"Filistin'i bölüşmek"
15:00, 29/11/2025, Cumartesi

29 Kasım 1947'de Birleşmiş Milletler binasında gerçekleşen ve Filistin'i Araplarla Yahudiler arasında bölüştürmeyi amaçlayan oylama ve oylamanın sonucunu ellerinde bayraklarla bekleyen Yahudiler.
29 Kasım 1947 Cumartesi günü tüm dünyanın heyecanla beklediği an gelip çatmıştı. 56 üye ülke delegelerinin Birleşmiş Milletler binasına gelmeye başladığı saatlerde bile kararın ne olacağı hâlâ belli değildi. Toplantı salonunun önünde toplanan ve ellerindeki afiş ve pankartları sallayan bir sürü siyonizm taraftarı, geniş güvenlik önlemleri alan New York polisi ve dünya basınından birçok ajansın muhabirleri bu heyecanlı anı bekliyordu.
Birinci Dünya Savaşı
, İttifak Devletleri'nin (Avusturya-Macaristan, Almanya, Bulgaristan ve Osmanlı İmparatorluğu)
yenilgisi ve 1917'de Bolşeviklerin
Rusya'da iktidarı ele geçirerek Sovyetler Birliği'ni kurması gibi sonuçlarıyla Avrupa siyasî haritasını
kökten değiştirmişti.
Üstelik savaş sonrası değişen
küresel güç dengeleri,
Avrupa’da
yükselen milliyetçilik
akımlarını tetiklemişti. Bir İtilaf müttefiki olan İtalya
, İngiltere
ve Fransa'nın
İtalyanların
savaşa girişini sağlamak için verdikleri sözlerin barış antlaşmasında yerine getirilmemesi
yüzünden öfkeliydi. Bu öfke sonucunda Benito Mussolini
önderliğindeki faşist hareket İtalya’da
iktidarı ele geçirmişti.Öte yandan savaştan hemen sonra imzalanan
Versay Barış Antlaşması
ile Almanya
savaşın ağır faturasını
üstlenmek durumunda kalmıştı.- Savaşın bir sonucu olarak 1918-1919 Alman Devrimi ile Alman İmparatorluğu yıkılıp yerine demokratik bir hükümet kurulsa da Adolf Hitler, 1933'te Almanya Şansölyesi olunca ırk temelli ve radikal yeni bir dünya düzenini benimseyerek demokrasiyi ortadan kaldırmış ve kısa süre sonra büyük bir silahlanma gayreti başlatmıştı.

Hitler’in
tekrar silahlanma programını hızlandırıp, zorunlu askerliği başlatarak Versay Antlaşması'nı
ihlal etmesi ile Avrupa’da
ortam iyice gerilmiş ve artık tüm dünya ikinci bir dünya savaşının
ayak seslerini duymaya başlamıştı.Avrupa’da
tüm bunlar yaşanırken savaşın galipleri Fransa ve Rusya
ile Ortadoğu’yu
paylaşma gayretine giren İngiltere
, bir yandan himaye ve sömürgelerindeki problemler ile uğraşıyor (özellikle İrlanda ve Hindistan)
diğer yandan işgal ettiği Filistin topraklarında Arap-Yahudi meselesini
çözmeye uğraşıyordu.Filistin'de kanlı bir kaos
Filistin
toprakları İngiltere
için hiç şüphesiz bölgedeki vazgeçilmez bir öneme sahipti. Çünkü İngilizler
, Ortadoğu’nun
kalbi
denilen bu topraklarda Balfour Deklarasyonu
(1917
) ile sözünü verdikleri Yahudi devletinin
kurulması için ellerinden geleni yapıyor ve yaklaşan ikinci bir dünya savaşına doğru
dönemin güçlü ülkelerinden ABD’yi
yavaş yavaş yanlarına çekmek istiyordu.Fakat
Filistin’i
yönetmek zannedildiği kadar kolay değildi, nice imparatorlukların
yıkılışına
sebep
olan
bu kadim toprakların İngiltere’yi
ne kadar barındıracağı oldukça merak konusuydu.İki savaş arasında
siyasal, ekonomik ve jeopolitik hırsları
yüzünden Filistin
serüvenine sürüklenen İngiltere
ise, birbirleriyle çelişen taahhütlerin tuzağına düşmüştü.- Bir yanda 1930 yılında Irak’ın, 1936’da da Suriye’nin Fransızlardan bağımsızlıklarını kazanması ile cesaretlenen Araplar, diğer yanda Hitler soykırıma maruz kalan ve artık devletlerini kurmak isteyen Yahudilerin, İngilizlerin başarısız yönetimi altında birbirlerini yok etmek istemesi olayları bambaşka bir boyuta getirmişti.

