenin hasret kaldığı iç ve bölge barışını yok edecek, apartheid yahudi rejimine de sık sık omuz verecek bir oyuncu daha gerekiyordu.
Ehli Sünnet değil düpedüz İslam düşmanı, sarıklı, cübbeli, sakallı Humeyni ise yedek kulübede rolü için bekletiliyordu. CIA, MOSSAD, MI6 ve DGSE elbirliği ile Humeyni’yi aldı ve bu sözde düşmanlarca İran avuçlarının içine bırakıldı.
İslam dünyasının hasret kaldığı iktisâdî, dînî ve içtimâî huzur; bir buçuk yaşında bir kız çocuğu ile daimi veya geçici/mut'a nikahı ile evlenilebileceği hatta bu yaşta bir bebekle normal veya tersten ilişki bile kurulabileceğini Tahriru'l-Vesile (Nikah 12. mesele) adlı kitabında yazan Humeyni’nin insafına terk ediliyordu.
Tam da arzu ettikleri oldu.
Karmatîler (899–1067), Fâtımîler (909–1171), Büveyhîler (934–1062) ve Safevîler (1501–1736) sonrasında bir süredir dinginleşmiş olan Şia fitnesi yeniden ateşlendi.
Tahran’da bir Sünni camisine bile müsaade etmeyen Şiiperestler, ‘vahdet ve kardeşlik’ naralarıyla Müslümanları İslam’dan uzaklaştırıp, Şiileştirme projeleri başlattı. Irak ile başlayan, Afganistan, Pakistan, Lübnan, Nijerya, Türkiye, Suriye, Yemen diye uzayıp giden vahdet ve kardeşlik maskeli, gözyaşı, tecavüz, kan ve işgallerle süren yağmalar, bir yandan apartheid yahudi rejimine can simidi olmuş, diğer yandan da Amerika’nın bölge planlarının icrasını kolaylaştırmıştı.
Bugün ise yaşanan şey ortaklığın sona ermesi değil, İran üzerinden bölgeye yeni bir şekil verme sürecidir. Ancak şartlar eskisi kadar lehlerine değil.
- İran’dan Körfez ülkelerine fırlatılan füzelere, Türkiye’nin telkinleri veya başka sâiklerle Körfez’in sükunetle karşılayıp cevap vermemesi,
- Körfez başta olmak üzere bölge ülkelerindeki Amerikan üslerinin bulunduğu ülkeleri korumak şöyle dursun hedef hâline getirmesi,
- Amerika’nın hep alıp hiç vermediği, verdiği de zor zamanda işe yaramayan askerî araçlarının ifşasını sağlamıştır.
- Gazze ve Batı Şeria soykırımları neticesinde apartheid yahudi rejimine olan mesafenin açılması,
- yahudinin tüm bölge ülkelerini yutmaya yönelik siyâsî ve askerî hedeflerinin artık bir hayalden ziyade gerçekleşmesi için verilen dev bir savaşa gebe oluşu,
- delidoluluklarına rağmen bölgede İran ve israile karşı bir denge unsuru olan Saddam ve Kaddafi’nin eksikliğinin hissedilmesi ve daha pek çok gerçek herkesin başka bir dünyaya uyanmasını sağladı.
Kimi ne bekliyor?
Tamam da bundan sonra ne olur?

İran-ABD-israil tahterevallisi sonsuza dek sürecek değil. Dünya iktisâdî, taraflar ise askerî ve iktisâdî olarak yıpranacak olsa da İran rejimi güçlenmiş olarak çıkacak. Bölge ve dünyayı bekleyen şey; eski tüfekleri temizlenmiş, yeniler gübrelenmiş, sulanmış ve daha da semirtilmiş bir İran rejimi... Halkına karşı daha baskın, bölge ülkelerine karşı daha ceberut, İslam dünyasına karşı daha da fitneci bir politikayla bileylenmiş yeni nesil Alamut Kalesi ve Hasan Sabbahlar…

28 Şubat TSK’sı gibi halkını ‘düşman’ olarak gören, savaşa hazır bir ordudan ziyade holdingleşmiş köhne bir topluluğa dönüşen, kendisinden daha zayıf Etiyopya’nın Nil üzerine kurduğu Rönesans Barajı’na karşı sesini bile yükselmekten âciz, laikperest Kıpti ordusundan sanırız kimse pek bir şey beklemiyordur.

