Ev genci tartışmasında asıl sorun eşikte kalmak

Çözüm, ev gençlerini sadece odasından çıkarmakla sınırlanamaz. Onların hayatla yeniden bağ kurabileceği küçük ama gerçek kapılar açmak gerekir. Bazen bir atölye, bazen gönüllülük faaliyeti, bazen yarı zamanlı bir iş, bazen bir kurs, bazen bir üretim grubu, bazen de bir büyüğün yanında öğrenilecek basit bir beceri…
İnsanı yalnızca dışarıdan görünen hâliyle değerlendirmek, çoğu zaman onun hayatla kurduğu bağı gözden kaçırmamıza yol açar. Uzun süre evde kalan, dışarıyla sınırlı temas kuran, eğitim ve iş hayatına klasik yollardan karışmayan gençleri kolayca “ev genci” diye adlandırıyoruz. Böyle söyleyince mevzu anlaşılmış gibi gözüküyor. Hâlbuki çoğu zaman mesele, insanın evde kalıp kalmamasından çok hayatla kurduğu bağın zayıflamasıdır. Çünkü ev bazen sığınak, bazen çalışma alanı, bazen de insanın yeniden toparlandığı yerdir. Kimi insan evinden üretir, öğrenir ve hayata katkı sunar. Bazen de ev, sadece bir bekleme odasına dönüşebilir. İnsan dışarı çıkmaktan ziyade içeriden çık(a)madığı için tıkanır. Böyle bir durumda konu, mekânın ötesine geçer ve insanın bir hâlden başka bir hâle geçip geçemediğiyle ilgili hâle gelir. Aslında sorun, insanın çoğu zaman evde kalma tercihinden ziyade eşikte kalma hâliyle ilgilidir.
Eşikte kalmak
İnsanın eşikte kalması; çocukluktan yetişkinliğe, niyetten eyleme, istekten düzene, potansiyelden hayata geçememesi şeklinde tezahür edebilir. Dışarıdan bakınca bu hâl “beklemek” gibi görünse de “eşikte kalmak” daha ağır yaşanıyor. Çünkü beklemekte hâlâ bir yön ve hazırlık vardır. Eşikte kalmakta ise zamanın geçmesi ve insanın yerinde sayması söz konusudur. İhtimal ki bir süre sonra yalnızca fırsatlar kaçmaz. İnsanın kendine dair inancı da aşınabilir. Yapamadığı şeylerden çok, yapamayacağına inanmaya başlayabilir. Bu yüzden meseleyi sadece tembellikle açıklamak eksik kalır. Çoğu zaman yön duygusunun zayıflaması, başlangıç enerjisinin sönmesi ve hayatın ihtimalleriyle insanın iç kuvveti arasındaki bağın gevşemesi söz konusudur. Fakat insan, bazen içinde ümit zayıfladığı için de durur. Çünkü ümit, geleceğe dair iyi bir beklentinin ötesinde, insanın kendisiyle ilgili hükmünü belirleyen bir iç kuvvettir. Dolayısıyla bir şeyin mümkün olduğuna dair kanaat zayıfladığında, en basit hareket bile ağır gelir. Bu yüzden içten içe çöken bir insana sadece, “Hadi kalk, bir şeyler yap!” demek çoğu zaman yetmez. Çünkü sorun, motivasyon eksikliğinden daha derinde olabilir. Bazen insan, hayatın artık kendisine cevap vermeyeceğine inanmıştır. Oysa andaki dağınıklık, insanın özü veya andaki gecikme hâli ise onun nihai biçimi sayıl(a)maz.
Bilbo’nun evi
Burada aklıma “Hobbit: Beklenmedik Yolculuk” filminin bazı sahneleri geliyor. Bilbo Baggins, küçük ve huzurlu hobbit evindedir. Evi güvenlidir, düzenlidir, tanıdıktır. Kapısının önüne Gandalf gelir ve onu bir yolculuğa çağırır. Bilbo’nun cevabı, neredeyse bugünün birçok insanının iç sesi gibidir: Macera dediğin şey, rahatsız edicidir; insanı düzeninden eder, yemeğe geç bırakır. Aslında Bilbo’nun korktuğu şey, sadece yolculukla sınırlı kalmaz. Onu asıl ürküten şey, alışagelinen hayatın bozulmasıdır. Çünkü güvenli olan yer, bazen insanı korur; bazen de ufkunu daraltır.