https://image.piri.net/resim/imagecrop/2021/10/04/12/56/resized_9aa38-f0c20ea8yuyu.jpg
İngilizler
yaklaşan Hitler
tehlikesine karşı Araplarla
dostluk bağlarını koparmamak için 1917
’de Balfour Deklarasyonu
ile Yahudi
devleti
sözünü verdiği siyonistlerle
ters düşmüştü. Üstelik Filistin’de
kamu düzenini sağlamak için yüz bin askerden aşağısını barındırmasa
da bu Yahudi
ve Araplar
arasındaki ateşi söndürmeye yetmiyordu.- Özellikle 1921, 1929 ve 1933 yılları Filistin’de Arap bağımsızlık yanlıları ve Yahudi milis çeteleri arasındaki kanlı bir kaosun yaşandığı yıllar oluyordu. İngiltere için işler artık içinden çıkılmaz bir hal almaya başlamıştı. 1937-1939 yılları arasındaki kargaşa ve üç binden fazla insanın karşılıklı silahlı eylemler ile ölümü olayların ne denli kontrolden çıktığının göstergesi oldu.
Filistin’deki
bu yönetim zorlukları ile baş etmeye çalışan İngiltere
galip devletler safında yer almasına rağmen İkinci Dünya Savaşı’ndan
daha da güç kaybederek
ayrılmıştı.İngilizler
artık, imparatorlukları üzerinde
batmadığına inandıkları güneşin ufuk çizgisinde yok oluşunu
izlemekle meşguldü.Buna rağmen
İkinci Dünya Savaşı’ndan
iki yıl sonra bile, İngiliz
askerlerinin hâlâ majestelerinin hizmetinde can verdikleri tek yer Filistin’di
.Böylece
1947
yılında İkinci Dünya Savaşı
sonrasının şartlarında, uzun süredir yönettiği ve sömürdüğü birçok bölgeden resmen çekilen savaş yorgunu İngiltere aynı yıl hem Hindistan
sömürgesinden hem de Filistin’den
çekilme kararı almıştı.
İngiltere
Filistin topraklarının yönetilmesi sorumluluğunu henüz çiçeği burnunda yeni kurulmuş Birleşmiş Milletler Teşkilatı'na
bırakarak bölgeyi terk edecekti.Üstelik ardında yıllar sonra bile devam edecek
kanlı bir kaos
bırakarak…Birleşmiş Milletler Teşkilatı
24 Ekim 1945'de
resmen kurulmuş olan Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın
da meseleyi nasıl çözeceği tam bir muammaydı. Üstelik henüz iki yılı doldurmamış olan bu teşkilata bağlı 56 üyenin çoğu
dış politikaya yeni girmiş ya da bölgeye dair hiçbir bilgisi ve ilgisi olmayan ülkelerdi.Dolayısıyla
Ortadoğu
ve dünyanın düğüm noktası olan Filistin
meselesinin nasıl çözüme kavuşturulacağı ve Araplar
ile Yahudiler
arasında paylaştırılıp paylaştırılmayacağı ve üye ülkelerin paylaştırma kararına karşı tavırlarının ne olacağı tam bir muammaydı.Örneğin ayrılmalarını henüz yeni gerçekleştirmiş olan
Hindistan ve Pakistan’ın
oylarının ne yönde olacağı, Amerika Birleşik Devletleri’nin
hegemonyasına karşı bağımsızlıklarını gösterme fırsatı arayan Latin Amerika ve Uzak Doğu ülkelerinin
nasıl bir tavır alacağı oldukça merak konusuydu.Ayrıca
Arap
ülkelerindeki çıkarlarla, Yahudi
dostluğu arasında kararsız kalmış olan Fransa
ve Sovyetler
Birliği’nin
tutumu belli değildi.Ancak bilinen bir şey vardı ki hiç kuşkusuz bu ülkelerin içinde
oyu şimdiden belli olan
hatta oylamada paylaştırma kararının alınması için elinden gelecek her şeyi yapmaya hazır olan ve siyonist
Yahudilerin
isteklerinin gerçekleşmesi için büyük bir çaba harcayan bir devlet vardı: Amerika Birleşik Devletleri.
