Türk toplumu nereye gidiyor?

Süleyman Şahin
12:00, 20/06/2026, Cumartesi
CategoryGerçek Hayat
Gerçek Hayat Dergi
Türk toplumu nereye gidiyor?
Dede Korkut hikâyelerinin Anadolu Türklüğü açısından ehemmiyetini kelimelerle ifade etmek zor.

“Türk imparatorluğunda her insanın içine doğduğu şartları değiştirme ve kaderini tayin etme imkânı vardır. Sultanın altındaki en yüksek mevkilere sahip kimseler genelde sığırtmaçların oğullarıdır. Böyle doğmuş olmaktan utanç duymak şöyle dursun, bununla övünürler. Kendilerini ecdatlarına ve tesadüfen doğmuş oldukları ortama ne kadar az borçlu hissederlerse duydukları gurur o derece büyüktür. Meziyetlerin doğum veya miras yoluyla soydan geçtiğini kabul etmezler. Onlara göre meziyetler kısmen Allah’ın bir lütfu, kısmen de aldıkları talim ve terbiyenin, gösterdikleri çabanın ve hissettikleri şevkin ürünüdür... Bizim usullerimiz ise çok farklı. Bizde meziyete yer yoktur. Her şey doğuma dayanır ve yüksek mevkilerin yolunu açan sadece soylu olmaktır... Çok iyi yetişmiş intibaı veren bazı kızlar görünce, bunlar soylu bir ailenin çocukları mı, diye sordum. Bana onların bu topraklarda hüküm sürmüş büyük hükümdarların, ailelerin hatta hanedan soyundan geldiklerini; ancak şimdi köylüler ve çobanlarla evli olduklarını söylediler. Soyluluk kavramı, Türk diyarında işte bu düzeye inmiş durumda. Çünkü Türk diyarında, hatta Türklerin kendi aralarında bile şahsî faziletten başka bir şeye değer verilmez.”

Çocukları dedelerden kopardık

Avusturya elçisinin hele çocuk yetiştirme bâbında dedelerimizin maharetini anlattığı satırları bugünün Türk toplumu olarak “kulağa küpe” cinsinden defalarca okumak ve üzerine düşünmek durumundayız.

“İstanbul’un birçok sokağında ve yol kavşaklarında ok meydanları var. Bu meydanlarda sadece erkek çocuklar ve delikanlılar değil daha yaşlılar da toplaşırlar. Bir de vazifeli kâhya vardır ve bu kişi her gün hedefin toprağını sular. Aksi halde toprak kurur ve oklar saplanmaz, zira buralarda sadece uçları küt oklar kullanırlar. Bu kâhya her zaman atışlarda hazır bulunur. Okları saplandığı topraktan çıkarıp temizleyerek okçulara geri atar. Yaptığı bu işlere karşılık her okçudan belirli bir ücret alır ve bununla geçinir. Hedefin önü küçük bir kapıya benzer. ‘Kapı karşı atmak’ sözü buradan geliyor.”

Kötürüm hale gelmiş toplumların kaderi, tarihin çöplüğüne bir kadavra olarak atılmaktan ibaret.
Kötürüm hale gelmiş toplumların kaderi, tarihin çöplüğüne bir kadavra olarak atılmaktan ibaret.

Dikkat buyurun, erkek çocuklar, delikanlılar ve yaşlılar... Hepsi aynı ortamda, aynı faydalı aktivitenin içinde. Burada bir becerinin, düşmanın içini titreten Türklere has okçuluk geleneğinin, nice savaş görüp feleğin çemberinden geçmiş yaşlı kurtların da bulunduğu bir vasatta delikanlılar ve çocuklar tarafından icra edilmesi, gençlerin yaşlı kurtlardan feyiz alarak yetişmesi, onların savaş tecrübelerini, hatıralarını dinleyerek hayata hazırlanması var.

Sahi, Türk toplumu nereye gidiyor? Bu yakıcı suâlin cevabını doğru bir şekilde verip, gereken hâl çarelerini acı bir zakkumu yutar gibi bir an önce alma cesaretini kendimizde bulmazsak, bu istikametin bizi dipsiz uçurumlara sürükleyeceğini elbet biliyoruz. 17 Ağustos depreminde onca yıkım ve can kayıplarını yaşadığımız halde bundan hiçbir ders çıkarmayıp tam 24 yıl sonra 6 Şubat depreminde daha büyük yıkım ve can kayıpları yaşadığımız gerçeğini ise okkalı bir tokat gibi suratımızda hissediyoruz.

