Bab’Aziz filmi: Hakikate giden yolların hikâyesi

Bu film, hakikate giden yolun tek bir çizgiden ibaret olmadığını anlatan şiirsel bir çöl yolculuğu. Kör bir derviş ve torununun adres bilmeden çıktıkları bu yürüyüş, bilmeyi değil teslim olmayı öğretiyor. Ölümü bir son değil, sonsuzlukla kurulan bir vuslat olarak hatırlatıyor.
“Allah’a ulaşmak için yaratılmışlar adedince yollar vardır.” Film, daha en başında bu cümleyle bizi kendi evrenine çekmeye başlıyor. “Bu cümle, benim tezim,” diyor sanki. Şimdi size, bu cümleyi anlatacağım. Bize, pusula gibi yol göstermiyor; bir kapıdan içeri girmeye davet ediyor sadece. Çünkü pusula, tek bir yön gösterir; bu cümle ise yönlerin çoğulluğunu hatırlatıyor. “Hakikate giden yol, tek çizgiden ibaret değildir,” diyor yönetmen. Her insan, kendi yürüyüşü kadar farklı bir yoldur, hedef ise tektir.
Yönetmen Nacer Khemir, bizi kör bir dervişle ve torunuyla birlikte çölde yolculuğa çıkarıyor. Çöl, burada yalnızca bir coğrafya değil; soyulmuş, arındırılmış bir bilinç hâli sanki. Bab’Aziz ve torunu küçük İştar, dervişlerin büyük buluşmasına gidiyorlar. Ama ortada ne bir adres var ne de sınırları çizilmiş bir yol. İştar dayanamayıp sorar:
- Ama ya kaybolursak?
- İman sahipleri hiçbir zaman kaybolmaz, benim küçük meleğim. Mutmain bir nefis hiçbir zaman yolunu kaybetmez.
Bu diyalog, modern aklın güvenlik arzusuna karşı söylenmiş bir cümle gibi duruyor. Biz; koordinat isteriz, netlik isteriz, garanti isteriz. Kendimizi güvende hissetmek için yapay hedefler koyar, sınırlar çizeriz. Oysa Bab’Aziz, bilmeyi değil; güvenmeyi ve teslim olmayı seçenlerden.
Reklam
- Peki, toplantı nerede?
- Bilmiyorum küçük meleğim.
- Peki, bu toplantının nerede olduğunu bilmeden nasıl gideceksin?
- Yürümek kâfi. Sadece yürü. Davetliler yolu bir şekilde bulurlar.
Yürümek kâfi. Bu kadar sade. Film boyunca en çok yankılanan düşünce, bu oluyor zihnimde. Çünkü biz, çoğu zaman yürümeyi erteliyoruz. Önce her şeyi bilmek istiyoruz, bunun mümkün olmadığını bildiğimiz hâlde. Oysa Bab’Aziz’in öğretisi, tersine işliyor: Yürüdükçe bilirsin. Sen yeter ki adım at, gerisi gelecektir.
Küçük İştar ve dedesinin yolculuğunu izlerken sanki onları çölde yol arkadaşlarıymış gibi hissediyorsunuz. Dedenin torununa söylediği her söz, anlamlıdır. Âdeta bilge dedeler gibidir, Bab Aziz. Onlara “derviş” de denir kültürümüzde. Zaten filmde de dervişler toplantısına gidiyorlar. İkisinin konuşmalarından aklımda kalan, notlarıma aldığım bir söz daha var:
“Bu dünyada herkesin yerine getirmesi gereken bir görev vardır. Bunu unutmadığın müddetçe gerisi o kadar da mühim değil. Fakat bunun haricinde her şeyi bilsen de hiçbir şey bilmiyor gibisindir.”
Bu söz, insanın bilgi biriktirme hırsına karşı bir sükûnet çağrısıdır âdeta. Mesleğimiz, ünvanlarımız, başarılarımız var değil mi? Bunların hepsinin önemi, asıl görevin yapılıp yapılmadığına bağlı. Asıl görevi yerine getirmezsen önemsizleşiyor. Herkes farklı yorumlayabilir bu görevi ama benim aklıma Zâriyât suresindeki şu ayet geldi: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
Bab’Aziz’in anlattığı prens hikâyesi ve çölde karşılaştığımız diğer karakterler, “Mesnevi”deki kıssaları da hatırlatıyor. Yönetmen, filmin içinde kısa kısa hikâyeler de anlatıyor. Hikâyeler doğrusal ilerlemiyor; iç içe geçiyor, dallanıyor, bazen kaybolup gidiyor veya filmin ilerleyen dakikalarında yeniden ortaya çıkıyor. Hepsinin ortak noktası ise filmin asıl anlatmak istediği fikre bizi yaklaştırıyor olmaları.
