Türk toplumu nereye gidiyor?

“Türk imparatorluğunda her insanın içine doğduğu şartları değiştirme ve kaderini tayin etme imkânı vardır. Sultanın altındaki en yüksek mevkilere sahip kimseler genelde sığırtmaçların oğullarıdır. Böyle doğmuş olmaktan utanç duymak şöyle dursun, bununla övünürler. Kendilerini ecdatlarına ve tesadüfen doğmuş oldukları ortama ne kadar az borçlu hissederlerse duydukları gurur o derece büyüktür. Meziyetlerin doğum veya miras yoluyla soydan geçtiğini kabul etmezler. Onlara göre meziyetler kısmen Allah’ın bir lütfu, kısmen de aldıkları talim ve terbiyenin, gösterdikleri çabanın ve hissettikleri şevkin ürünüdür... Bizim usullerimiz ise çok farklı. Bizde meziyete yer yoktur. Her şey doğuma dayanır ve yüksek mevkilerin yolunu açan sadece soylu olmaktır... Çok iyi yetişmiş intibaı veren bazı kızlar görünce, bunlar soylu bir ailenin çocukları mı, diye sordum. Bana onların bu topraklarda hüküm sürmüş büyük hükümdarların, ailelerin hatta hanedan soyundan geldiklerini; ancak şimdi köylüler ve çobanlarla evli olduklarını söylediler. Soyluluk kavramı, Türk diyarında işte bu düzeye inmiş durumda. Çünkü Türk diyarında, hatta Türklerin kendi aralarında bile şahsî faziletten başka bir şeye değer verilmez.”
Çocukları dedelerden kopardık
Avusturya elçisinin hele çocuk yetiştirme bâbında dedelerimizin maharetini anlattığı satırları bugünün Türk toplumu olarak “kulağa küpe” cinsinden defalarca okumak ve üzerine düşünmek durumundayız.
“İstanbul’un birçok sokağında ve yol kavşaklarında ok meydanları var. Bu meydanlarda sadece erkek çocuklar ve delikanlılar değil daha yaşlılar da toplaşırlar. Bir de vazifeli kâhya vardır ve bu kişi her gün hedefin toprağını sular. Aksi halde toprak kurur ve oklar saplanmaz, zira buralarda sadece uçları küt oklar kullanırlar. Bu kâhya her zaman atışlarda hazır bulunur. Okları saplandığı topraktan çıkarıp temizleyerek okçulara geri atar. Yaptığı bu işlere karşılık her okçudan belirli bir ücret alır ve bununla geçinir. Hedefin önü küçük bir kapıya benzer. ‘Kapı karşı atmak’ sözü buradan geliyor.”

Dikkat buyurun, erkek çocuklar, delikanlılar ve yaşlılar... Hepsi aynı ortamda, aynı faydalı aktivitenin içinde. Burada bir becerinin, düşmanın içini titreten Türklere has okçuluk geleneğinin, nice savaş görüp feleğin çemberinden geçmiş yaşlı kurtların da bulunduğu bir vasatta delikanlılar ve çocuklar tarafından icra edilmesi, gençlerin yaşlı kurtlardan feyiz alarak yetişmesi, onların savaş tecrübelerini, hatıralarını dinleyerek hayata hazırlanması var.
“Çekirdek aile” zırvasıyla dedelerinden, ömrü boyunca bin türlü zorluğu göğüslemiş yaşlı kurtların tecrübesinden mahrum bırakılmış, kendi odasına kapanıp ekrandan yayılan her türlü mikroba mâruz kalan çocuklarımızın neyi kaçırdığını, hayatı nasıl ıskaladığını görebiliyor muyuz?
Fakirin hayatında, dedeleriyle yaşadığı hatıraların, onlardan öğrendiklerinin silinmez izleri var. Bizden öncekiler bu nimetin sayısız faydasını görse de sonrakiler çekirdek aile bataklığında debelenip durdular. Son talihli nesil biz olduk. Dede-nine bereketinin evlerden çekildiği bu yeni ortamı bir matahmış gibi savunanlara bakmayın.
Anne ile babanın ekmek kavgasına yenik düşüp canlı bir ceset gibi evin içine yığıldığı, çocukların pusulasız vasatta bir başına her türlü mikroba maruz kalarak sellemehüsselam büyüdüğü çekirdek ailenin nesini savunacağız? Geldiğimiz vaziyet ortada.

