Yüksek hızlı tren istasyonları neden aidiyet duygusu üretmiyor?

Gelişen teknolojiyle birlikte değerlerimiz de yok olup gidiyor. İstanbul’daki eski banliyö hattı duraklarını hatırlayın. İstasyona girerken veya trenden indiğimizde bizi sımsıcak yapılar karşılardı. Adeta evimizin huzurunu hissederdik. Bilhassa Erenköy, Göztepe, Kartal durakları… Banliyö hattı şimdi Marmaray oldu.
Nüfus arttıkça o eski duraklar yetmedi ve yerine yeni ruhsuz ve bizim kimliğimizi yansıtmayan istasyonlar yapıldı. Trende giderken o güzelim durakların yanından geçeriz. O metruk istasyonları görüp de içi acımayan var mı acaba? Kaybettiğimiz onca değerden sonra bu değerlerimizi de yitirdiğimiz için içi yanmayan var mı acaba? Heyhat mimari değerlerini koruduğunu düşündüğümüz Avrupa’da da manzara farklı değil. Her dönemin kendine özgü ruhunu gördüğümüz ve bakmaya kıyamadığımız o istasyonlar yerini…
- Alın şu nostaljik romantiği sahneden!
+ Peki patron.
- Yerine makul biri konuşsun.
+ Tamam!

Havaalanı dış hatlar bekleme salonları… Sadece bazı askerlerin ve savaş bölgelerini ziyaret etmiş cesur seyyahların adını bildiği buffer zone’lar yani tarafsız bölgeler… Tam manasıyla bir terra nullius olmasa da resmiyette herhangi bir ülkenin hukuk sistemine tam manasıyla bağlı olmayan ve estetik hiçbir beklenti içine giremeyeceğimiz tekinsiz yerler… Kâğıt üstünde bir ülkeye bağlı olsa da artık yüksek hızlı tren istasyonlarını da bu kategoriye sokmak gerek.
*
Avignon TGV (Fransız yüksek hızlı trenleri) istasyonu insanı ürpertir. Tüm değerlerden arınmış saf mühendislik ürünü olduğu için hiçbir aidiyet hissetmezsiniz, dolayısıyla güven vermez. Ama ait olmaya çalışıp beceremediğinizde de sizi tedirgin hissettirmez —bu tedirginliği sadece gezginler, yabancılar ve en iyi göçmenler-mülteciler bilir. Kendinizi bir yapı, bir gelenek, bir mimari üzerinden tanımlamanıza izin vermez. Klasik istasyonlar farklı farklı unsurlarıyla sizi büyüleyip kendinizi unuttursa da Avignon TGV istasyonu sizi savunmasız kendinizle yüz yüze bırakır. Bu sayede en derinlikli terapilerde erişemeyeceğiniz kendini bulma hizmetini bu istasyonda keşfedersiniz.
Reklam
Yüksek hızlı tren istasyonları genelde ücra yerlere inşa edilir —biraz seyyah olanlar bile bu gerçeğin farkına varır hemen. İleride ne olur bilmiyoruz ama şehirle bir bağlantıları yoktur. Oraya sadece işiniz düştüğünde gittiğiniz için istasyonla herhangi bir duygusal bağ kuramazsınız. Ücra oldukları için de özellikle sabah vakti yoğun sis içindedir. Şehir ne tarafta? Sisin ardında ne var? İstasyon ne kadar büyük? Sorular cevapsız kalır. Koordinatlar belirsizdir.

Avignon TGV istasyonu… Hiçliğin tam ortası. Yer-olmayan-yer. Nam-ı diğer Neverland… (Tasvirlerin geri kalanını bu konu üzerine yıllarca kafa yormuş Marc Augé ve onun kıymetli eserlerine bırakıyoruz.)
Koordinatlanmamış bir noktası hemen hemen kalmamış medeni dünyanın en kıymetli yerlerinden biri.
Tren sisin içinden çıkıp gelecek, diğer tarafa baktığınızda yine sis olduğu için esasında bir hiçliğe gidecek. Sis açılsa bile 200 kilometrenin üstünde seyrettiğiniz için tren penceresinden gördüğünüz her şey doğal bir renk spektrumu gösterisi olacak. Somut herhangi bir şeyle bağ kurma ve kendinizi güvende hissetme ihtimaliniz yok gibi. Bunun sebebi trenin aşırı hızından kaynaklanan teknoloji tehlikesi değil, ezelden beri ayağınızı kimliklendirilmiş bir toprağa sağlam basma ihtiyacı.

Nostaljik romantik; zayıf bir karakter olduğu için kendine verili onlarca değer üzerinden kendini tanımlar. Çok fazla değere sahip olduğunu ve bu yüzden çok karakterli olduğunu düşünür. Halbuki kendisiyle henüz karşılaşmamış bir zavallıdır. Avignon TGV istasyonu esasında hiçbir yer olduğu için kendiyle buluşmak isteyenlerin müstesna randevu mekânıdır.
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.