Aşk dilemması

Kendini tanımanın en iyi yolu; sevmek, kalbini sevgiye açmak. Kim girecek o kapıdan? Bir başkası mı yoksa kılık değiştirmiş kendin mi? Ve sen hangisisin? Hem hangi senin, hangi şartlarda içeri girmesine izin vereceksin? Üstelik o ziyarete ne kadar hazırlıklısın? Bütün yakıcı ve hatta yıkıcı tesirlerinin ardından o ziyaret bittiğinde sen neye dönüşeceksin? Hiç farkına varmadan, bir gözbağcısı marifetiyle kalbini bir daha başkalarının ziyaretine mi kapatacaksın yoksa oraya sık sık ve farklı farklı misafirler mi kabûl edeceksin; biri gelsin, öbürü gitsin diye?
Biz sevmeden edemeyen varlıklarız. (Bu iddiayı, nefreti sevginin farklı bir tezahürü diye benimsedikten sonra değerlendirmek lâzım ama.) Neyi seviyorsan osun. Kendini nasıl görürsen veya gösterirsen aslında sen o değilsin.
İçimizdeki ben, en çok sevgi kılığında dışarı vurur kendini: sevgi, nefret, öfke, haset, kıskançlık veya rekabet. Demek ki ‘neyi seviyorsan osun’ hükmünün bitişiği de yanıbaşında: Neyi sevmiyorsan da. Evet, sevgi sıklıkla nefret kılığında da tecelli eder. Sevgi bu; sahip çıkılmadığında, hatta dizginlenmediğinde kime ve neye meyledeceği, nereye akacağı ve nerelere varacağı belirsiz bir delişmen ırmak.
İyi ama sevgi, gemlenebilir mi hiç? Hele gerçek sevgi dizginlenebilir mi? Bu soruya gönül nasıl cevap verirse versin, zihin başkasını söyler. Zihinle gönlün uyuşmazlığı, birbirine düşman iki kabilenin bitimsiz çekişmesine benzer.
“Ben kimim?” suâline herkes kendisine göre cevap verebilir elbette. Artık bu soruyu sormak hâlâ birilerinin aklına geliyorsa tabii. Ama bu cevapların en esaslılarından biri bizim sevgiyle kurduğumuz bağ veya bağsızlık. Hele modern insanın, kendi heveslerinden başka bir şeyle bağ kurabildiği nerede görülmüş? O yüzden zamanımızda sevgi de, aşk da, hem mânâ değiştirdi, hem de mahiyet. Artık eskiden ne iseler o değiller ve artık eskiden ne değillerse ya düpedüz ona dönüşmüşler veya iyice karmaşıklaşmış vaziyetteler. İnsanların kabahati değil bu; onları bu zihin, his ve ruh karmaşasına sürükleyen kapitalizmin beklenen neticelerinden biri.
İyi ama sevgi nedir? Hele aşk? Bunlar eski zamanların masallarında mı kaldı yoksa kırıntıları olsun günümüze kadar gelebildi mi? Sevginin de, sevdanın da, aşkın da bir anlamlaştığı, birbirine eşitlendiği ve tam bir bulamaca dönüştüğü bir devirde aşkın çiftleşme arzusuna indirgenmesine şaşırmamak lâzım belki de. Öyle ya, içinde yaşadığımız ne varsa bizim esas vazifemizi ketlemeye yönelik: kendini tanı.
Kendini tanımanın en iyi yolu ise sevmek; kalbini sevgiye açmak. Kim girecek o kapıdan? Bir başkası mı yoksa kılık değiştirmiş kendin mi? Ve sen hangisisin? Hem hangi senin, hangi şartlarda içeri girmesine izin vereceksin? Üstelik o ziyarete ne kadar hazırlıklısın? Bütün yakıcı ve hatta yıkıcı tesirlerinin ardından o ziyaret bittiğinde sen neye dönüşeceksin? Hiç farkına varmadan, bir gözbağcısı marifetiyle kalbini bir daha başkalarının ziyaretine mi kapatacaksın yoksa oraya sık sık ve farklı farklı misafirler mi kabûl edeceksin; biri gelsin, öbürü gitsin diye?
Gençlerin sevgisine karşı büyüklerin nobranlığı
Shakespeare’ın Romeo ve Jülyet isimli trajedisi, bu ve benzeri suâlleri soran ve kendince bazı cevapları ima eden bir eser. İma veya işaret yerine iddia etseydi hiç bu kadar kalıcılaşabilir miydi?
Çerçeve pek tanıdık: Zengin kız, fakir oğlan... Veya tersi. Birbirine rakip veya hasım iki ailenin çocuklarının birbirlerini sevmesinin neticesinde ortaya çıkan mesele: Gençler kavuşsunlar mı yoksa ayrılsınlar mı? Yani her iki ailenin gelecekleri birleşsin mi yoksa tamamen kopsun mu? Çünkü her iki aile de öbürünü öteki bellemekte; öteki yani düşman.
