Cemal Reşit Rey’in sanatında Türkiye’nin çok sesliliği

Kudüs’te doğan, İstanbul’da Galatasaray’a devam eden fakat asıl varlığını Avrupa’da olgunlaştıran Cemal Reşit Rey, Türk Beşlileri içinde her bakımdan en iyi yetişmiş müzisyendir.
Ömrünün son demlerinde dilsiz bir kız çocuğuna piyano öğrettiği söylenir Cemal Reşit Rey’in. Kız çocuğundaki dilsizliği sadece tesadüfün ontolojisi ile izah etmek bazıları için bir yol olabilir. Hatta, sanatçının son demlerinin bir tür hayat egzersizi olmuş, diye düşünenler de çıkabilir. Fakat sanat söz konusu olduğunda hele müzikte, kulak ve sesin mutlak bileşkesi hatırda tutulduğunda oldukça çarpıcı bir kilitlenmedir bu. Cemal Reşit Rey’in şahsında bir kültürel terk edilmişliği simgeler. Kudüs’te doğan, İstanbul’da Galatasaray’a devam eden fakat asıl varlığını Avrupa’da olgunlaştıran Cemal Reşit Rey, Türk Beşlileri içinde her bakımdan en iyi yetişmiş müzisyendir. Ailesinin Osman Hamdi Bey’e kadar çıktığı düşünülürse sosyal genetik, açık bir tabula-rasa hükmü taşır onda. Cumhuriyet, sadece siyasi hedeflerini değil idealize ettiği çağdaşlık hedeflerini her gözetişinde Cemal Reşit Rey’e başvuracaktır bu birikimden dolayı. Bir Osmanlı- Avrupa çocuğu olan Rey, sanatta buluştan öte arayışın simgesi diye okunabilir. Bu sebepten, Cumhuriyet’in kendi meşruiyetini sanata bağlanarak aradığı her eşikte onun samimi çabası vardır. Nitekim, orkestra yapıtları içinde hep önde duran, Türkiye Senfonik Şiiri; Türkiye’yi Ankara Ovası’na değil, Ankara’yı Türkiye coğrafyasına açar. Buna içlenir. Kendi adıma, bir açık alan senfonisi saydığım bu senfonik eseri Trakya düzlüklerinde defalarca dinledim. Senfonik duyuşu sazlara yayarken, Anadolu’nun engin platoları, hırçın Karadeniz’i, can yakan güneşi, neşe saçan üzüm bağlarını fakat coşku ile kederin bulanık bahar suyu misali akışını hissettim. Yedi iklim dört bucak gezen bu senfonideki coşkuya tâbi oldum.

Sahne müzikleri, piyano eserleri, marşlar, koro için yapıtlar, şan ve piyano denemeleri, oda müzikleri, konçertolar, orkestralar, operalar, operet ve müzikaller senfonik müziğin imkânlarıyla hep denenir onda. Her sanat eseri toplumsal bir hat edinmek de ister kendine. Tam da burada çelişik olduğu kadar trajik ve bir o denli de düşündürücü bir tabloyla karşılaşırız. İzleri günümüze kadar süren Cumhuriyet’in jakoben ve dayatmacı zihniyeti en çarpıcı biçimde birden karşımıza çıkar. 1923’te kurulan Cumhuriyet 1933’te on yaşındadır ve haklı olarak varlığını her yönden taçlandırmak istemektedir. Şimdi Cemal Reşit Rey’in şahitliğine kulak verelim: “1933 senesinin Ağustos ayında Recep Peker Bey beni Ankara’ya davet etti. Recep Peker Halk Fırkası Umumi katibiydi. Ve orada bana 10. Yıl Marşı’nın güftesini verdi. Bu o sene Cumhuriyet Bayramı’nda söylenecekti ilk. Ve bütün millet tarafından söylenecekti. Askerler, polisler, siviller, herkes. Velhasıl ben aldım ve İstanbul’a döndüm. Ve bir gecede o marşı kompoze ettim. Ama kolay da olmadı. Yedi sekiz defa rahmetli biraderim bana yeniden başlattırdı. En sonunda Mehter Takımı’nın ritmi aklıma geldi, bütün marş kendiliğinden çıktı. Ve işte 10. Yıl Marşı da böylece vücuda geldi.”
