Osmanlı toplumunda dindarlık ve sosyal kontrol ilişkisi

Dolayısıyla kronikler ve layihalar birlikte okunduğunda, Osmanlı toplumunun kendisini sürekli eleştiren ve ideal ile gerçek arasındaki mesafeyi fark eden bir bilinç geliştirdiğini söylemek mümkündür.
Fetvalardan sonra bakacağımız ikinci önemli mecra olan Şer‘iyye Sicilleri, Osmanlı toplumunun gündelik hayatını ve bu hayat içinde norm koyucu bir çerçeve olarak dinin tesirini anlamak açısından en güçlü kaynaklardan biri olup, fetvaların normatif çerçevesini müşahhas vakalarla tamamlayan bir veri alanı sunmaktadır. İstanbul, Bursa, Kayseri ve Anadolu şehirlerine ait siciller incelendiğinde, Osmanlı toplumundaki kamusallığın dinî normlara mutlak uyum gösteren homojen bir yapıdan ziyade, norm ile ihlal arasında sürekli gidip gelen dinamik bir toplumsal alan olduğu açıkça görülmektedir. Özellikle ticaret ve borç davalarının yoğunluğu, Osmanlı toplumunun ekonomik hayatının son derece hareketli olduğunu ve dinî normların bu alanda sürekli sınandığını göstermektedir. Bu noktada Ronald Jennings’in Kayseri Kadı Sicilleri üzerine yaptığı çalışmalar oldukça dikkat çekici bulgular sunmaktadır. Jennings’e göre Kayseri’de kredi ilişkileri son derece yaygındır ve faiz yasağı çoğu zaman satış ve ortaklık işlemleri yoluyla örtülü biçimde aşılmaktadır. Sicillerde kâr, muamele ve faide gibi kavramlar doğrudan faiz kazancına tekabül etmektedir. Bu konudaki anlaşmazlıkların kadıya intikali üzerinden öğrendiklerimiz, Osmanlı toplumunda ekonomik hayatın dinî normlarla sabit bir uyum içinde olmadığını, aksine pratik ihtiyaçlar doğrultusunda sürekli müzakere edildiğini göstermektedir.
Sicillerde yer alan sarhoşluk, kavga ve kamu düzeni ihlalleri, Osmanlı toplumunun ahlaken homojen olmadığını ortaya koymaktadır. Boşanma, nafaka ve aile içi şiddet davalarının yoğunluğu, Osmanlı ailesinin idealize edilecek kadar uyumlu bir yapıya sahip olmadığını göstermektedir. Bu vakalar birlikte okunduğunda, Osmanlı klasik çağında dindarlığın yaygın olduğu kadar kırılgan bir pratik olduğunu söyleyebiliriz.
Osmanlı’da mahalle; idari, sosyal ve ahlaki bir birimdi. Mahallede herkes birbirini tanır, davranışlar gözlenir, sapmalar rapor edilirdi. Osmanlı toplumunda dindarlığın en belirgin özelliklerinden biri, bireysel olmaktan çok kolektif bir pratik oluşudur. Ailenin konumlandığı geniş sosyal çevreyi ifade eden mahalle, günümüzde olduğu gibi yalnızca bir yerleşim birimi değildir; aynı zamanda sosyal denetimin ve ahlaki disiplinin işlediği ana mekândır. Bu bağlamda Osmanlı toplumunda birey, dinî normlara karşı sorumlu olduğu kadar mahallenin gözetimine karşı da sorumludur.
Şer‘iyye Sicilleri’nde yer alan mahalle şikâyetleri -gece gürültüsü, sarhoşluk, uygunsuz davranış/zina- Osmanlı toplumunda kamusal alanın sıkı bir denetime tâbi olduğunu göstermektedir. Bu tür kayıtlar, Osmanlı dindarlığının içsel bir vicdani mesele olmadığını, güçlü bir performatif boyuta sahip olduğuna işaret etmektedir.
Mahalle ile remzedilen cemaat yapısı, bu denetim mekanizmasının önemli bir parçasıdır. “Mahalle baskısı” toplumsal/dini normların kolektif denetim üzerinden biçimlenmesini ifade ederken herhangi bir “olumsuzluk”a gönderme yapmamaktadır. Cumhuriyet’in çoklu fonksiyonlarını teke indirdiği cami; ibadet mekânı olmanın ötesinde sosyal meşruiyetin üretildiği bir alandı. Bu yüzden Osmanlı toplumunda dindarlık, bireysel niyetlerin ötesinde sosyal görünürlük üzerinden değer kazanır. Yani, Osmanlı dindarlığı içsel olduğu kadar kamusal, bireysel olduğu kadar kolektif, iman olduğu kadar davranış olarak tezahür etmektedir.