Tiyatroda da, sinemada da defalarca defalarca tekrar edilen, tekrar edile edile tavşanın suyunun suyundan beter pespâyeliklere kadar varan eski bir konu. Eski ama neredeyse daima işe yarayan; az veya çok. Düşünsenize, bu konu bulunmasaydı Yeşilçam Sineması’nın yüzde doksan dokuzundan mahrum kalırdık. İyi bir şey mi olurdu bu yoksa fena mı? Orası ayrı mesele. Ama hasım ailelerin çocuklarının birbirine tutulmaları, Hollywood’un da, dünya sinemasının da vazgeçilmezlerinden. Bunun sebebi, konunun hem münbitliği, -ne ekersen onu biçiyorsun çünkü.- hem de her kültüre kolaylıkla uyarlanabilirliği.
Bırakalım ince eleyip sık dokuyan bir araştırmayı, şöyle sıradan bir gözatmayla bile fark edileceği gibi Romeo ile Jülyet hikâyesi, birçok farklı çeşitte ve akılalmaz miktarda sinemaya uyarlandı. Bu uyarlamaların bazıları orijinalinin ismini korusa da çoğu buna ihtiyaç bile hissetmedi. Ama birazcık dikkatli bir bakış, kıyafetin teğet yerlerini görebilmekte.
İlk akla gelenlerden biri ise Batı Yakasının Hikâyesi (West Side Story). Önce Jerome Robbins idaresinde ve Leonard Bernstein’in besteleriyle 1957 senesinde müzikal formunda sahne alan yapım, gördüğü büyük teveccühün ardından, Robert Wise ile Robbins’in işbirliğiyle 1961’de filme alındı. Elbette olay Amerika’ya ve o dönemin ruhuna uyarlandıktan sonra. Natalie Wood ile George Chakiris’in başrollerini paylaştığı film, ticârî başarısıyla da, kültleşmesiyle de âdeta akıllara kazındı. Aynı şey filmin soundrack LP’si için de câri. Yarı klâsik, yarı caz, yarı rock&roll ve yarı pop müzikler, taşıdığı Broadway ruhu icabı pek tutuldu. Hâlen daha bir diskoteğin vazgeçilmezlerinden. Dijital ortamlarda da.
İsmini koruyan sinema uyarlamaları da bir hayli; say say bitmez. Bunlardan biri de 1968 tarihli Romeo & Juliet. Yönetmen Franco Zeffirelli umulmadık miktarda cesaret sergilemiş bu yapımda. Bu cesaretini bir vakitler el attığı siyasetçiliğine mi borçlu, bilinmez. Ama filmi hem hiç bilinmedik acemi oyuncularla çekiyor, hem de Shakespeare’ın diline, o günümüze göre pek ağdalı diline ve pek abartılı ifade tarzına tamamen sadık kalarak. O yüzden diyaloglar da normal konuşma yerine düpedüz şiir. Bu da seyircinin üzerinde Brechtvari bir yabancılaştırma etkisi bırakmakta: Biraz tanıdık ama aynı zamanda çok da yabancı bir dil.
Nino Rota’nın çizdiği rota
Böyle anlatınca filmin, Shakespeare’ın Romeo ile Jülyet oyununun sıradan, hatta başarısız bir uyarlaması diye anlaşılması muhtemel. Ama hiç de öyle değil. Belki bu üstün başarı hikâyesinde, filmin öbür uyarlamaların önüne geçmesinin ve teknik veya ele alış bakımından daha başarılıları bile geride bırakmasının, hatta çok daha ünlü oyunculara yer verenleri bile ezip geçmesinin bir sebebi de kanaatimce filmin müziklerine imza atan Nino Rota’nın besteleri. Hele de What is Youth? isimli parça. Böylelikle beste, geçen yüzyılın en fazla akılda kalan şarkılarından biri hâline geldi. Soundtrack’ın Love Theme’nin bile önüne geçen bu başarının arkasında Shakespeare’ın ruhunu aramak boşuna bir gayret sayılmamalı.
Filmin çekilişinin üzerinden neredeyse bir ömür geçmesine rağmen hâlâ dimdik ayakta kalması bize gösteriyor ki sevgi, ancak önüne çıkan bütün engelleri aşmaya niyetlendiğinde aşka dönüşebiliyor. Velev ki neticede o engellere takılsa bile.
Hikâyesi kalıyor ya.
İyi ama en nihayetinde sevgi düşmanlığı yendi mi? Hem oyunlarda veya filmlerde yense bile gerçek hayatta daima kötülük kazanmaz mı? Kötülük ve kötüler.
Oyunda da, filmde de verilen cevap aynı: Doğru; daima nefret kazanır! Sahiden de her iki kurmaca türünde de düşmanlık öylesine galip geliyor ki nice can veriliyor. Ama bu menfi cevap gene de sorgulanmayı şart koşuyor. Çünkü hem oyunda ve hem de filmde sevgi nefrete öyle bir galebe çalıyor ki geriye sadece aşkın ve sevginin destanı kalıyor. Romeo ile Jülyet’in ölümsüz hikâyesi.
İnsanın yani.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.