Cemal Reşit Rey’in bu açıklamayı yaptığı zaman marşın bestelenmesinden hayli sonradır. İlk başta buna dair bir iz veya bilgi var mıdır bilmiyorum. Lakin, 10. Yıl Marşı’nın güftesine oturan temel paradigma, geçmişi ret ve on yılda ondan bağımsız bir yeniliğin yaratılması fikridir. Hatta bu marş o kadar ileri taşınır ki hem toplumsal hatların keskinleştirilip derinleştirilmesi hem de iktidar tahakkümü adına kullanılır. Bir yarışma yoluyla değil doğrudan emir usulüyle yürütülmesi bir yana Behçet Kemal Çağlar’ın edebi kamudaki itibarına pek güvenmeyen devlet aklı yanına Faruk Nafiz Çamlıbel’i koymayı akıl etmiş olmalı. Sonuçta her marş geçmişten çok geleceğe atıflarla ilerler fakat geçmişin şimdideki zuhuru daha önde durur. Böylesi bir tarihsel projeye akım verecek marşı ateşleyen ritmin, geçmişten, Mehter Yürüyüşü’nden ilham almasında elbette bir tuhaflık yok. Cemal Reşit Rey sesi büyük akış içinde duyduğu için hücreselleştirmiştir de. Hatta, Mehter’in çıkışı bile tartışmalı sayılsa bile bağlandığı imge, geçmiş ve Osmanlıdır. O halde Cemal Reşit Rey de sadece bir döneme kapatılamaz.
Reklam
Cemal Reşit Rey’in Türkiye Senfonisi’nde, 10. Yıl Marşı’na emek veren Faruk Nafiz’in “Sanat” şiirinde mottolaştırdığı “başka sanat nedir bilmeyiz yazılmamış bir destan gibi dururken önümüzde Anadolumuz” fikri ne derecede örtüşme içindedir araştırmaya değer. Fakat, Faruk Nafiz adeta tek sesli bir dönüşle ilgilenirken Cemal Reşit Rey çok sesliliğin ırmağıyla akmanın derdindedir. Zaten Halk Fırkası’nın talebiyle Rey’in buluşundaki ritmik formül kendiliğinden bir gerilim yaratır. Rey barışıktır rejim ise kavgalı. Bundan olacak “Sultan Cem”, “Çelebi”, “Bir İstanbul Masalı”, “Fatih”, “Karagöz” gibi denemelerinde geleneğin duygusu değil sadece asıl dipte kalmış duyuşu yoklanmaktadır. Rusya’da örneği görülen “beşli” sanat çıkışı bizde tam da o bağlamda bir kolektif örülüş karakteri taşımasa bile, Türk Beşlileri sanki kendi iradelerinden öte zamanın yönlendirmesiyle hareket ederler. “Sanat Müziği”, “Folklor”, “Halk Müziği”, “Masallar” ve diğer bileşenlerin her birinde farklı renkte belirmesi bu gerekçeye bağlanabilir. Fakat Cemal Reşit Rey daha kapsayıcı bir atılımın peşinde olmak uğruna her yolu denemiş gözükür. Sonunda hayat kapısının son eşiğinde payına dilsiz bir kıza piyano öğretmek düşse bile çabası, arayışı, Cumhuriyet’ten taşar.
Cemal Reşit Rey’in bütün çabası boyunca teorik boyut ve eğitimli alt yapı kuruluşu hep esas olsa da bir yönden popülerlik de gündeminden düşmez. 19 ve 20. yüzyılın şehirli insanının eğlence ihtiyacı, Avrupa’da gelişen akımlar ve bunların hayatla güncellenmesi onun da derdidir. Sonuçta teori ile pratik sosyal kişiliğinin yedeği değil vasfıdır. Gece gündüz müzik teorisine boğulmuş kişi değildir Rey. Gece çınlayan yaşam çağrısına kulakları açıktır daima. Tam da bu noktada “Lüküs Hayat” karşımıza çıkar. Melodi olmadan söz erir “Lüküs Hayat”ta. Fakat 10. Yıl Marşı’nda ise tam tersi olur. Çünkü, marşın asıl derdi sözdür. Yani mesaj. “Lüküs Hayat” ise harekete yaslanır. Müzikalite nehir debisi benzeri her şeyi sürükler. On yıllar boyunca yeni kentli sınıf oradan tartılır.
Modern Türkiye’nin tarihi yazılırken hangi sanatçının ne yönden düş kurup taş taşıdığı hep yeniden gözden geçirilmek durumundadır. Cemal Reşit Rey’in Türkiye senfonisi salt manzaralar eşliğinde değil Anadolu’nun her yanına tarihle yayılmış, iklimle bezenmiş ve asıl insan çeşitliliğiyle içselleşmiş doğasına derin dalışlarla anlaşılabilir. Böylesi bir amaç taşımasa bile rejime üzerine oturduğunuz ülkenin katmanlarını iyi fark edin çünkü bu doğal çoğulluk kültürel bir imkândır ve onu hayatta tutmak asıl önemli iştir demek mi istemiştir? İnsanın beş duyusu içine çektiği havayı, başını kaldırınca gördüğü gökyüzünü, batışını izlediği güneşi, kıvrımlarını döndüğü patikaları, gömüldüğü mezarı senfonik müziğin çok duyuşlu ve çok sazlı tekniğiyle daha bir kavrayabilir. Türkiye’nin bugün tartışması gereken meselelerden birisi de budur: Teke mi inmek yoksa çokluğun varlığıyla mı yücelmek?
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.