Hanbeli Mezhebini kendi kafalarına göre kuşa çevirip, Vahhabilik adıyla fitne ocağı görevi görenlerin kontrolündeki Suudi Arabistan, katledilen Kral Faysal sonrasında Amerika’nın yarı sömürgesi olmanın ötesine geçebilmiş bir ülke değildi.
Pakistan ile yapılan askeri işbirliği ve Türkiye’ye göz kırpmalara bakılırsa esas oğlanın aklında bir şeyler var. Özelliklede son durum, tam olmasa bile kafalarının hatırı sayılır bir şekilde dank etmesini sağlamışa benziyor.
Amerika’nın isteği ile Vahhabilik ihracı itirafı, Trump ile aranın açılması, Amerika’nın MbS hakkında Cemal Kaşıkçı soruşturması açması gibi gelişmelere bakılırsa onun da Ankara dışında bir çıkış adresi yok.

Evet sadece 55 yıl, İran rejiminden ise sadece 8 yıl evvel bağımsız olmuş ama hâlâ Batı çarkının dişlileri arasında debelenen Katar… Suudi Arabistan ve BAE liderliğindeki blok, 2017’de Katar'a yönelik askeri bir müdahale ve/veya işgal planlamıştı. O gün Türkiye’ye sığınan Katar, diğerlerine göre bir adım önde olsa da hâlâ kat edecek çok yolu var. Amerika’nın en büyük üssüne ev sahipliği yapan, enerji zengini bu ülkenin ABD tarafından hem israil hem de İran saldırılarında korunmamış olması Katar yönetimi için büyük bir ders oldu mu bunu zaman gösterecek.

Ekonomik olarak varlıklı olsa da siyaset üretme kapasitesi olmayan, 365 kilometrekarelik Gazze’nin sadece iki katı (787 kilometrekare) büyüklüğe sahip Bahreyn’i hiçbir denkleme dâhil etmeye gerek yok.

1971’de yedi emirliğin birleşmesiyle ortaya çıkan Birleşik Arap Emirlikleri denilince, daha çok Abu Dabi ve Dubai merkezli Maktum ve Zayed ailelerinin kontrolündeki bölgeler akla geliyor. Siyaset ve iktisaden ABD, İngiltere ve israilin taşeronluğu ile yeniden bölge ve hatta bazen denizaşırı fitne dehlizlerinden çıkan bu yapı özellikle israil açısından vazgeçilmez bir üs durumunda.
Bu gerçeklik, diğer emirlikleri oluşturan Acman, Ummül-Kayveyn, Füceyre ve RAK’ın hem kısıtlı kaynaklara sahip olması, hem de BEA’nın israil üssüne çevrilmesinden duydukları “hoşnutsuzluk" zaman zaman ‘bağımsızlık’ haberlerine konu olur. Benzer haberler yine gündemde.
Asıl mesele ise bölgede kurulacak bir ittifaka BAE dâhil olur mu olmaz mı? Dahası araları hayli gergin olan Suudi yönetimi onların olduğu bir ittifaka yanaşır mı? Bundan daha mühimi, bölge kendini koruyacak bir ittifakı başarabilir mi? Batının buna tepkisi ne olur? Özellikle Amerikan ve İngiliz üsleri bölge açısından denklemi nasıl etkiler? Bunların hepsi şimdilik muallak ise de BAE yönetimi için de tehlike çanları en az diğerleri kadar çalıyor.

