Sinemada sessiz direnişin iki yüzü: Hulot ve Suleiman

Sinema tarihinde bazı karakterler vardır ki konuşmadan çok şey anlatır. Gülümsemeleri hafif, bakışları sabit, adımları ürkek olsa da taşıdıkları yük derindir. Modern dünyanın kaotik işleyişine, insanın gitgide yabancılaştığı düzene karşı birer seyirci gibi dururlar beyaz perdede. Bu sessiz figürler yalnızca mizahi birer gözlemci değil, aynı zamanda kendi kimliklerini korumaya çalışan kayıp ruhlardır. Elia Suleiman ve Monsieur Hulot; farklı kültürlerde, farklı dertlerle yüzleşen ama benzer bir sinema diliyle var edilen iki karakterdir. Biri Filistinli bir yönetmenin alter egosu, diğeri Fransız burjuvazisinin ortasına düşmüş bir yabancıdır. İkisinin ortak paydası ise “seyretmek”, “katılmamak” ve her şeye rağmen “kendini kaybetmemeye çalışmak”tır.
Sessiz bir sürgün
Elia Suleiman, kendi yazıp yönettiği filmlerde neredeyse hiç konuşmayan, sabit bir yüz ifadesiyle dünyayı izleyen bir karakter olarak çıkar karşımıza. It Must Be Heaven (2019) ya da Divine Intervention (2002) gibi filmlerde onun gözünden Filistin’in politik ve toplumsal gerçeklikleri hem trajik hem absürt bir şekilde resmedilir. Suleiman’ın karakteri, sanki sürekli bir sınırın kıyısında bekler gibidir: aidiyet ile sürgün, sessizlik ile patlama, direniş ile kabullenme arasında. Ne bir kahramandır ne de kurban. Sadece oradadır. Ve orada durarak, en az bağıran kadar etkili bir çığlık atar. Onun sessizliği, baskıya karşı bir çare değil, bizzat bir direniş biçimidir.

Nazik bir uyumsuz
Monsieur Hulot ise Jacques Tati’nin sinema evreninin merkezinde yer alan, garip yürüyüşlü, kibarlığı elinden düşmeyen, çağdaş hayatın absürtlüğüne karşı nazik bir gafletle yaklaşan bir figürdür. Mon Oncle, (1958) Playtime (1967) ya da Les Vacances de Monsieur Hulot (1953) gibi filmlerde modern şehirlerin mekanikleşmiş işleyişiyle uyumsuzluğu, bir tür zamansızlık hissi yaratır. Hulot’un nesnelerle ve insanlarla kurduğu ilişkide hep küçük bir aksaklık vardır; ama bu aksaklıklar kaosa sebep olmaz, tam tersine izleyiciyi yavaşlatır, düşünmeye davet eder. O, düzenin dışındadır ama karşısında değildir. Gündelik hayatın otomatik akışında, unutulmuş insani ritimleri hatırlatır.

Son bakışta direniş
Suleiman ve Hulot’un ortak noktası, dünyayı izleyen ama ona doğrudan müdahale etmeyen figürler olmalarıdır. İkisi de sessizdir, ikisi de yabancıdır, ikisi de komediyi bir eleştiri aracına dönüştürür. Ama bu benzerliğin içinde önemli farklar gizlidir. Suleiman’ın bakışı daha politik, daha doğrudan bir direnişi ima ederken; Hulot’un duruşu daha nostaljiktir, insanlık hâllerinin dönüşümüne duyulan bir hüzün taşır. Suleiman’ın kamerası dışlanan bir halkın kaderini işlerken; Tati’nin gözünden akan mizah, bireyin makineleşen toplumla imtihanına dairdir. Biri coğrafyasını terk etmek zorunda kalmış bir sinema adamının hafızası, diğeri değişen bir kültüre dair hafif melankolik bir tebessümdür. Neticede Elia Suleiman ve Monsieur Hulot, farklı yüzyıllarda, farklı dertleri anlatmak için yola çıkmış iki sessiz gezgindir. Kelimelere ihtiyaç duymadan izleyiciyi kendi dünyalarına çekerler. Sinemada “var olmak” hâlinin başka türlü bir temsilidir onlar: Ne kahramanlık peşindedirler ne de kurbanlık. Sadece bakarlar. Ve o bakış, kimi zaman bir devrim, kimi zaman da bir vedadır.
Reklam
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.