Çocuk cinayetleri ve cezasızlık tartışması büyüyor
14:30, 13/03/2026, CumaG: Güncelleme: 14:52, 13/03/2026, Cuma

Aramızda hala delirmeyenler var olmaz böyle
“Kanun Önünde” bekçilik eden bir Kapıcı’ya, taşradan bir adam gelip kanun kapısından içeri girmek istediğini söyler. Kapıcı, “Şimdilik içeri alınmayacaksın.” der. Düşünür Taşralı: “Peki ilerde?” Kapıcı, “Belki, ama şimdi giremezsin.” der ve kapıdan kafasını uzatan Taşralı’ya gülerek ekler: “Çok istiyorsan yok dememe takılma, bir dene bakalım. Ancak unutma; ben en küçüğüyüm. Her salon başında bir başka kapıcı vardır, her biri de ötekinden güçlüdür… Üçüncüsünü görmeye ben bile dayanamam.” Taşralı, kanun kapısının her vakit herkese açık bulunması gerektiğini düşünür. İzin alana kadar beklemeye karar verir. Kapıcı bir tabure uzatır adama. Açık bir kapının önünde Kapıcı ve Taşralı yıllarca bekler.
Taşralı, ara ara ufak çaplı sorgular çeker Kapıcı’ya ama netice alamaz. Sonunda, varını yoğunu rüşvete verip Kapıcı’yı neredeyse aralıksız gözetler. Öteki kapıcıların varlığını da unutmuştur. Kapıcı’nın kürkünün yakasındaki pirelerden bile medet umarak geçen yıllar sonunda, Taşralı’nın gözlerinin feri zayıflamıştır artık. İçeriden bir ışık gördüğünü zanneder. Son bir soru sormak istediğinde, “Amma da açgözlüymüşsün!” der Kapıcı. Taşralı sorar: “Benim bildiğim herkes kanuna varmak için çaba harcar. Peki, nasıl oluyor da bunca yıl benden başkası girmek istemedi bu kapıdan?” Kapıcı, adamın gittikçe sağırlaşan kulaklarına doğru eğilip, var gücüyle haykırır: “Bu kapıdan senden başkası giremezdi, çünkü bu kapı yalnız senin içindi. Gideyim de kapatayım artık.”
20.10.2025: Tıpkı, Kafka’nın “Kanunun Kapısında” bekleyen o taşralı adamı gibi düştü bir dava derdine bugün bir anne. Ama düşmeden bekliyor aslında, bir mahkeme kapısının önünde…
Kralın yeni elbisesinin hiç var olmadığını en çok çocuklar görür diye, çocuklara çocukları öldürttüğümüz hikâyelerin içindeyiz.
Foucault’a göre bir suça engel olmak, kötülüğün yapılmasına engel olacak bir ceza ile mümkündü. Bugün 12 yaşında bir çocuğu zafer nidalarıyla öldürenler, tam da istedikleri gibi, mafyaya birer tetikçi olarak içeriden çıkacak şekilde cezalar aldılar. İkisi salıverildi aramıza, gidip abilerinin karanlık dünyasının temellerini atsınlar diye. Ceza, ödül oldu. Çünkü yegâne varlık gösterebilecekleri, evrende “anlamlı” bir yer kaplayacakları tek hikâyeyi böyle yazabilirlerdi. Yazdılar. Yazdırdık. Yasanın onlara vereceği bu ödül ile bedenlerini ve ruhlarını, raconu dahi bozulmuş bu yeraltı şeytanlarına satmaya hazırlar artık.
Yeraltının da mı raconu vardı? Racon, bir zamanlar en çok orada vardı! Kanunlar; boşluklarından, açıklarından rüzgâr geçirirken o racon hep vardı. Kadına, çocuğa el kaldırmak; delikanlı adamların içine sığmazdı. Her gün, sokak ortasında kendi kadın ve çocuklarını kan revan içinde bırakan kanı bozukların deliliklerini okuyoruz. Bazı ülkeler bu değerler üzerine yeni bir eğitim sistemi kurarken biz, elimizdeki mücevherden tesbih yaptık sallıyoruz. Mahremiyete saygı duymak, yapılan iyiliğe karşılık vermek, borcuna ve dostluğa sadakat göstermek, kendinden güçsüze merhamet etmek, hatta bazen; sadece rahatsız etmemek! Cuma namazı var diye sarımsak yedirmeyen, yatsı namazından sonra evde terlik giydirmeyen kadim bilgilerimizden bir nebze pay alsak yeter.
21.10.2025: Rahatsız ettiler. Öldürdüler. Öldürdükten sonra bir daha rahatsız ettiler. Biz de giydik o terlikleri, tepesinde tepindik adaletin; Ahmet Minguzzi’ye adalet diye, Rojin’e adalet diye, Gazze’de soykırım var diye…
Etiğin raconu bozuldu bozulalı, insanın raconu bozuldu bozulalı, o “küstahlar”, kimseye güvenmiyor bizim bekleyişimizden başka.
