Kimlik, statü, güvence ve para tutkuyu nasıl engeller?

Her insanı heyecanlandıran, onu ateşleyebilecek potansiyel bir enerji kaynağı, bir tutkusu vardır. Tutkusu olmayan insan yoktur aslında. Bunun farkında olan ya da bu duyguları sönük olan insanlar vardır. Bu yüzden ilk önce onu bulmak gerekir. Tabi arayanlar bulabilir ancak.
İnsanın tutkusunu bulabilmesinin önünde dört engel olduğu söylenir: kimlik, statü, güvence ve para. Her insanın ihtiyaç duyduğu kimlik oluşturmada öz belirlenimci olmak veya dış belirlenimlerle kimlik oluşturmak arasında fark vardır. Onay alma ihtiyacı yüksek, yani öz değer ve dolayısıyla öz güven noktasında zayıf insanlar, kimliklerini de dış dünyanın onları kabul ettikleri biçimde oluştururlar. Nasıl kabul görüyorlarsa öyle bir kimlik inşası içinde kalarak bir nevi hapsolurlar.
Statü de kabul görülme varsayımı ile birlikte üstünlük, farklılık ve özel olma ihtiyaçlarını gidermenin bir yoludur. İnsanlar, eşsiz olduklarını bilmezler; diğerlerini sıradan kendilerini özel kılabilecek yolu tutmayı tercih edebilirler. Bu yol, yaşanılan toplumsal düzlemde bir statü getirmiyorsa da anlam bulmazlar.
Alışılan veya arzulanan (sosyal öğrenme ile) konfor, belirli bir bütçeye ihtiyaç duymaktadır. Konforunu beslemeyi, tutkusunu beslemekten önce getirebilir insan. Bu konforun da öncesinde, belirsizliği azaltma ve güvenli alan ihtiyacı giderilir.
Reklam
Tutkunun peşinden koşmak, her zaman veya hemen bu saydıklarımızı getirmeyebilir. Sayılanlar, ihtiyaç olarak algılanabilir. Yalnız bu ihtiyaçların giderilmesi, “keşfetmeye ve değişmeye karşı” bir paradigma gerektirir. Demem o ki tutkuya engel olan bu unsurları öldürmeden (hayat merkezimizden çıkarmadan) tutku ile buluşmak zordur.
İz bırakan eser, bir tutkunun eseridir. Tutkusunu keşfeden, tutkusunun ateşi ile canlanan ve yanan kişi, esaslı ve tesirli işler yapabilir. Bu ateş kişinin içinde, -alevine hasret kor gibi- külünün içine saklanmıştır. Eğer zamanında meyledilmez ise hayat karmaşası içinde tekrar bulmak da bulduktan sonra alevi ile buluşturmak da zor olur. Ancak bu tutku bir yanarsa da tüm bedeni, benliği sarar. Hayatın esası ve anlamı hâline gelir. Bu yüzden ustanın tutkusuna âlim olması gerekir.
Yani, ustalık tertemiz ve anlamlı amaçlar doğrultusunda yaşadığı sürece kutsal bir uğraşıdır. Bu uğraşın iki temel gıdası vardır: akıl ve duygu. Bu ikilemin birbirini yıpratması değil, beslemesi söz konusudur. Ancak ne zaman? Dünya gibi, hayat gibi, varlık gibi bir denge içinde olduğu zaman. Tutkuların duyguları besleyici gücü çok yüksektir. Ayrıca tutku, duygulardan da beslenir. Ancak hırsa da dönüşme olasılığı yüksektir. Denge bozulduğu zaman, tutku akıl menzilinden çıktığı zaman; tutkunun hizmet etmesi gereken amaç, götürmesi beklenen liman şaştığı zaman, “anlam” kalmayabilir.
Evet, insana büyük güç verir tutkusu. Ancak usta için güçten daha ziyade kontrol esastır. İradesi esastır. En başta da söylendiği üzere usta şekillendirir. Tutkusu kilidir âdeta. Elleri ise tutkusuna şekil veren akli iradesi. En sonunda faydaya/anlama ulaştıran menzilidir. Anlam-gaye; akıl ve duygudan oluşan iki değirmen taşının içine atılan buğday taneleri gibidir. Eğer akıl ve duygu; buğday tanelerinden (anlamdan-gayeden) yoksun olursa birbirlerini öğütürler, eritirler. Bu yüzden tutkusu yüksek de olsa ustanın, tutkusuna âlim olup onu bütüncül aklı ile anlam-gaye menzilinde tutması gerekir.
Reklam
İnsan sevdiğini mi yapar, yaptığını mı sever? Her birimizin dilindedir: “İnsanlar sevdikleri işi yapsalar; o zaman iş, iş olmaktan çıkar bir nevi oyun olur, uğraş olur. Eğer sevdikleri işi yaparlarsa hem başarılı hem de mutlu olurlar.”
Peki, farklı açıdan bakmak mümkün değil midir? İnsan yaptığını, yapabildiğini sevmez mi? Ya da şöyle soralım. Yapmadığını, yapamadığını sever mi insan? Hem demezler mi insan yaptıkça yeteneği perçinleşir, yaptıkça derinleşir, iş üstündeki perdeler kalkar, işin sırlarına vakıf olur. Sessiz veya örtük dediğimiz bilgisi oluşur. Deneyimle birlikte bir de işin ilmine dair nazari bilgisi arttıkça sezgisel zekâ da gelişir.
O zaman bakış açımızı değiştirmek gerekir. Kişi sadece gözlemleyerek, “Ben bunu severim,” demez. Yapar, yapmaya çalışır, dener. Havuza atlar yani. Uğraşın içindeyken bir anda “bulur” kendisini. Keşfeder. Bu keşif öyle bekleyerek olmaz, yürümek gerekir, denemek gerekir. Bu yolda bir de akıl hocası oldu mu, çok daha kolay bulur kendisini.
İllaki her insanın hem fiziksel hem de zihinsel yönelimleri farklılaşır. Bu yönelimleri gören bir akıl hocası, kişinin daha erken yoluna girmesini sağlayabilir. Ama esas olan hemhâl olmaktır. İş ile hemhâl olmak. Hangi iş olursa olsun. Kendini bulmak için hemhâl olmak gerekir. Kendini bir zanaatta bulmak, pek fazla fikirleşmek ile gerçekleşememektedir. Önlükleri giymek, temas etmek gerekir; dokunmak, sonra kirlenmek, sonra terlemek.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.