Dijital mikroplar da cabası
Hele dijital mikropların salgın halinde çocuklarımızı âdeta birer zombiye çevirdiği gerçeğini de ilave edersek, içinde bulunduğumuz vahametin çapını varın siz hesap edin. Dedelerimizi, hayatın sillesini defalarca savuşturmuş o tecrübeli cengâverleri “nitelikli sosyalleşme” ortamlarında çocuklarımız ile buluşturmanın bir yolunu bulmak durumundayız. Bunu derken sadece geçmişin klasik ok atma icraatından bahsediyor değiliz elbet. Okçuluk gibi nice kıymetli geleneği ihya etmekten tutun, geleceği inşa edecek daha bin türlü aktivite ile çocuklarımızı hem hayata hazırlayabilir hem de onları kötü alışkanlıklardan uzak tutacak “nitelikli sosyalleşme” imkânını sağlayabiliriz.
- Millî ve mânevî değerlerin genç dimağlara zerk edildiği,
- Gerçek tarihimizin öğretildiği,
- Geleneklerimizin yaşatıldığı,
- Kaliteli yabancı dil eğitiminin verildiği,
- Bilim ve teknoloji fırsatlarını sunmak suretiyle geleceğimizin inşa edildiği bir formatı çocuklarımız için ivedilikle hayata geçirmek zorundayız.
Ya okullarımızı bu formata göre yeniden dizayn edeceğiz yahut bu formatı tamamen yeni bir konsept üzerinden tatbik edeceğiz. Hangisi daha çabuk ve kesin çözüm üretecekse tercihimiz o yönde olmalı. Bunun kuvveden fiile geçmesini öncelikli bir devlet politikası haline getirmezsek şu anki kötürüm halimizden silkinip kendimize gelme fırsatını kaçırmış olacağız. O vakit -maazallah- bugün biz nasıl Endülüs için göz yaşı döküyorsak, yarın da birileri bizim için göz yaşı döküyor olacak.

Evde köpek değil tay besledik
Avusturya elçisinin mühim bir gözlemini daha buraya ekleyelim.
“Kapadokya’ya yaptığım yolculukta köylülerin taylara küçükken ne kadar sevgi ve ihtimam gösterdiklerine dikkat ettim. Onları okşayıp severek evlerine hatta nerdeyse sofralarına bile alıp âdeta çocuklarından ayırt etmiyorlar. Tayların boyunlarında kem göze karşı bir çeşit tasma gibi taşıdıkları sıra sıra nazarlıklar var. Nazardan çok korkuluyor. Onlara bakan seyisler de aynı şekilde müşfik davranıyorlar. Tayların sevgisini onları okşayarak -ve çok mecbur kalmadıkça sopaya başvurmadan- kazanıyorlar. Neticede atlar insana büyük sevgi duyuyor. Bundan dolayı çifte atan, ısıran bir ata rastlamazsınız, saldırgan atlar ise yok denecek kadar azdır. Aman Allah’ım, bizim usullerimiz ne kadar da farklı! Ahırlarımızda görevli adamlar atlarına bağırıp böğürlerine vurmazlarsa tesirli olamayacaklarını sanıyorlar.”
İnsan terbiyesinde son derece mâhir olan dedelerimiz, hayvan terbiyesinde de aynı şekilde mahâretliydi. Sevgi ve saygı esasına dayanan Türk terbiyesinde günümüzde olduğu gibi evde köpek değil tay beslenirdi. Evin çocuğu, yıllar sonra binip işe güce koşturacağı hatta cenge gideceği tay ile daha çocukluktan itibaren ülfet eder, onunla aynı sevgi ve saygı ortamında büyürdü.
Apartmanlara kapatılmış, çekirdek aileye hapsedilmiş çocuklarımızın ayağı toprağa basmıyor. “Türk’ün kanadı” olarak anılan atı sevmenin ne demek olduğunu bilmeden büyüyorlar. Tabiatın sıcak bağrından bu denli kopuk yaşayan çocuklarımızın dijital dünyanın ürpertici soğuğunda birer zombiye dönüşmelerini izlemekten yorulduk artık.

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.