ABD’nin siyonizme desteği
1930’larda
petrol şirketleri vasıtasıyla Ortadoğu’da
varlığını yavaş yavaş hissettiren ABD
, bölgede siyonizmin
en büyük destekçisiydi.Tabii
İngilizlerin
bölgeden çekilmesi sebebiyle siyonist
düşüncenin stratejik olarak ABD’ye
yanaşması, bu ülkeyi Filistin
meselesine daha fazla eğilmeye yönlendiriyordu.- Birleşmiş Milletler Filistin’i paylaştırma kararının oylanması için 27 Kasım 1947 gününü belirlerken ABD ve Yahudi Ajansı, oylamaya katılacak olan üye ülkeler üzerindeki baskıları da artırıyorlardı.
Dönemin
ABD B
aşkanı
Harry Truman,
Birleşmiş Milletler'deki temsilcisi büyükelçi Herschel
Johnson’ı
eğer Birleşmiş Milletler
Filistin’in paylaşılması yönünde karar almazsa sonuçlarına şahsen katlanacağı yönünde “nazikçe
” uyarmıştı.
Aynı şekilde, başkanın danışmanı olan iş adamı
Bernard
Baruch
, Fransa’nın Birleşmiş Milletler’deki
delegesi Alexandre Parodi’yi
, ülkesinin paylaştırmaya karşı çıkması halinde Amerikan
yardımının
kesilmesinin
muhtemel
olduğunu
söyleyerek tehdit etmekten çekinmemişti.İki bin yılın sonunda...
- ABD’nin tüm bu yoğun baskı diplomasisine rağmen Yahudi Ajansı şefleri 26 Kasım Çarşamba günü, oylamaya yetmiş altı saatten daha az bir süre kala gerçekle yüz yüze kalmışlardı. Her seferinde paylaşma kararına destek veren ülkeleri sayan ajans, istedikleri sayıya bir türlü ulaşamadıklarını görüyordu. Yani iki bin yıl boyunca“Seni unutursam ey Kudüs, sağ elim hünerini unutsun”yakarışında bulunan Yahudiler için her oy hayati öneme sahipti.
Eğer önceden kararlaştırıldığı gibi, oylama öğleden önce yapılırsa bir
Yahudi devletinin kurulması
kesinlikle tehlikeye düşüyordu. İki bin yıllık bir beklemeden sonra,
Yahudi halkının
hayallerinin gerçekleşmesi belki de birkaç saatlik bir uzatmaya bağlı kalıyordu.Her yıl
Pesah Bayramı'nda
“gelecek yıl Kudüs’te”
temennileri ile kadehlerini tokuşturan Yahudiler
, dünyanın dört bir yanına dağılmış Yahudi
halkının bir devleti olması için kesinlikle gerekli olan son birkaç oyu toplamak zorundaydılar.Bir şekilde ne pahasına olursa olsun oylamayı geciktirmeliydiler. Bu tehlike karşısında
Yahudi Ajansı’nın
Dışişleri Bakanı Moşe Sharett’i
n aklına eski bir parlamento taktiği geldi: Kürsüyü oyalamak…
Baskı diplomasisi
- Sabahın ilk saatlerinde Yahudi yetkililer hemen Birleşmiş Milletler toplantısına koşup kendilerinden yana olan tüm delegeleri topladılar onlara ve akşama kadar kürsüyü meşgul etmeleri için yalvardılar. Arap ülkeleri temsilcileri ilerleyen saatlerde bu manevranın farkına varsalar da iş işten geçmişti. Üstelik takvimdeki büyük bir “rastlantı” sonucu ertesi gün Şükran Günü Bayramı olduğundan BM taksim planı toplantısı daha ertesi güne kalıyordu. Yani aslında Yahudiler 48 saatten fazla zaman kazanmışlardı.
