Bölünmüş benlik sinemada Veronika’dan Nina Sayers’a

Bazı hayatlar tek bir bedene sığmaz ve bazı ruhlar ise iki ayrı bedende yankılanır. Sinema, bu bölünmüşlüğü kimi zaman sessiz bir sezgiyle, kimi zaman çığlık atan bir bedenle anlatır. La Double Vie de Véronique’in Veronika ve Weronika’sı ile Black Swan’ın Nina Sayers’ı, benliğin bu çatlak hattında yürüyen figürlerdir. Onlar için sanat bir ifade değil, bir kaderdir; müzik ve dans, bilinçdışının dışarı sızma biçimidir. Her nota, her adım, bastırılmış bir arzunun yankısıdır. Bu hikâyelerde yetenek, bir armağan olmaktan çok, ruhun taşıyamadığı bir yüke dönüşür.
Veronika / Weronika: Bilinçdışının Sessiz Akışı
Veronika ve Weronika, Freud’un tarif ettiği bilinçdışına benzer: Görünmez ama sürekli hissedilir. Aralarındaki bağ, nedensel değil sezgiseldir; birbirlerini tanımazlar, ama eksikliklerini tanırlar. Veronika’nın ani ölümü, Weronika’nın ruhunda açılan açıklanamayan bir boşluğa dönüşür; sanki benliğinin bir parçası koparılmıştır. Bu, psikoanalitik anlamda bastırılmış bir kaybın bedensel yankısıdır. Weronika, nedenini bilmeden hayattan geri çekilir; müziği bırakır, sesi kısılır, arzusu askıya alınır. Kieslowski’nin dünyasında bölünme travmatik değildir; melankoliktir. Acı bağırmaz, fısıldar. Veronika ve Weronika’nın hikâyesi, insanın kendini tanımadan da yas tutabileceğini söyler.

Nina Sayers: Bastırmanın Şiddeti
Nina Sayers’ta ise bölünme sessiz kalmaz; bedenin içine hapsolur ve oradan patlayarak çıkar. Black Swan, bastırmanın bedelini kanla yazan bir filmdir. Nina’nın Beyaz Kuğu’su süperegonun disiplinini, Siyah Kuğu’su ise bastırılmış id’in karanlık arzusunu temsil eder. Annesinin gölgesinde şekillenen bedeni, kendi arzularına yabancıdır; haz, suçlulukla birlikte gelir. Nina mükemmel olmak ister; çünkü eksik hissetmektedir. Bu eksiklik, benliğini ikiye böler; halüsinasyonlar, bedenin artık zihni taşıyamadığının işaretidir. Veronika ve Weronika’da sezgiyle akan bilinçdışı, Nina’da şiddetle geri döner. Onun parçalanışı estetik değil, acımasızdır; sanat, bir arınma değil, kendini yok etme ritüeline dönüşür.

Fısıltı ve Çığlık
Veronika/Weronika ile Nina Sayers, aynı ruhsal yarığın iki farklı ifadesidir. Biri bölünmeyi kabullenir, diğeri ona direnmeye çalışır. Kieslowski’nin karakterlerinde benlik, su gibi akışkandır; Aronofsky’nin Nina’sında ise cam gibidir; sert ve kırılgan. Veronika ve Weronika için sanat, bilinçdışının nazik bir diliyken; Nina için bir zorunluluktur, bir takıntıdır. Hepsi de fazlasıyla hassastır; ama bu hassasiyet onları ya sessiz bir geri çekilişe ya da gürültülü bir çöküşe sürükler. Sonunda aynı soruda buluşurlar: İnsan, kendine ne kadar yaklaşırsa, kendi sınırlarını o kadar mı kaybeder? Sinema da bu soruyu bazen bir müzik parçasıyla, bazen bir çığlıkla sorar, ama cevabı asla netleştirmez.
Reklam
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.