Heves kelimesinin kökeni neden geçiciliği anlatıyor?

Günlük dilde “gelip geçici istek” veya “şevk” anlamında kullandığımız “heves” sözcüğü, köken bilimsel (etimolojik) açıdan ele alındığında, basit bir istekten ziyade zihinsel bir karışıklığı ve kontrolsüz bir dürtüyü ifade eder. Kelimenin hem Arapça kökleri hem de Latin dillerindeki kavramsal karşılıkları da bahsettiğimiz bu duygunun istikrarsız yapısını ortaya koyuyor.
Heves kelimesi, dilimize Arapça h-w-s kökünden gelir. Klasik Arapça sözlüklere baktığımızda bu kök, “ölçüsüz istek, akli taşkınlık, geçici zihnî savrulma ve zaman zaman hafif delilik hâli” ile ilişkilendirilir. Buradaki önemli nokta, kelimenin iradeye dayalı bir tercihten ziyade zihnin kontrolünü gevşettiği bir anı tarif etmesidir. Yani bir insan, bir şeye heves ederken aslında karar vermiş olmuyor; aksine daha çok verilmiş bir kararın dışına taşmış oluyor.
Heves kelimesinin bu noktada ahlaki açıdan hevâ kavramıyla karıştırıldığını da hemen belirtelim. Aynı duygusal iklimde bir arada bulunsalar dahi bu iki kelime, farklı hareketleri ya da durumları anlatır. Şöyle izah edelim; hevâ, nefsin yönünü aşağıya çevirmesidir. Heves ise nefsin bu aşağı yöne doğru düşüş hâlinde, kişinin zihninde oluşan bulanıklık, acelecilik ve geçici yön kaybıdır. Demek ki hevâ, bize kişinin yöneldiği bir yönü anlatırken heves kişinin yaşadığı hâli belirtir. Birisinde yolun eğimini görürüz, diğerinde ise yürünen yolda yaşanan sendelemeyi.
Batı dillerine baktığımızda ise hevesin her ne kadar birebir karşılığını göremesek de bu ruh hâlini karşılayan benzer kavramlar buluruz. Mesela Latince “impetus” kelimesi, “ani itki, içten gelen hızlanma ve saldırı” anlamlarıyla karşımıza çıkıyor. Fizikteki “momentum” kavramının tarihsel arka planında da yine bu kelimenin yattığını görüyoruz. Kelimeler arasındaki bu ilişki, boşuna değil. Zira heves eden insanın zihni de tıpkı fiziksel bir momentum gibi aniden hızlanıyor. Fakat önemli bir farkla buradaki hız, sürdürülebilir değil. Hayatın sürtünmesiyle karşılaştığı andan, çabucak yavaşlayan bir hızdan bahsediyoruz.
Yine Batı medeniyeti sahasında meseleyi derinleştirmeye devam edelim. Batı dillerinde bu noktada karşımıza çıkan bir başka kavram da bugün hepimizin “kapris” olarak bildiği “caprice”tir. Bu kelimenin kökeni net olmasa da “ani ruh değişimlerini” ve “nereye gideceği belli olmayan öngörülemez yönelmeleri” anlattığını biliyoruz. Zaten bizim için burada asıl mühim olan, işin etimolojik kesinliğinden ziyade, kelimenin kavramsal çağrışımı. Zira heves de tam olarak böyledir. Onun da belli bir sürekliliği bulunmaz; tuttuğu yolu, uzun süre devam ettiremez. Saman alevi gibidir; bugün parlar, yarın ise sönmeye yüz tutar.
Meseleyi bambaşka bir noktadan aydınlatan Latince passio kavramını da atlamamak gerekiyor. “Maruz kalmak”, yani “bir şeye katlanmak” anlamındaki “pati” fiilinden türeyen bu kelime, modern dillerde “tutku”ya evrilse de kökünde taşımaya devam ettiği o edilgenlik hâli oldukça belirgin, hatta dikkat çekici. Heves de tam olarak böyledir, insanın bizzat ürettiği, kurguladığı bir eylem olmasından ziyade, tabiri caizse başa gelen bir “hâl” gibidir. Bir an için durup düşündüğümüzde insanın durup dururken hevesi çağırmadığını, aksine onun gelip insanı bulduğunu görürüz.
Yazının başından beri açıklamaya gayret ettiğimiz tüm etimolojik izleri, Arapçanın “zihnî savrulma” uyarısını ve Latin dünyasındaki “ani hız” ile “edilgenlik” vurgusunu yan yana getirdiğimizde görüyoruz ki hevesin “gelip geçici” olması, kesinlikle tesadüf değil. Neden mi? Çünkü kelimenin mayasında, ta kökünde bir süreklilik veya istikrar yok. Bunun aksine bir taşkınlık, bir iç kabarma ve hemen ardından gelen bir sönme hâli var. Yani ortada sağlam bir iradeden ziyade, rüzgâra kapılmışçasına yaşanan bir savrulma söz konusu.
Hevesin çoğu zaman o meşhur “kursakta” kalması da işte tam bu yüzden. Çünkü heves, bize kök salacağımız bir derinlikten ziyade, sadece geçici bir hız verir. Hatta sığınılacak bir liman yerine, sadece bereketsiz bir hareketlilik sunar da diyebiliriz. Heves, insanın kalbine inemediği için olsa gerek ruhun derinliklerine nüfuz edemez ve böylece de boğazımızda düğümlenir. Sonuç olarak da tadı dimağda değil, sadece bizim beklentilerimizde kalır.
Dil dediğimiz hafızamız, kadim hazinemiz, bu aşamada binlerce yıllık insan tecrübesine sonuna kadar sadık kalarak bize büyük bir ders veriyor. Hevesin ömrünün neden bu kadar kısa olduğunu, neden bizi hep yarı yolda bıraktığını anlamak için kütüphaneler dolusu kitaba çok da ihtiyacımız yok aslında. Kelimenin bizzat kendisine baktığımızda zaten o, kendi hikâyesini ve kaçınılmaz akıbetini bize gayet net bir şekilde anlatıyor. Bizim görebildiğimiz kadarıyla heves, menzile varmak için değil; sadece yola niyet etmek için verilen bir ilk kıvılcım. Ancak bu ilk kıvılcımı bir ateşe dönüştürmek ve onu da sürekli kılmak istiyorsak o zaman hevesin coşkusuna değil; emeğin sabrına ihtiyacımız olacağını zihnimizin bir yerine not almalıyız.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.