Adana’da yağmur altında Portakal Çiçeği Karnavalı

Derler ki bir anı yazıya döküldü mü, zamanla belge niteliği kazanırmış. Bu düşünce insana güven verdiği kadar tuhaf bir sorumluluk da yüklüyor. Geçtiğimiz yıl eski Türkçe metin okumaları yaparken Osmanlı’nın son dönem yazarlarından birinin, henüz halka açılmamış günlüklerine rastlamıştık.
Yazar, herkesin bildiği kült kitabını kaleme aldığı günlerde tuttuğu defterde, “Bugün bir portakal yedim.” türünden, ilk bakışta önemsiz görünen ayrıntılarla gündelik hayatını da kayda geçirmişti. O günlüğü okurken, bir buçuk asır önce yaşamış; belki bugün geçtiğimiz yollardan geçmiş bir adamın, mevsimin portakal yemeye pek de elverişli olmadığı bir zamanda portakal yediğini yazması, gerçekten de belge değerindeydi. Adana’ya ayak bastığım ilk andan itibaren, orada yaşayacağım tek bir günün bile zamanla böyle bir belgeye dönüşebileceği apaçık ortadaydı.
2 Nisan 2026 tarihinde Adana’ya gitmeye bu kadar kallavi manalar yükleyecek değilim elbette. Bu girizgâhın cesameti, bizzat her şeye bir mana atfetmenin şahsı manevisinden gelir. Zira hayatta hiçbir şey boşuna değil ve yaşadığımız her gün, bizim tecaribimizden çıktıktan sonra tarihe mal olur. O noktadan sonra da tecrübemizin dünyada nasıl bir yer edineceğine dair ancak spekülasyonlarda bulunabiliriz. O halde yaptıklarımızı ve yapacaklarımızı, Allah’ın emniyet sahasına bırakalım ve Adana’nın şahit olduğumuz o gününü, ilerde nasıl bir sadra şifa olacağını bilmeden ama olacağından emin olarak tarihe not düşelim.

Adana’ya “Portakal Çiçeği Karnavalı”na gitmek üzere günübirlik İstanbul’dan yola çıktık. Sabah 6 sularında Tarsus Havalimanı’na vardık. Bu havalimanı yeni yapılmış; Adana-Mersin arasında olduğundan iki şehrin de kullanımına sunmak niyetiyle tabii ki. Araç kiralamaya çalışırken yaşadığımız Adana ve Metropol ikilemi, gün boyu karşılaşacağımız sıcak Adana insanının izlerini vermeye başlamıştı.
Günübirlik Adana’ya mı gidilir? Güneşe hasret kalan bir yazcıysanız evet. Adanalıların kendisine ateş ettiği o güneşi görmek, portakal çiçeklerini koklamaktan sonraki ikinci motivasyonumdu. Her şey bir kenara 2026 yılı, yakın çağ Türkiye tarihine bitmeyen yağmurları ve bunun muvacehesinde yeniden çağlayan nehirleriyle geçecek. İstanbul’da da yağmurlar durmamış; çok şükür tüm barajlarımız rahmetle dolmuştu. Vatanımızın, güneşli olduğundan en emin olduğumuz şehri olan Adana’mız, bizi sıcak insanları ve eğreti bir yağmurla taçlandırdığı soğuk havasıyla karşıladı. “Nisan’da Adana’ya gittik ve hava yağmurluydu.” alın size belge niteliği taşıyan bir anı. Güneşinde kavrulalım umuduyla eşiğine vardığımız şehir, beni gün boyu sırılsıklam etmişti. Duy da inan.