Kafka’nın Dava romanının içinde bir bölüm olarak da sunulan ama aslında ayrı yazılmış ve birkaç kez müstakil olarak basılmış olan, başta özetlediğim bu hikâye; bireyin otorite karşısındaki edilgenliğini sorgulayıp metni, çağdaş öznenin hukuk karşısındaki konumunu güçlü bir alegorisi olarak da tartışmaya açarken, gözümüze şunu sokuyor: “Kapı açık! ‘Kapı metaforu’ ve ‘eşikte bekleyiş’ etrafında şekil alma.” Oysa kanun karşısında referans alanımız öylesine genişledi ki, determinist hukuk tahayyülünün yazılı yazısız bütün dayanakları bugün sarsıldı. Koca bir ülke bas bas bağırdık ve işin en acı tarafı: Bir Müge Anlı “olamadık” adalet sağlamada. Toplumda yükselen tüm haykırışlara rağmen bu terörü kim sarıyor ülkenin başına? Yargı hâlâ kirli mi? Kaç yirmi beş yılda çözülür bu işler? Var mı bir umut? Ya da çığlıkların sahibi sekülerler… “Kısasta hayat vardır.” dediğimizde bizi linç eden sekülerler! Tanrı’nın insanını, insandan daha iyi biliyor oluşunu reddeden sekülerler! Sizin bu kısas istemeyen ikiyüzlülüğünüz, hangi raconunuzun bozulmuş hali?
Hepimiz; kendi yasa kapımızın önünde, yasanın sadece bizim için var olması gerektiğini fark etmeden bekliyoruz öylece. Ölürsek de annelerimiz bekliyor. Koca bir halk, çığlık çığlığa bekliyoruz. Yazısız etik dediğimiz, racon dediğimiz, apriori dediğimiz, ayıp dediğimiz tüm standartlarımızı yitirdik. Hayvan sevme müştereğinde bile birleşemedik. Bekliyoruz. Kralın yeni elbisesinin hiç var olmadığını en çok çocuklar görür diye, çocuklara çocukları öldürttüğümüz hikâyelerin içindeyiz. Giydik şeffaf kürkümüzü, kralın mikrokozmozları olarak dikildik yasanın kapısına, yakalarındaki yıllanmış bitleri saya saya bekliyoruz. Bazen Kapıcı olup kendimizi engel sanırken kendimize, bazen de Taşralı oluyoruz. Kapının ötesine uzanıp fiziksel bir alan olarak temsil edilen “yasaya” kabul edilmeyi ve varsaydığımız gibi yasayı anlamayı umuyoruz. Hepimizi temsil eden, bir nevi sıradan insan olan o Taşralı gibi, biz de her zaman kapının dışında tutuluyoruz ve asla içeri alınmıyoruz. Bugün de alınmadık yasanın içine: Mattia Ahmet bir kez öldü. Annesi birkaç kez…
“Karşımızda hem suçlu hem de küstah bir tavırla davranan bir topluluk var. Neye, kime güvendikleri belli değil.” diyor birileri. Kimseye güvenmiyorlar. Hızlı yer değiştiren gündemlerimizden başka tutunacak dalları yok. “Hayat devam ediyor”, “Ölenle ölünmüyor”, “İki gün konuşurlar üçüncü gün unuturlar.” Etiğin raconu bozuldu bozulalı, insanın raconu bozuldu bozulalı, o “küstahlar”, kimseye güvenmiyor bizim bekleyişimizden başka. Baudrillard’ın dediği gibi, vahşeti, cinayeti, ahlaksızlığı, soykırımı -iki dizi arasındaki reklamlar misali- gözümüze soka soka normalleştirdiler. Sarsıntımız, ağlayan emoji koymaktan ibaret: “Sayın seyirciler, bir kız çocuğu çiçek toplarken tecavüz edilip kanala atıldı… Bir erkek çocuğu ‘kardeşim’ dediği için bıçaklanarak öldürüldü... Gazze’de üç yaşındaki bir çocuk, bir bardak su kalmış bidona doğru koşarken kafasından vuruldu…”
Belki de kapının ötesinde hiçbir şey yok. Kapının ötesinde bir şey olduğuna dair tek bilgi, Kapıcı’nın ağzından duyduğumuz korku imparatorluğu dikteleri değil mi? Biz bilmiyoruz. Biz artık bilmiyoruz. “Burada adalet var.” diyenin kürküne bakmaktan gözlerimizi alamadık. “İzin vermem girmenize.” dediğinde, kapıdan geçmeyi hiç denemedik. “Buranın da raconu bu.” denilince ona hemen ikna olduk. “Sizin için bir adaletimiz var ve sizi orada bekliyor, onu bir gün göreceksiniz.” dediklerinde “Neyinize güveniyorsunuz, nasıl hüküm veriyorsunuz?” (Kalem: 36) diye soramadık.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.