Osmanlı toplumunun gerçekten “daha dindar” olup olmadığı sorusunu yalnız fetvalar, Şer‘iyye Sicilleri ve kroniklerle sınırlı bir düzlemde tartışmak, her ne kadar bu kaynaklar gündelik hayatın gerçek dokusunu yakalamamıza imkân verse de, eksik kalacaktır; zira bu sorunun en kritik boyutlarından biri, bizzat Osmanlı devletinin kendi toplumuna nasıl baktığı, onu hangi kavramlarla tanımladığı ve hangi zaafları gidermeye çalıştığıdır. İşte tam bu noktada, özellikle 17. ve 18. yüzyıllardan itibaren kaleme alınan ıslahat layihaları, Osmanlı dindarlığı tartışmasını romantik bir geçmiş tasavvurundan çıkararak daha sert, daha gerçekçi ve çoğu zaman hayli karamsar bir zemine taşır. Layihalar, ideal Osmanlı toplumunu değil, aksine yazarlarının gözünde çözülmekte olan, disiplinini yitiren, ahlaken gevşeyen ve dinî normlara eskisi kadar bağlı olmayan bir toplumu resmeder.
Naîmâ ve Mustafa Âlî gibi kronik yazarlarının eserlerinde sıkça rastlanan rüşvet, sefahat ve ahlaki gevşeme eleştirileri, Osmanlı toplumunun kendi içinden yükselen bir eleştirel bilinç taşıdığını göstermektedir. Özellikle 17. ve 18. yüzyıllarda kaleme alınan ıslahat layihaları, Osmanlı toplumunun dinî ve ahlaki durumuna dair daha sert bir perspektif sunar. Bu layihalar, toplumda disiplinin zayıfladığını, rüşvetin arttığını ve dinî normların eski bağlayıcılığını kaybettiğini belirtirler. Bu anlatılar, Osmanlı klasik çağının bile mutlak bir düzen dönemi olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla kronikler ve layihalar birlikte okunduğunda, Osmanlı toplumunun kendisini sürekli eleştiren ve ideal ile gerçek arasındaki mesafeyi fark eden bir bilinç geliştirdiğini söylemek mümkündür.
Tüm bunları birlikte ele aldığımızda karşımızda beliren tablo, bizi Osmanlı klasik çağında dindarlığın saf ve homojen bir yapıya sahip olmadığı sonucuna götürmektedir. Fetvalar, siciller, kronikler ve ıslahat layihaları birlikte okunduğunda Osmanlı dindarlığının kolektif, normatif, müzakere edilen, gerilimli bir yapı olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Osmanlı klasik çağını daha dindar yapan unsur bireysel takva değil; kurumsal düzen, sosyal disiplin ve normatif görünürlüktür.
Bugün Osmanlı’yı “daha dindar toplum” olarak hatırlamamızın sebebi de, büyük ölçüde kurumsal görünürlük, sosyal disiplin ve modern nostalji üçlüsünün birleşimidir. Osmanlı dindarlığı, ideal ile gerçek arasındaki sürekli müzakerenin adıdır. Osmanlı’da dindarlık bireysel inançtan çok sosyal davranış meselesiydi. Bugün ise bireysel, görünür ve parçalıdır çünkü bütün içinde ayırt edilebilir durumdadır. Osmanlı’da görünürlük ve kontrol yüksekti. Camiler, vakıflar ve ulema üzerinden ortaya çıkan kurumsal yoğunluk güçlü bir görüntü üretirken dinin hukuk, siyaset ve toplumla iç içeliği bu görünürlüğü artırmaktaydı. Bugünkü dindarlık söylemi ise kimlik siyaseti, sekülerleşme kaygısı ve çağdaş kırılmalar üzerinden oluşmaktadır. Günümüzde kolektif denetimin az, bireyselliğin ise yüksek olması Osmanlı’yı daha dindar gösterse de, bu “kolektif” bir dindarlık formuna karşılık gelmektedir.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.