Bu hayati süre boyunca,
paylaştırma kararına karşı
olduğu bilinen dört ülke; Yunanistan, Liberya, Haiti ve Filipinler
inanılmaz bir baskı
ve hatta tehdit
ile karşılaşacaklardı.Paylaştırma kararı alınması için
Yahudilerden
desteğini asla esirgemeyen ve paylaştırmayı desteklemeyen ülkelerden en az ikisinin tutumunun değişmesi gerektiğine inanan Amerika Birleşik Devletleri
de Siyonist Yahudilere
bütün gücü ile yardımcı oluyordu.New Yorklu parlamento üyesi Emmanuel Cellar,
başkana yolladığı açık bir telgrafta Yunanistan
gibi ülkelerin yola getirilmesini istiyor ayrıca Filipinler
başkanına çekilen telgrafta paylaştırmaya karşı çıkma kararında diretirse ülkesinin milyonlarca Amerikalı
dost ve taraftarını kaybedeceği bildiriliyordu.Yine
26 kongre üyesinin araya girmesi
ve Yahudi Ajansı’nın
Amerikalı dostlarından üst düzey bir kişinin telefonla tehdit etmesi ve Washington’daki
elçilerinin yakarışları sonucunda Filipinler başkanı, Birleşmiş Milletler
’deki temsilcisine “çok yüksek ulusal çıkarlar”
gerekçesi ile olumlu oy kullanma emrini vermeye ikna olmuştu.- Siyonist ajanlar Harlem’de, Haiti temsilcisini kovalayıp yaka paça döverken, Amerika’nın en büyük lastik yapımcısı Harvey Firestone, Liberya başkanının tutumunu değiştirmeye ve Filistin’in paylaştırılması yönünde oy kullanmaya ikna etmezse Firestone ürünlerine büyük bir boykot uygulanacağı tehdidiyle karşı karşıya kalıyordu. Liberya biraz da Firestone’un malıydı çünkü. Şirketin bu ülkede, kauçuk elde ettiği dört yüz bin hektarlık çiftlikleri vardı. Ayrıca yeni ve çok büyük yatırımlar yapmaya hazırlanıyordu. Dolayısıyla Liberya Firestone’un avuçlarındaydı…
Adaletsiz bir karar günü: 29 Kasım 1947
29 Kasım 1947 Cumartesi
günü tüm dünyanın heyecanla beklediği an gelip çatmıştı. 56 üye ülke delegelerinin
Birleşmiş Milletler
binasına gelmeye başladığı saatlerde bile kararın ne olacağı hâlâ belli değildi.Oylama yapılan salonunun önünde toplanan ve ellerindeki afiş ve pankartları sallayan bir sürü
siyonizm
taraftarı, geniş güvenlik önlemleri alan New York polisi
ve dünya basınından birçok ajansın muhabirleri bu heyecanlı anı bekliyordu.
- Toplantı saati yaklaştıkça dünyanın her yerinden arayanların çokluğu sebebiyle Birleşmiş Milletler telefon santrali arızalanmış ve Birleşmiş Milletler koridorlarında korkunç söylentiler dolaşmaya başlamıştı. Bu söylentilerden birine göre paylaştırmaya karşı çıkacağı bilinen Tayland delegesi, kendisinden kırk sekiz saat haber alınamamasının ardından ölü bulunmuştu. Birleşmiş Milletler karargâhı, tarihinde görmediği bir heyecan ve korkuyu aynı anda yaşıyordu.