“Çekirdek aile” zırvasıyla dedelerinden, ömrü boyunca bin türlü zorluğu göğüslemiş yaşlı kurtların tecrübesinden mahrum bırakılmış, kendi odasına kapanıp ekrandan yayılan her türlü mikroba mâruz kalan çocuklarımızın neyi kaçırdığını, hayatı nasıl ıskaladığını görebiliyor muyuz?

Fakirin hayatında, dedeleriyle yaşadığı hatıraların, onlardan öğrendiklerinin silinmez izleri var. Bizden öncekiler bu nimetin sayısız faydasını görse de sonrakiler çekirdek aile bataklığında debelenip durdular. Son talihli nesil biz olduk. Dede-nine bereketinin evlerden çekildiği bu yeni ortamı bir matahmış gibi savunanlara bakmayın.

Anne ile babanın ekmek kavgasına yenik düşüp canlı bir ceset gibi evin içine yığıldığı, çocukların pusulasız vasatta bir başına her türlü mikroba maruz kalarak sellemehüsselam büyüdüğü çekirdek ailenin nesini savunacağız? Geldiğimiz vaziyet ortada.

Allah sonumuzu benzetmesin ama Endülüs toplumu da tıpkı bizim gibi zamanında insanlık tarihine silinmez bir damga vuran, en kanlı canlı, en alımlı toplumdu. Endülüs medeniyeti, İslam medeniyetinin Batı yakasında açan nadide bir çiçek olarak bütün Müslümanların medar-ı iftiharıydı. Peki, ne oldu? İçten içe bünyesini saran mikroplara karşı gereken tedbirleri zamanında alamadı ve nihayetinde kötürüm düştü. Uzun müddet kötürüm kaldıktan sonra mukadder olan başa geldi, bir kadavra olarak tarihin derinliklerine süpürüldü. Asırlardır Endülüs’ün akıbetine ağlayanların, onun başına gelen acıklı sona adım adım yaklaştıkları halde ibret alamıyor oluşu ne hazin!
Son dönem Osmanlı görüntüsü.
Son dönem Osmanlı görüntüsü.

Dijital mikroplar da cabası

Hele dijital mikropların salgın halinde çocuklarımızı âdeta birer zombiye çevirdiği gerçeğini de ilave edersek, içinde bulunduğumuz vahametin çapını varın siz hesap edin. Dedelerimizi, hayatın sillesini defalarca savuşturmuş o tecrübeli cengâverleri “nitelikli sosyalleşme” ortamlarında çocuklarımız ile buluşturmanın bir yolunu bulmak durumundayız. Bunu derken sadece geçmişin klasik ok atma icraatından bahsediyor değiliz elbet. Okçuluk gibi nice kıymetli geleneği ihya etmekten tutun, geleceği inşa edecek daha bin türlü aktivite ile çocuklarımızı hem hayata hazırlayabilir hem de onları kötü alışkanlıklardan uzak tutacak “nitelikli sosyalleşme” imkânını sağlayabiliriz.

- Millî ve mânevî değerlerin genç dimağlara zerk edildiği,

- Gerçek tarihimizin öğretildiği,

- Geleneklerimizin yaşatıldığı,

- Kaliteli yabancı dil eğitiminin verildiği,

- Bilim ve teknoloji fırsatlarını sunmak suretiyle geleceğimizin inşa edildiği bir formatı çocuklarımız için ivedilikle hayata geçirmek zorundayız.

Ya okullarımızı bu formata göre yeniden dizayn edeceğiz yahut bu formatı tamamen yeni bir konsept üzerinden tatbik edeceğiz. Hangisi daha çabuk ve kesin çözüm üretecekse tercihimiz o yönde olmalı. Bunun kuvveden fiile geçmesini öncelikli bir devlet politikası haline getirmezsek şu anki kötürüm halimizden silkinip kendimize gelme fırsatını kaçırmış olacağız. O vakit -maazallah- bugün biz nasıl Endülüs için göz yaşı döküyorsak, yarın da birileri bizim için göz yaşı döküyor olacak.