Evvela kahvaltı yapmaya Toros Caddesi’ndeki Kazım Büfe’ye gitmek istedik. Şemsiyemizin altında büfeyi ararken semt pazarına denk geldik. “Bir şehri tanımak istiyorsanız; bir pazarına bir de mezarına gideceksiniz. Zira şehrin kalbi pazarda, şahsiyeti de mezarda yatar.” Yıllar evvel İtalya’da uydurduğum bir atasözüdür bu. Como’nun semt pazarında yeşil bir aksesuar arıyorken seyrettiğim İtalyanların ve Krallar Vadisi’nde inci küpelerimle ziyaret ettiğim Tutankamon’un etkisiyle tabii ki. Bir gün büyüyüp ata olabilirsem toplumsal hafızaya salık vereceğim inşallah. Gerçi her anı bir belge niteliği taşıdığına göre belki de biz, terk-i diyar eyledikten yıllar sonra bu yazı okunacak ve bu cümle atasözlerimiz arasındaki yerini alacak, kim bilir?
İstanbulluların Beşiktaş’taki şubesinden aşina oldukları Adana lezzetlerini yerinde tadımlarken Adana insanını seyrettim. Şener Şen, Fatih Terim, Kıvanç Tatlıtuğ, Sakıp Sabancı, Ferdi Tayfur, Haluk Levent, Orhan Kemal gibi çeşitli alanlarda Türkiye sahnesinde yer etmiş nice ismin menşeidir Adana. İnsanından yayılan o şehirli samimiyet, dingin özgüven kokusu; portakal çiçeği kokularıyla yarışır vaziyetteydi. Kahvaltının ardından yağmur hasebiyle tüm şenliğini askıya almış karnaval meydanına vardık. Şehirli samimiyetlerine mütebessim bir çehreyle eşlik ettiğim Adanalılar, “Gele gele bugün mü geldiniz?” serzenişlerini hiç esirgemediler. İstanbul’dan kalkıp günübirlik karnavala gelmişsek hem şehrin hem karnavalın tadına doyalım istediklerindendi bu serzenişler, üzülmüşlerdi adımıza.

Dev bir Yeşilçam platosunu andıran caddeleri, tarihten sıdkını pek de sıyıramamış mimarisi vardı Adana’nın. Zamanı, mekânında demliyor adeta. Nostaljik diyesi gelir insanın fakat bu Adana için yersiz bir romantizm olur. Bıraktığı intiba nostaljik ya da romantik değil zira. Gerçekliğin, yumuşak bir tekasüfü vardı Adana’da. Sanki 50 yıl sonra da gitsen Ramazanoğlu Medresesi’nin girişindeki -zehirli olduğunu sonradan elim bir şekilde öğrendiğimiz- melek borusu ağacı hâlâ orada olacak. Ve hatta ağacın adını sorduğumuz meczup belki ölecek ama hikâyede bir boşluk oluşmasın diye orada bir meczup her zaman olacak. İstanbullu bir tabiat aşığıysanız bu ağaca hayran olacaksınız. Sarı, kocaman yaprakları; yasemin, hanımeli ve portakal çiçeği kokularının muhteşem oranda bir araya geldiği unutulmaz bir rayihası var. O nazenin çiçekleri toprağa bakıyor, zehrinden insanları korumak için belli ki güzelliğini gizliyor. Zira birileri büyüsüne kapılıp zehirli çiçeklerini koparmış; tüm gün koklamaya doyamamış ve akşamına da karnavaldaki konsere nereden geldiğini bir türlü anlamlandıramadığı bir baş dönmesiyle katılmış olabilir. Olsun, o nimeti temaşa etmeye değerdi. Kelimenin tam manasıyla “Güzelliği, başımı döndürdü.”

Hiç durmadan yağan yağmur, Adana caddelerinin bitki örtüsü olan portakal ağaçlarının kokusunu katmerliyor; Adanalı kadınlar, yağmurun düşürdüğü portakal çiçeklerini reçel yapmak üzere topluyordu. Şehrin imza lokasyonlarını gezdiğimiz ve orada meskûn dostlarımızın mihmandarlığıyla gastronominin de hakkını verdiğimiz bu yekpare günden dimağımda daha ziyade kalan hatıra ise Seyhan’dı. Sıcak ve kurak Adana’mızın orta yerinden geçen Seyhan, normalde çok seyrek ve debisi düşük akarmış ancak o sıralar gürül gürül çağlamaktaydı. “Seyhan’ı yıllardır böyle görmedik.” diyordu şehrin sakinleri. Seyhan’ı dizilerden, filmlerden, okul sıralarında tanış olduğumuz Adanalı kızların isimlerinden ve coğrafya derslerinden tanırdım. Bir şehrin tarihine, hikâyesine, hülasa şahsiyetine yataklık eden nehirleri, denizleri bilhassa çok severim. Seyhan’ın debisi o kadar yüksekti ki o çağıltının incizabına kapılıp karizmatik bir intihara yeltenmedikleri için Adanalılara bir kere daha hayran oldum.
Tarihe Not: Biz Adana’ya gittiğimizde şehre yağmurlar yağmakta ve çağlamaktaydı Seyhan. Çağlamak… Ne muazzam bir kelime!

Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.