Bu kargaşa içinde oylama saati gelmiş ve nihayet ülke delegeleri, gözlemciler ve basın mensupları yerlerini almıştı.
Siyah kaftanıyla bütün dikkatleri üzerine çeken
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Abdülaziz
, oldukça stresli Arap
delegeleri
kafilesinin başında içeri giriyordu.Oturumun ertelenmesini sağlayan
Moşe Sharett
ve Yahudi Ajansı üyelerinin
akıllarında hâlâ sayılar vardı ve ellerinde listeler dolaşıyordu. Üzerlerinde dayanılmaz bir gerilim hissediyorlardı ve kesin karara dakikalar kala, Yahudi devletinin
kurulamama ihtimali hâlâ devam ediyordu.Moşe Sharett
ise yanındakilere “paylaştırma kararı
alınırsa devletlerini kolaylıkla kuracaklarını ama eğer alınmazsa Araplarla
sonuna kadar savaşarak devletlerini kurmaları gerektiğini” hatırlatıyordu…
Oylamada
İngiltere
çekimser oy kullanırken ABD
, Sovyetler Birliği ve Fransa
paylaşmayı onayladı. Sovyetlerin bu yöndeki oyunun sebebi Ortadoğu’da
etkin güç olan İngilizlerin
gidişinden sonra bölgedeki karışıklıktan istifade edebilme ihtimaliydi. Çünkü Ruslar
bu kararın ortalığı karıştıracağını biliyordu.Yaklaşık üç dakika süren oylama sonucunda;
33 kabul, 13 ret ve 10 çekimser oyla
Birleşmiş Milletler, 181 Sayılı Genel Kurul Kararı'yla
Filistin topraklarının Araplar ve Yahudiler
arasında bölünmesini onaylıyor ve oldukça adaletsiz bir karara imza atıyordu.Bu bölüştürmeye göre
Filistin’in
tarihi topraklarının
%56,5’i
nüfusun %33’ünü oluşturan Yahudilere
, %43,5’i
ise nüfusun %67’sini
oluşturan Araplara
veriliyordu.Taksim Planı'na
göre Filistin topraklarında 11 bin kilometrekarelik bir Arap devletinin
kurulması öngörülüyordu. Bu devlet; Celile, Akka, Aşdod
kentinden Refah
kentine uzanan sahil şeridi, Batı Şeria ve Mısır
sınırında bulunan sahra bölgesini
içeriyordu.Yahudiler için ise
15 bin kilometrekarelik bir devletin kurulması
planlanıyordu. Bu devletin sınırları; Hayfa sahilinden Tel Aviv’e;
Doğu Celile, Negev, Eilat ve Taberiye
Gölü'nü
içine alıyordu.
Kudüs
, Beytüllahim
ve civarındaki beldelerin de uluslararası bir yönetim altında
kalması
hedefleniyordu.Birleşmiş Milletler'in
bu oylaması hem resmî olarak hem de Arap halkları nezdinde
kabul görmedi.- Alınan bu adaletsiz karar “Filistin’i kurtarma” hedefiyle hazırlıklar yapan Arapların "Filistin’i Kurtarma Savaşı" olarak adlandırdıkları ve hayal kırıklığıyla sonuçlanan meşhur 1948 Savaşı’na yol açacaktı.

Böylece bölgede bitmeyen bir savaşın fitilini ateşleyen bu adaletsiz karar aradan on yıllar geçse bile hâlâ etkilerini göstermeye devam ediyor.
İslâm dünyasının
elindeki imkânlar günlük siyaset, kavga ve hırslara kurban edilirken ve çözüm için hâlâ Birleşmiş Milletler
kararı olması gerektiği konuşulurken Filistin’deki
yangın
sönecek gibi değil…
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.