Reklam
İnsan, filmi izlerken ister istemez şöyle düşünüyor: “Acaba yönetmen, hangi motivasyonla bu filmi çekmek istedi?” Nacer Khemir, filmle ilgili gelen sorulara cevap verdiği bir etkinlikte şöyle söylemiş: “Bu film, bir sorudan çıktı aslında. Babanız, yanınızda yere düşse ve yüzü çamurlansa ne yaparsınız? Ben; bu filmle babamın yüzünü silmeye, temizlemeye çalıştım. İslam’ın Batı tarafından sunulan yüzünü değil; bilinmeyen, es geçilen ve unutturulan yüzünü göstermeye çalıştım.”
Bu sözler, Bab’Aziz’in yolculuğuna bambaşka bir anlam kazandırıyor. Film, yalnızca bireysel bir arayış değil; bir yüzü temizleme çabası. Batı tarafından kasıtlı şekilde gürültülü, sert, korkutucu imgelerle temsil edilen bir İslam algısına karşı; şiirle, müzikle, hikâyelerle konuşan bir İslam tasavvuru sunuyor yönetmen. Bunu da alışılmadık, şiirsel bir olay örgüsüyle anlatıyor. Filmi izlerken sanki bir şiir okuyor gibisiniz.
Filmin sonlarına doğru bir sahne var ki bir dervişin, bir hakikat yolcusunun ölümü nasıl gördüğüyle ilgili söyledikleri, insanı ekrana kilitliyor âdeta. Bu diyaloğu olduğu gibi paylaşmak istiyorum sizinle:
- Hasan... Seni bekliyordum.
- Beni mi bekliyordun?
- Ölümüme şahit olman için.
- Neden ben? Ben, ölümden çok korkarım.
- Biliyorum. Anne karnında karanlıktaki bebeğe denseydi ki “Dışarıda aydınlık bir dünya var. Yüksek dağlarla dolu; büyük denizlere, dalgalanan düzlüklere, çiçekleri açmış güzel bahçelere, derelere, yıldızlarla dolu bir gökyüzüne ve alevli güneşe sahip olan... Ve sen, bu mucizelerle yüzleşmek yerine, karanlıkla çevrilmiş oturuyorsun...’ Doğmamış çocuk, bu mucizeler hakkında hiçbir şey bilmediği için hiçbirine inanmayacaktır. Tıpkı ölümü karşılarken bizim gibi. İşte bu yüzden korkarız. Ölüm nasıl olur da son olur, Hassan oğlum? Benim düğün gecemde mutsuz olma. Sonsuzlukla olan evliliğimin artık zamanı geldi.
Bu sahne, filmi bir hüzün perdesiyle değil; bir vuslat perdesiyle kapatıyor. Ölüm, burada bir yıkım değil; bir düğün gecesi, bir köprü, bir kavuşma... Tasavvuf geleneğinde sıkça duyduğumuz “şebiarus” (düğün gecesi) anlayışını sinemanın diliyle, Bab’Aziz’i vesile kılarak yeniden hatırlatıyor yönetmen.
Reklam
Bab’Aziz, tam da burada seyirciye bir soru bırakıyor aslında: Sen neye inanıyorsun? Ölümü bir kapanış mı sayacaksın yoksa en sevgiliden gelen bir davet mi? Bab’Aziz vefat ettiğinde, çöl susuyor. Rüzgâr dinmiyor belki ama artık ürkütmüyor da. Çünkü başta belirsizlik gibi görünen o uçsuz bucaksızlık hissi, yerini anlamlı bir sükûnete bırakıyor. Adres bilmeden yola çıkmanın, teslim olmanın, korkuya rağmen yürümeye devam etmenin mümkün olduğunu fısıldıyor sanki.
Bab’Aziz filmi, bir aksiyon vadetmiyor; hatta büyük sloganlar da atmıyor. Sadece yürüyen iki silüet görüyoruz film boyunca: biri yaşlı ve kör, diğeri küçük ve meraklı. Biri tecrübeyle, kalbinin ilhamıyla; diğeri meraklı sorularıyla ilerliyor. Ama ikisi de aynı yöne bakıyor. Belki de film boyunca anlatılan bütün hikâyelerin özeti bu: Çok iyi bilmekle değil, yönelmekle ilgili bir hakikat arayışı.
İnsan, film bitince kendi hayatına dönüp bakıyor. Ben neyin toplantısına gidiyorum? Hangi çağrıya icabet ediyorum? Bu dünyada herkesin yerine getirmesi gereken görevin neresindeyim? Yola çıktım mı yoksa hâlâ harita bekleyip yerimde mi sayıyorum? Bab’Aziz’in dediği gibi, “Davetliler, yolu bir şekilde bulurlar.” Yeter ki daveti unutmayalım. Yeter ki yürümekten vazgeçmeyelim.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.