Francis Bacon modern sanatta insan bedenini değiştirdi

İnsan doğasının en ham hâlini tuvale aktaran Francis Bacon, yirminci yüzyıl sanatının en yıkıcı isimlerinden biriydi. Deforme portreleri, geometrik kafesleri ve kasap tezgâhlarındaki etleri andıran bedenleriyle Bacon; insanı sağlam ve bütün bir varlık olarak göstermeyi reddetti. Korkuyu, yalnızlığı ve bedenin kırılganlığını doğrudan figürün üzerine nakşetmesiyle Bacon’ın resimleri; modern sanatın insan bedenine bakışını değiştiren en rahatsız edici yüzleşmelerden biri olarak görülmeye devam ediyor.
İlk yıllar
Francis Bacon, 28 Ekim 1909’da Dublin’de, İngiliz kökenli bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Ağır astım krizleriyle geçen çocukluğu, eski ordu mensubu babası Anthony Edward Mortimer’ın sert disiplini altında daha da zorlaştı. 1926’da yönelimi nedeniyle evden kovulunca, cebindeki çok az bir parayla önce Londra’ya, ardından Berlin’e gitti. Weimar Cumhuriyeti yıllarının gece hayatı ve dönemin güçlü dışavurumcu sineması, genç Bacon’a insanı gerilim, korku ve bedensel açıklık içinde görmeyi öğretti. Bacon’ın ileride kuracağı resim dilinin ilk izleri, kentin karanlık eğlence dünyasıyla sinemanın sert görüntüleri arasında şekillendi.
Bacon, 1927 yılında bir yol haritası olmadan gittiği Paris’te mobilya tasarımıyla uğraşırken; odaların, eşyaların ve dar mekânların insan ruhuna nasıl baskı yaptığını fark etti. Paul Rosenberg Galerisi’nde rastladığı Picasso sergisi, ona aynı baskının beden üzerinden de anlatılabileceğini gösterdi; insan vücudu eğilebilir, bükülebilir, parçalanmış form aracılığıyla içte taşınan huzursuzluğu görünür kılabilirdi. İkinci Dünya Savaşı sırasında sivil savunmada görev alan Bacon, Londra’daki hava saldırılarında gördüğü yaralı bedenlerle Picasso’dan öğrendiği parçalanmış formun gerçek hayattaki karşılığını buldu. 1944 yılında tamamladığı Three Studies for Figures at the Base of a Crucifixion (Bir Çarmıha Gerilme Figürü İçin Üç Etüt) üçlemesi; Avrupa’nın savaş korkusunu, bedenin kolay incinebilir hâlini ve bireysel sancının toplumsal yıkımla buluştuğu anı resmin merkezine yerleştirdi.
Crucifixion, 1933.
Paris’te gördüğü Picasso sergisinden sonra Bacon, insan bedenini geleneksel güzellik idealinden uzaklaştırmaya başladı. Yirmi dört yaşında yaptığı Crucifixion (Çarmıha Gerilme) çalışmasında, sanat tarihinin en kutsal imgelerinden birini teolojik bağlamından ayırarak acı çeken beden üzerinden yeniden ele aldı. Karanlık zeminde asılı duran gövde, insani bir formdan ziyade kasap tezgâhındaki eti andırıyordu. Bacon’ın ilerleyen yıllarda derinleşecek olan korporeal (bedensel) takıntısı, ilk nüvelerini bu yıllarda verdi.

Three Studies for Figures at the Base of a Crucifixion, 1944.
Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı’yla yaşadığı çöküş, boyunları uzamış, ağızları diş etlerine kadar açılmış üç yaratıkta görünür hâle gelir. İnsanla hayvan arasında kalan bu hibrit figürler, medeniyet kabuğu soyulduğunda geriye yalnızca et, acı ve çaresizlik kaldığını gösterir. Ortaya çıkan dehşet verici anlatım, Bacon’ın o güne dek zihninde biriken tüm imgelerin ete bürünmüş hâli gibidir.

