Arles: Roma mirası, festivaller ve Van Gogh’un şehri

Birçok eleştirmen Van Gogh'un Arles dönemini kariyerinin en yaratıcı dönemi olarak görür. Nitekim, Van Gogh en tanınmış eserlerinin çoğunu bu Provence kentinde kaldığı dönemde üretmiştir.
Navigasyona Fransa yazıyorsunuz. Paris, Lyon, Toulouse, Nantes gibi belli başlı şehirlerini görebiliyoruz. Güneye kaydırıyoruz. Provence bölgesi olduğunu tahmin ettiğimiz yere zoom-in, zoom-in, zoom-in… Açılan şehirler: Marsilya, Montpellier, Avignon. Fransa futbol ligini yakından takip edenler ilk iki şehre küçüklükten beri uzaktan da olsa aşinadır. Avignon’u ise burada Vatikan’dakinden bile görkemli bir Papalık Sarayı olduğunu bilenler merak eder. Düzgün bir üçgen oluşturan bu üç büyük şehri gezdiğinizde soranlara “Güney Fransa’yı iyi bilirim.” havası atabilirsiniz. Ne de olsa Occitanie ve Provence bölgelerini katettiniz. Yalnızca hava atma derdinde olmayan gerçek meraklı seyyahlar daha fazla zoom-in yapar ve üçgenin üst köşesinden alt kenarına 90 derecelik bir açıyla inen ve iki bölgeyi adeta birleştiren Arles şehrini keşfeder.

Hemen söyleyelim: “Arl” diye okunur. Katalonya’nın güneyindeki Montsià’dan Fransa’nın doğusundaki Menton’a kadar olan sarı-kırmızı bayraklı sahil hattının en güzide şehirlerinden biri. Bayrak ayrıntısını vermemizin elbette bir sebebi var. Gerçek bir seyyahın ülke isimleriyle değil, en fazla bölge ve şehir isimleriyle konuştuğunu daha önce söylemiştik (“Geçenlerde Avrupa’ya gittik.” cümlesi dehşete düşürür. “Bu yaz Fransa’ya gideceğiz.” diye konuşan sonradan görmelerden de bahsetmiyoruz).
Arles bir Fransa değil, Roma şehridir. İçinde kocaman bir arena vardır ve tüm şehir bunun etrafında şekillenir. Aslında Occitanie ve Provence sahil hattı ezelden beri Roma kolonisi olduğu için kentlerinde arena bulunması şaşılacak bir şey değildir. Yine haritada biraz ayrıntılı bir zoom-in yaparak haberdar olabileceğiniz Nîmes şehrinde de muazzam bir arena vardır. Arenası 80’li yıllarda (1980’li değil, literally 80’li) yapılan bir şehrin tarihini övmek bize düşmez. O yüzden biz sadece mevcut duruma bakalım.
Reklam

Her yıl temmuz ayının ilk pazartesi günü başlayan Uluslararası Fotoğraf Festivali bu şehre has özelliklerden biri. Kostüm Festivalinin ise güzel bir hikâyesi var. Her yaz, Provence'ın çeşitli bölgelerinden yüzlerce kadın Arles'da bir araya gelir ve 18.-19. yüzyıl Paris modasından esinlenen canlı renkli elbiseleriyle sokaklarda geçit töreni yapar. Elbiselerin bazıları aile yadigârıdır.
Bu festival 1903 yılında 18 katılımcıyla başlamış, günümüzdeyse 500’den fazla katılımcıyla icra ediliyor. Provence kültürünü korumak isteyen şair Frédéric Mistral (1830-1914), genç kızları kadınlığa geçişlerini simgeleyen geleneksel Arles elbiselerini sergilemeye davet ederek bu etkinliği yaratmış. 15 yaşına kadar kızlar Mireille elbiseleri giyerlermiş: Ayak bileğine kadar uzanan pamuklu etek, önlük, siyah korsaj ve sade bir fular. Daha sonra, o dönemin Paris modasından esinlenerek tasarlanan uzun ipek etekler, karmaşık danteller ve şapkalar gibi ayrıntılı Arles elbiseleri giymeye başlarlarmış.
Bir diğer etkinlik ise Course camarguaise, yani bildiğimiz boğa güreşleri. Eylül ayının üçüncü haftası icra ediliyor. Tabii artık boğalara işkence edilmiyor. İnsanın hayvanları değil de kendini ehlileştirme kararı dünya tarihi için güzel bir gelişme. Caddelerde kontrollü bir şekilde gösteri objesi olarak koşturulan boğaları saymazsak müziğiyle ve eğlencesiyle güzel bir etkinlik. Bir de tabii Van Gogh.

Birçok eleştirmen Van Gogh'un Arles dönemini kariyerinin en yaratıcı dönemi olarak görür. Nitekim, Van Gogh en tanınmış eserlerinin çoğunu bu Provence kentinde kaldığı dönemde üretmiştir. Bir bakıma, Arles'da yapılan resimler Van Gogh'un gelişimindeki önceki iki sanatsal dönemin bir sentezini yansıtır. Nuenen'de Van Gogh, açık havada resim yapmaya tutkulu yetenekli bir ressam olarak ortaya çıkmıştır. Paris'te ise Empresyonistlerin sunduğu yeni bir renk ve stil dünyasını da içine alacak şekilde yeteneklerini geliştirir. Arles'da bu iki unsur birleşir ve Van Gogh'un en sevilen eserlerinden bazıları ortaya çıkar. Surların içindeki şehir neredeyse hiç bozulmadığı için Van Gogh'un tablolarının gerçek hallerini izleyerek bile bir şehir turu yapmak mümkün.
Reklam
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.