Zelig ve Ripley üzerinden sinemada kimlik arayışı

Sinema çoğu zaman “kim olduğumuzu” anlatır; ama bazı filmler, daha rahatsız edici bir sorunun etrafında dolaşır: “Kim olmaktan kaçıyoruz?” Leonard Zelig ile Tom Ripley, bu kaçışın iki ayrı yüzyıldaki iki yankısıdır. Her ikisi de içsel bir merkezden yoksun, kendilerini başkalarının bakışlarında kuran figürlerdir. Onlar için kimlik, doğuştan gelen bir öz değil; dışarıdan ödünç alınan bir kılıktır. Zelig başkalarına benzedikçe silinirken, Ripley başkalarını ele geçirerek var olmaya çalışır. Birinin stratejisi görünmezlik, diğerinin ise gasp. Ama her ikisinin de kökünde aynı korku yatar: Kendisi olamamak.
Leonard Zelig: Uyum sağlayarak yok olmak
Woody Allen’ın yarattığı Leonard Zelig, modern çağın belki de en trajik hastalığına sahiptir: Aşırı uyum yeteneği. O, karşısındaki kimseye benzemekle kalmaz; onun bedenini, aksanını, hatta ruh hâlini bile alır. Psikanalitik açıdan Zelig, aşırı gelişmiş bir onaylanma arzusunun vücut bulmuş hâlidir. Var olabilmek için sevilmeye değil, itiraz edilmemeye ihtiyaç duyar. Bu yüzden benliğini bir sınır gibi değil, bir zar gibi yaşar; dokunulduğu anda şekil değiştirir. Zelig’in dönüşümleri grotesk olduğu kadar hüzünlüdür, çünkü her değişim bir savunmadır: “Beni bırakma, sana benzeyeyim.”
Onun trajedisi, bireyselliğin değil, silinmenin hikâyesidir. Zelig’in hayatında çatışma yoktur; çünkü çatışma bir “ben” gerektirir. Kendi arzuları yoktur; yalnızca başkalarının arzularına uyum sağlar. Bu yüzden Zelig, modern toplumun en uç ürünü gibidir: Fazla sosyal, fazla uyumlu, fazla boş. İnsanların arasında kaybolur, ama yalnız kalır; çünkü herkesin olduğu yerde, kimse yoktur.

Tom Ripley: Çalarak var olmak
Tom Ripley ise Zelig’in pasif silinmesine karşılık, aktif bir kimlik hırsıdır. The Talented Mr. Ripley’de kimlik, bir sahip olma meselesidir. Tom, Dickie Greenleaf’in hayatına yalnızca hayran olmaz; onun dünyasını, ilişkilerini, rahatlığını arzulayarak içselleştirir. Psikanalitik olarak Ripley, narsistik bir eksiklik taşır ve kendi benliği ona yetersiz gelir. Bu yüzden başka bir benliğin içinde yeniden doğmak ister.
Reklam
Ripley’nin taklitleri Zelig’inki gibi masum değildir; onlar bilinçli, hesaplı ve giderek şiddetlidir. Tom, başkasının hayatını giydiğinde, kendi boşluğunu doldurduğunu sanır. Ama bu boşluk kapanmaz, yalnızca daha derinleşir. Cinayetleri, suçtan çok bir kimlik operasyonudur: Dickie öldüğünde, Tom onun yerini alır. Böylece ölüm, Ripley için bir dönüşüm aracına dönüşür. Onun trajedisi, başkasının hayatını yaşarken bile kendisine yaklaşamamasıdır.

Silinmek ile gasp etmek arasında
Zelig ve Ripley, aynı ontolojik yarığın iki farklı ucudur. Zelig başkalarına benzeyerek kaybolur; Ripley başkalarını yok ederek var olur. Biri uyumun patolojisidir, diğeri arzunun. Zelig, benliğini başkalarına teslim eder; Ripley ise başkalarının benliğini çalar. Ama her ikisi de aynıdır: içsel bir çekirdeğe sahip değillerdir. Kimlikleri, başkalarının varlığıyla ayakta duran aynalardan oluşur. Bu yüzden her ikisi de derin bir korkuyla yaşar: Kimse bakmadığında ben kimim? Zelig bu sorudan kaçarak başkalarına dönüşür. Ripley ise bu soruyu bastırmak için başkalarını ortadan kaldırır. Farklı yollar izleseler de vardıkları yer aynıdır; sahte bir benlik ve içi doldurulamayan bir boşluk. Sinema onların hikâyesiyle şunu söyler: İnsan kendine sahip değilse, ya görünmez olur ya da tehlikeli.
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.