Şüphesiz neredeyse tümden İran ve Kürt yapıların kontrolündeki Irak, kaybedilmiş bir coğrafya. Sünniler ve Türkmenlerin hiçbir söz hakkının olmadığı, belirleyici siyasi irade ve ordunun tümüyle İran tahakkümündeki olması, son günlerde İran’ın Irak’la birleşme, daha doğrusu yutma arzusunu açıktan dile getirmesi de ayrı bir mesele. Irak’ta İran ve Şii tahakkümü sürdüğü müddetçe iktisaden bir pakta yer alsa dahi siyaseten mümkün gözükmüyor. Ancak iç huzurun bir türlü sağlanamadığı Irak’ta 2026 içinde bütün dengeler Sünniler lehine değişebilir.

Toparlanma sürecindeki Suriye’nin kiminle ittifak kurabileceğini tahmin etmek güç değil. Ancak çantada keklik de değil.

Tıpkı Sudan gibi Yemen de sürprizlere gebe. Ya resmi bölünme yahut Husilerin def edildiği bir Yemen dışında orada huzur beklememeli. Tarihi gerçeklik ise bize şunu söylüyor: Yemen’de huzur yoksa coğrafyanın genelinde huzur yoktur. İran’ın Yemen’in boğazındaki eli kesilmeden Yemen’e huzur gelmez.
Nükleer bir güç ve Türkiye ile her zaman müttefik ise de Pakistan kurulduğu günden bu yana hiçbir zaman iç huzuru bulamadı. Askeri darbeler, dînî ve siyâsî savrulmalar Pakistan’ın yakasını bir türlü bırakmasa da Pakistan’sız bir bölge ittifakı mümkün değil.

Cezayir artık eski Cezayir değil. İç barışı hatırı sayılır bir şekilde tesis etmiş, dilediği denklemde yer alabilme iradesini ortaya koyabilen Cezayir, dengeler açısından son derece mühim.

Şüphesiz Cezayir’e uzanmadan önce Libya’nın iç barışını sağlamak gerekiyor. Bunu yaparken diplomatik olarak bağırarak değil, derinden hatta çok daha derinden mümkün olan en az izi bırakacak hamleler yapacak çözümlere ihtiyaç var. Suud, Pakistan, Cezayir, Türkiye, Katar ittifakı; Sudan ve Libya düğümünü de kolayca çözecektir.
Çare arayışları
Ne dünya artık eski dünya, ne de bölge eski bölge… Herkesin bin düşünüp bir adım atacağı kritik bir eşikte… Türkiye bu vetirede hem talihli hem de talihsiz... Batıdan askerî olarak bağımsızlığını ilana çok yakın gibi gözükse de Batının faiz ve iktisaden gel, az dur, götür çıkmazından kurtulabilmiş değil. Dahası alternatif bir sisteme kafa bile yormuyor.
Körfez askerî olarak Türkiye’ye muhtaç ise de Körfez yorumcularına göre endişe ettikleri pek çok soru işareti var. Dahası Arapçadan ziyade Fransızca ve İngilizce bilen ve de bölge dengelerinden habersiz büyükelçiler atayan bir Türkiye… Ve daha pek çok şüpheye sebebiyet veren sorular adamların kafasında dört dolanıyor.
‘Tek kurtuluş Türkiye’ye bağlı özerk vilayet olmak’ demek isterdim ama şartlar bunun için uygun değil. Buna Türkiye’de hazır değil. Ayrıca galiba zaman bu kez biraz daha hızlı ilerledi ve beklenmeyen yerden vurdu gibi.
İşin en garibi ise bizim tarih ve bölge hayatına çok ama çok yabancı oluşumuz ki tarihçiler ve münevverlerin bile yabancı olduğu bu hususta bürokratlardan bir şeyler beklemek saflık olur.
Türkiye’ye gelen Araplara yönelik algı ve dezenformasyonu bile yönetememiş bir hâlden söz etmek zorunda kalmak ne acı değil mi?
Körfez yorumcularının bir başka arzusu, her şeyi iktisâdî bir faturaya dönüştürmeyen bir Türkiye!
Bu iki acı hâl galiba bizim en büyük ayak bağımız!
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.