Kafesler ve kaos (1945-1970)
Three Studies for Figures at the Base of a Crucifixion (Bir Çarmıha Gerilme Figürü İçin Üç Etüt)’ün ardından gelen Painting 1946 (Resim 1946), Bacon’ın insan bedenini kumaş, gölge, çiğ et ve açık ağızla parçalanmış bir korku görüntüsüne dönüştürdüğü daha sert bir evreyi başlattı. Londra’daki atölyesinde kendi hâlinde ürettiği işleri fark eden Hanover Galerisi’nin kurucusu Erica Brausen, tablonun MoMA (Museum of Modern Art / Modern Sanat Müzesi) tarafından satın alınmasına önayak oldu. Amerika’dan gelen ilgi Bacon’ın adını uluslararası alana taşıdı; ancak Londra’daki barlardan, kumar masalarından ve sabaha uzayan dost sofralarından kopması için şöhret bile yeterli olmadı. Gece hayatında gördüğü yüzler, atölyeye döndüğünde dar odalara, boş yataklara, perdelere, sandalyelere ve sert ışıkla aydınlanan kapalı mekânlara taşındı.
Figürü mekânın içinde yalıtmak ve bakışı doğrudan beden üzerinde toplamak için geliştirdiği çizgisel kafes yapıları, odaların klostrofobik darlık hissini ve giderek derinleşen yabancılaşmayı somutlaştırdı. İnsanı alışılmış, bütünlüklü bir portre düzeni içinde sunmayı imkânsız kılan bu yabancılaşma, Bacon’ı; başı, ağzı, dişleri, boynu ve omuzları ayrı ayrı gerilim noktaları gibi ele alan yapısal bölgelere odaklanmaya yöneltti.
1954’te Venedik Bienali’nde Lucian Freud ve Ben Nicholson ile birlikte Birleşik Krallık’ı temsil eden isimler arasında yer alması, Bacon’ın resimlerinin Avrupa’da daha yakından mercek altına alınmasını sağladı. Soyut sanatın yükselişe geçtiği savaş sonrası dönemde Bacon’ın figürü yeniden merkeze alması ve insan bedenini rahatsız edici bir çıplaklıkla göstermesi, bu ilgiyi kısa süreli bir merak olmaktan çıkarıp ciddi bir estetik tartışmaya dönüştürdü. İzleyicide tedirginlik yaratan bu üslup, zamanla insan bedenini anlatmanın en sert ve etkili yollarından biri olarak kabul gördü.
Marlborough Fine Art ile 1958’de kurduğu ortaklık, artan kurumsal ilgiyi daha disiplinli bir hâle getirdi. Galerinin uluslararası bağlantıları sayesinde tablolar koleksiyonerlere, eleştirmenlere ve müzelere daha hızlı ulaştı. Tate Gallery bünyesinde 1962’de açılan retrospektif ve Paris Grand Palais (Büyük Saray)’de 1971’de düzenlenen büyük sergi; Bacon’ın adını Avrupa sanatının kanonuna yerleştirdi.
Painting 1946, 1946.
Bacon, canlı modeli doğrudan karşısına alıp mimetik bir benzerlik arayan geleneksel ressamlar gibi çalışmıyordu. Fotoğraflar, film kareleri ve belleğinde kalan görüntülerden yararlansa da gördüklerini olduğu gibi aktarmak yerine, imgelerin zihninde bıraktığı psikolojik tazyiki tuvale taşıdı. Böylece resimlerindeki figürler tanınabilir kişilere benzese de savaş sonrası dünyanın insan bedeninde bıraktığı o sarsıcı izleri barındırıyordu.

Study after Velázquez's Portrait of Pope Innocent X, 1653.
Velázquez’in Portrait of Pope Innocent X (Papa X. Innocent'ın Portresi) tablosu, Bacon’ın zihinsel imgeler atlasında merkezî bir konuma sahipti. Papa; erguvan rengi giysisi, dik vakarı ve izleyiciye yönelen sert bakışıyla geçmişten gelen otoritenin en güçlü temsillerinden biriydi. Bacon’ı bu tabloya yaklaştıran şey, figürün üzerinde tecessüm eden iktidar imgesiydi. Savaş sonrasında insanı sağlam ve korunaklı bir varlık olarak tahayyül edemeyen Bacon; Velázquez’in Papası’nı o tarihsel tahtında muhafaza etti ancak dinî otoritenin içindeki saklı korkuyu ve varoluşsal dehşeti açığa çıkardı.

Portrait of George Dyer Crouching, 1966.
1960’larda Bacon’ın yakın çevresi resimlerinde daha belirgin yer tutmaya başladı. Arkadaşları, sevgilileri ve Soho gecelerinde tanıdığı insanlar, anonim bedenler olmaktan çıkarak portrelerinin merkezine yerleşti. Yine de Bacon, portrelerinde insanları dış görünüşleriyle tanıtmakla ilgilenmiyor, onların bedende bıraktığı gerilimi arıyordu.

Study of George Dyer, 1970.
Peter Lacy, Bacon’un artan şöhretten ve sanat çevresinin baskısından uzaklaşabildiği az sayıda kişiden biriydi. Lacy’nin 1962’de ölmesi, Bacon’da yasla birlikte ağır bir suçluluk duygusu bıraktı. Ertesi yıl hayatına giren George Dyer, sert mizacıyla Bacon’un resminde yeni bir gerilim yarattı. Bükülen bedenler, gerilen yüzler ve içine kapanık duruşlar, Dyer portrelerinde biçimi zorlayan dinamik çalışmalara dönüştü. Dyer’ın 1971’de Paris Grand Palais retrospektifinin açılışından önce otel odasında ölü bulunması, Bacon’ın hayatındaki en ağır kırılmalardan biri oldu. Bacon haberi aldığında yıkılsa da iki gün sonra, basının “İngiltere’nin yaşayan en büyük ressamı” diye andığı bir isim olarak kariyerinin zirvesindeki serginin açılışına çıktı.

Triptych-August 1972, 1972.
Paris retrospektifinin ardından Bacon’ın resimlerinde yüzey giderek sadeleşti. Kalın boya izleri ve yoğun lekeler geri çekilirken, figürler geniş renk alanları, geometrik şeritler ve ok işaretleriyle bölünmüş daha boş mekanlara yerleştiğinde figür daha açıkta, daha korunaksız görünmeye başladı.

Study for a Portrait of John Edwards, 1988.
Seksenli yıllara doğru Bacon, bedeni parçalayarak verdiği gerilimi azalttı ve aynı duyguyu boş alanın ortasında sessizce oturan figürlerin yalnızlığıyla kurmaya başladı. John Edwards için yaptığı bu portrede figür, önceki yılların savrulan bedenlerinden uzaklaşarak sandalyede oturan sakin ama korunaksız bir insana dönüştü. Bacon’ın geç döneminde beden artık dağılmadan da rahatsız edici olabiliyordu, çünkü boşluk, hareketsizlik ve sadeleşen yüzey figürü daha açıkta bırakıyordu. 1992 yılında Madrid’de 1992’de geçirdiği kalp krizi yaşamını sona erdirdiğinde, insanı medeniyet kabuğundan çıkarıp etin ham gerçeğiyle gösteren dili figüratif resimde kalıcı bir iz bırakmıştı. Modern sanat, Bacon’dan sonra insan bedenine bir daha eskisi kadar rahat bakamadı.

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.