“Çekirdek aile” zırvasıyla dedelerinden, ömrü boyunca bin türlü zorluğu göğüslemiş yaşlı kurtların tecrübesinden mahrum bırakılmış, kendi odasına kapanıp ekrandan yayılan her türlü mikroba mâruz kalan çocuklarımızın neyi kaçırdığını, hayatı nasıl ıskaladığını görebiliyor muyuz? Fakirin hayatında, dedeleriyle yaşadığı hatıraların, onlardan öğrendiklerinin silinmez izleri var. Bizden öncekiler bu nimetin sayısız faydasını görse de sonrakiler çekirdek aile bataklığında debelenip durdular. Son talihli nesil biz olduk. Dede-nine bereketinin evlerden çekildiği bu yeni ortamı bir matahmış gibi savunanlara bakmayın.
- Millî ve mânevî değerlerin genç dimağlara zerk edildiği,
- Gerçek tarihimizin öğretildiği,
- Geleneklerimizin yaşatıldığı,
- Kaliteli yabancı dil eğitiminin verildiği,
- Bilim ve teknoloji fırsatlarını sunmak suretiyle geleceğimizin inşa edildiği bir formatı çocuklarımız için ivedilikle hayata geçirmek zorundayız.
. Son talihli nesil biz olduk. Dede-nine bereketinin evlerden çekildiği bu yeni ortamı bir matahmış gibi savunanlara bakmayın.
. Son talihli nesil biz olduk. Dede-nine bereketinin evlerden çekildiği bu yeni ortamı bir matahmış gibi savunanlara bakmayın.

Evde köpek değil tay besledik

Avusturya elçisinin mühim bir gözlemini daha buraya ekleyelim.

“Kapadokya’ya yaptığım yolculukta köylülerin taylara küçükken ne kadar sevgi ve ihtimam gösterdiklerine dikkat ettim. Onları okşayıp severek evlerine hatta nerdeyse sofralarına bile alıp âdeta çocuklarından ayırt etmiyorlar. Tayların boyunlarında kem göze karşı bir çeşit tasma gibi taşıdıkları sıra sıra nazarlıklar var. Nazardan çok korkuluyor. Onlara bakan seyisler de aynı şekilde müşfik davranıyorlar. Tayların sevgisini onları okşayarak -ve çok mecbur kalmadıkça sopaya başvurmadan- kazanıyorlar. Neticede atlar insana büyük sevgi duyuyor. Bundan dolayı çifte atan, ısıran bir ata rastlamazsınız, saldırgan atlar ise yok denecek kadar azdır. Aman Allah’ım, bizim usullerimiz ne kadar da farklı! Ahırlarımızda görevli adamlar atlarına bağırıp böğürlerine vurmazlarsa tesirli olamayacaklarını sanıyorlar.”

İnsan terbiyesinde son derece mâhir olan dedelerimiz, hayvan terbiyesinde de aynı şekilde mahâretliydi. Sevgi ve saygı esasına dayanan Türk terbiyesinde günümüzde olduğu gibi evde köpek değil tay beslenirdi. Evin çocuğu, yıllar sonra binip işe güce koşturacağı hatta cenge gideceği tay ile daha çocukluktan itibaren ülfet eder, onunla aynı sevgi ve saygı ortamında büyürdü. Apartmanlara kapatılmış, çekirdek aileye hapsedilmiş çocuklarımızın ayağı toprağa basmıyor. “Türk’ün kanadı” olarak anılan atı sevmenin ne demek olduğunu bilmeden büyüyorlar. Tabiatın sıcak bağrından bu denli kopuk yaşayan çocuklarımızın dijital dünyanın ürpertici soğuğunda birer zombiye dönüşmelerini izlemekten yorulduk artık.

İnsan terbiyesinde son derece mâhir olan dedelerimiz, hayvan terbiyesinde de aynı şekilde mahâretliydi. Sevgi ve saygı esasına dayanan Türk terbiyesinde günümüzde olduğu gibi evde köpek değil tay beslenirdi. Evin çocuğu, yıllar sonra binip işe güce koşturacağı hatta cenge gideceği tay ile daha çocukluktan itibaren ülfet eder, onunla aynı sevgi ve saygı ortamında büyürdü.

Apartmanlara kapatılmış, çekirdek aileye hapsedilmiş çocuklarımızın ayağı toprağa basmıyor. “Türk’ün kanadı” olarak anılan atı sevmenin ne demek olduğunu bilmeden büyüyorlar. Tabiatın sıcak bağrından bu denli kopuk yaşayan çocuklarımızın dijital dünyanın ürpertici soğuğunda birer zombiye dönüşmelerini izlemekten yorulduk artık.