Nitekim Bilbo’nun evi ve yaşadığı köy olan The Shire, onun gözünde kötü değildir. Aksine güvenli, düzenli ve tanıdıktır. Ancak insan bazen iyi bir yer de eksik kalabilir. Konfor da her zaman tamamlanma anlamına gelmez. Dolayısıyla filmin ilerleyen kısmında Gandalf’ın Bilbo’ya söylediği söz bu yüzden çarpıcıdır: “Ev, artık geride kaldı; önünde koca bir dünya var.” Fakat ben bu cümleyi doğrudan, “Herkes evinden çıksın, maceraya atılsın,” şeklinde okumak istemem. Burada gördüğüm şey, daha başka. Bazen insanın kendi hikâyesine başlayabilmesi için dışarıdan bir çağrıya ihtiyacı olur. Bir ses, bir temas, bir dost, bir öğretmen, bir sorumluluk, bir iş, bir meşgale… Adı ne olursa olsun, insanı eşiğinden kaldıran bir şey.
Bambu sabrı
Bilbo’nun hikâyesinde dikkat çeken şey, onun yolculuğa çıkması değildir. Aksine onu yerinden kaldıran yaklaşımlara, dışarıdan gelen bir çağrıya ve temasa dikkat edilmelidir. Çünkü insan bazen kendi başına düşünür, tartar, bekler. Yine de bir adım atabilmesi için dışarıdan gelen küçük bir sesin, bir davetin, bir temasın etkisine ihtiyaç duyabilir. Bu temasın da insana ne yapması gerektiğini buyuran bir nasihat şeklinde olması gerekmez. Bazen birinin seni ciddiye alması, senden bir şey beklemesi; seni bir işe, bir yola, bir sorumluluğa davet etmesi de değerlidir ve yeterli de gelebilir. Çünkü insanı harekete geçiren şey, her zaman büyük bir karar olmayabilir. Bazen içeride biriken hazırlığı fark ettiren küçük bir temas da insanı yerinden kaldırabilir.
Hâlbuki bugünün dünyasında insan, çoğu zaman hemen güçlü, hemen hazır, hemen görünür olmak zorundaymış gibi hissedebiliyor. Oysa bazı gelişmeler dışarıdan bakıldığında gecikmiş gibi görünürken içeride başka bir hazırlık sürüyor olabilir. Çünkü bazı canlılıklar önce görünürde değil, kökte büyür. Bu bağlamda Uzak Doğu anlatılarında bambu ağacının sabrı dikkate alınabilir. Bambu uzun süre toprağın altında kök salar. Dışarıdan bakıldığında ortada kayda değer bir büyüme yok gibidir. O görünmeyen zaman, boş bir bekleyişten çok tutunma, güç toplama ve köklenme zamanıdır. Sonra şartlar olgunlaştığında bambu birden yükselir. İnce görünür ama kolay kolay yıkılmaz, esner ama kırılmaz. Canlılığını kendi zarafetiyle sürdürür.
Belki insan da bazen böyle anlaşılmalıdır. Her sessizlik çürüme, her bekleyiş vazgeçiş, her görünmezlik kayboluş anlamına gelmeyebilir. Burada önemli olan, toprağın altında bile kökün çalışıyor olmasıdır. Yani insanın kendi içinde tamamen sönmemesi, bir temasla, bir emekle, bir sorumlulukla hayata tutunacak damarını korumasıdır. Bu nedenle insanı sadece geç kaldığı yerden okumak yerine; onun kök salabileceği, tutunabileceği ve zamanı geldiğinde yükselebileceği alanları da düşünmek gerekir. Elbette insan kendi yolunu bulmalı. Ama insanın kendisinden daha tecrübeli birinden istifade etmesi, birinin ciddiyetle ona, “Sen burada kalma, gel biraz yürü, birlikte yürüyelim,” demesi de kıymetlidir. Çünkü insan her zaman tek başına güçlen(e)meyebilir. Hatta bazen insan, doğru zamanda açılan küçük bir kapıyla ve doğru bir temasla yeniden canlılık kazanabilir.
Küçük şeyler
İnsanın yeniden canlılık kazanması da çoğu zaman büyük sözlerle değil, gündelik hayatın içinde kurulacak küçük bağlarla başlıyor. Yalnız burada ince bir dengeye ihtiyaç vardır. İnsanı hayata çağırırken yargılayan, utandıran ya da köşeye sıkıştıran bir dilden uzak durmak önemlidir. Çünkü bu noktada iyi niyetle başlayan ama çoğu zaman muhatabını sıkıştıran kolay bir yola sapmak mümkündür: yargılayıcı ve buyurgan konuşmak. “Dışarı çık”, “bir iş bul”, “bir şey yap”, “telefonu bırak”, “hayatını düzene sok” demek kolaydır. Bunların içinde haklılık payı elbette olabilir. Yine de insanı sadece böyle bir dille hayata dâhil etmek mümkün olmayabilir. Zira nasihat, temasın yerini tutmaz. O yüzden çözümün, büyük laflardan ziyade küçük bağlarda saklı olabileceğini de akılda tutmak gerekir.