Korkut atamızın şahitliğiyle Oğuzların da tıpkı İskitler gibi okçu süvariler olduğunu, at etiyle beslenip fermente edilmiş kısrak sütü (kımız) içtiğini biliyoruz. Aryancı zihniyetin son İskit kalıntısı olarak dünyaya reklam ettiği Osetlerin ise ne bugünü ne de dününde şu gelenekler yok. Üstelik Oğuzlar gibi binlerce kilometrelik uzak mesafelere göç etmiş de değiller. Güya kadim destanlara, kendi hikâyelerine sahipler ama tarihin küçük bir diliminde bile okçu süvari olup at eti yiyerek kımız içtiklerine dair mâlûmata rastlanmıyor. Dede Korkut hikâyelerinin Türk tarihi için ne derece mühim metinler olduğunu işte buradan anlayabiliriz.
Evin çocuğu, yıllar sonra binip işe güce koşturacağı hatta cenge gideceği tay ile daha çocukluktan itibaren ülfet eder, onunla aynı sevgi ve saygı ortamında büyürdü.
Evin çocuğu, yıllar sonra binip işe güce koşturacağı hatta cenge gideceği tay ile daha çocukluktan itibaren ülfet eder, onunla aynı sevgi ve saygı ortamında büyürdü.

Dede Korkut'a kulak verelim

Çocuklarımıza klasik Türk metinlerini okuma mecburiyeti getirmeliyiz. Kendi milletini tanımanın bir yolu da buradan geçiyor çünkü. Dede Korkut hikâyelerinin Anadolu Türklüğü açısından ehemmiyetini kelimelerle ifade etmek zor. Zira bugün Anadolu Türklerinin çoktan terk etmiş olduğu eski Oğuz geleneklerinin birçoğunu burada buluyor ve tam mânâsıyla şâd oluyoruz. Mesela delilsiz mesnetsiz kendini kadim İskitlere nispet etmeye çalışan Aryancı şarlatanların, İskitlerin alâmet-i fârikası olan geleneklerin hiçbirine sahip olmadığını ama Anadolu Türklüğünün farklı bir coğrafyada asırlardır başka milletlerle yaşadığı halde bu gelenekleri yaşattığını Korkut atamızdan öğreniyoruz.
“Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kesmek”
“Tepe gibi et yığmak, göl gibi kımız sağmak”
Bu kadim Oğuz gelenekleri Dede Korkut hikâyelerinde defalarca zikredilir. Korkut atamızın şahitliğiyle Oğuzların da tıpkı İskitler gibi okçu süvariler olduğunu, at etiyle beslenip fermente edilmiş kısrak sütü (kımız) içtiğini biliyoruz. Aryancı zihniyetin son İskit kalıntısı olarak dünyaya reklam ettiği Osetlerin ise ne bugünü ne de dününde şu gelenekler yok. Üstelik Oğuzlar gibi binlerce kilometrelik uzak mesafelere göç etmiş de değiller. Güya kadim destanlara, kendi hikâyelerine sahipler ama tarihin küçük bir diliminde bile okçu süvari olup at eti yiyerek kımız içtiklerine dair mâlûmata rastlanmıyor. Dede Korkut hikâyelerinin Türk tarihi için ne derece mühim metinler olduğunu işte buradan anlayabiliriz.
Korkut atamız bize çocuklarımızı nasıl yetiştirmemiz gerektiğine dair de bilgiler veriyor. Mesela “Dirse Han oğlu Boğaç Han” ile “Kam Büre Beg oğlu Bamsı Beyrek” hikâyelerinde yer alan çocuğa ad verme geleneğini bugün yaşatıyor muyuz?
Ne diyor Korkut atamız? “Ol zamanda begler bir oğlan baş kesüp kan dökmese ad komazlarıdı.”
Yani güçlü bir düşmana karşı yiğitlik gösterip kendini göstermedikçe bir gencin Oğuz içinde nâm yapması mümkün değildi. Yiğitlik gösteren çocuk içinse bir tören düzenleniyordu. Beyler toplanıyor, Dedem Korkut geliyor ve gence ömrü boyunca o yiğitliği hatırlatan bir isim veriyordu. Bir gencin böyle bir törenle nâm yapması ise diğer Oğuz gençlerini özendiriyordu. Gençlerin nezdinde ana babasını, tüm ailesini ve içinde yaşadığı toplumu şereflendirme hissiyatı pekişiyordu. Dirse Han’ın oğlu Boğaç, ismini böyle aldı. Kam Büre Beg’in oğlu da işte böyle Bamsı Beyrek oldu. Ve nâmları çağları aşıp birer yiğitlik numunesi olarak günümüze ulaştı.
Çocuklarımızı toplum düşmanı değil toplumun önderleri olacak şekilde yetiştirmek istiyorsak, Dede Korkut’tan ve diğer büyüklerimizden öğreneceğimiz çok şey var.








Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026