İnsanın düzenli gideceği bir yerinin olması, birine karşı sorumluluk duyması, küçük de olsa bir üretimin parçası hâline gelmesi, bir beceri öğrenmesi, bir topluluğun içinde kendine yer açması… Bunlar dışarıdan küçük görünebilir. İçeride ise büyük bir şeyi uyandırabilir. Çünkü insan yalnızca düşünerek değil, çoğu zaman temas ederek toparlanır. Nitekim büyük değişimler de çoğu zaman büyük kararlarla başlamaz. Küçük doğruluşlarla başlar. Uzun süre kendi içine çöken bir insana tek hamlede büyük bir ideal yüklemek onu daha da yorabilir. Buna karşılık küçük, yapılabilir ve somut bir adım, içeride sönmeye yüz tutmuş kuvveti yeniden uyandırabilir. Bu yüzden insanın kendisine soracağı soru yalnızca, “Ne düşünüyorum?” olmamalıdır. Belki de asıl soru şudur: “Nasıl doğrulabilirim, nereden başlayabilirim, küçük de olsa hayata nasıl yeniden karışabilirim?”. Düşünmek, elbette kıymetlidir. Ancak düşünce bir eyleme bağlanmadığında, insanı açmak yerine kendi içinde döndürmeye başlayabilir. İnsan çok düşünür, çok tartar, çok kıyaslar. Bir türlü başlayamaz. O nedenle bazen ilk ihtiyaç, daha fazla fikirden çok daha fazla canlılıktır. İnsan önce küçük bir adımla doğrulur. Düşüncesi de yürürken derinleşir.
Hayata yeniden karışmak
Küçük adımlar, bir işi tamamlamanın yanında insanın hayatla yeniden bağ kurmasına da imkân verir. Burada asıl nokta şudur: İnsan, yalnızca ihtiyaçlarını karşılayarak olgunlaş(a)maz. Elbette geçim, güvenlik, barınma ve huzur önemlidir. Ne var ki insan, sadece bunları tamamladığında tamamlanmış olmaz. Çünkü insanın yalnızca bedeni değil; yön duygusu, anlam arayışı ve faydalı olma isteği de beslenmek ister. Bir insanın odası sıcak olabilir, interneti olabilir, karnı doyabilir, zamanı da olabilir. Bütün bunlar onun hayatla bağ kurduğu anlamına gelmez. Bazen asıl eksiklik imkânsızlıkta değil, imkânın neye dönüşeceğini bilememektedir.
İnsan bir noktada şunu fark eder: Doymak başka, tamamlanmak başkadır. Bu yüzden mesele, yalnızca hayata katılmakla sınırlı kalmaz. Hayata anlamlı bir yerden katılmak gerekir. Kimi insan evden çok az çıkar ama üretir, öğrenir, sorumluluk alır, katkı sunar. Kimi insan ise sürekli dışarıdadır ama içten içe hayattan çekilmiştir. Demek ki asıl ölçü, hareketin görüntüsü değil; insanın hayatla kurduğu sahici ilişkidir.
İnsan yorgun olabilir, gecikmiş olabilir, hayatta zorlandığı dönemlerden geçebilir. Ama kendini tamamen bırakmaması gerekir. Her şeyi bir anda çözmek mümkün olmayabilir. Küçük bir hareketle hayata cevap vermek mümkündür. Odayı toplamak, bir başvuru yapmak, birini aramak, yarım kalan işi tamamlamak, sabah aynı saatte kalkmak… Bunlar küçük görünür ama insanın kendine verdiği mesaj büyüktür: “Ben hâlâ hareket edebiliyorum.” İhtimal ki insan, evdeyken de dünyaya açık olabilir. Öğrenir, üretir, sever, çabalar, katkı sunar. Kalabalıkların içinde dolaşırken de içten içe hayattan çekilmiş olabilir. Bu yüzden soruyu yeniden sormak gerekiyor: Sorun ev mi, yoksa eşik mi? Belki de bizi hayata döndüren şey, her şeyi bir anda çözmekten çok, kendimizi bırakmadan o eşikten öteye bir adım daha atabilmektir.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.