Venezuela’da Maduro operasyonu ve küresel güç mücadelesi

Vahit Aygün
08:00, 18/03/2026, Çarşamba
CategoryGenç Motto
Genç Motto
Venezuela’da Maduro operasyonu ve küresel güç mücadelesi
Venezuela ve Yeni Dünya Düzeni

Yerli ve yabancı pek çok kaynağı irdeleyerek hazırladığım bu yazıda; Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya yönelik olarak gerçekleştirilen operasyonun ABD tarafından bahane edilen sebeplerini ve müdahalenin enerji piyasalarından küresel borç dinamiklerine uzanan gerçek ekonomik arka planını mercek altına almaya çalışacağım.

2026’nın ilk günlerinde dünya, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun ABD tarafından gerçekleştirilen bir operasyonla yakalanıp New York’a getirilmesi haberiyle sarsıldı. Trump Yönetimi, tarihe geçecek bu hamleyi uluslararası kamuoyuna “uyuşturucuyla mücadele ve demokrasinin yeniden tesisi” gibi hukuki ve ahlaki birtakım gerekçelerle meşrulaştırsa da oradaki gelişmeleri takip edip evveliyatını bilenler için ne bu gerekçeler sahiciydi ne de bu operasyon şaşırtıcı oldu.

Yüzyıllık Monroe Doktrini’nin (*) 21. yüzyıldaki bir uygulaması olarak okunabilecek bu müdahalenin asıl motivasyonu, küresel bir hesaplaşma ve birtakım ekonomik kaygılardı. Dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerinin yeniden Batı pazarına entegrasyonu, Çin’in Latin Amerika’daki finansal hegemonyasının kırılması ve günden güne artarak ABD ekonomisine yük oluşturan göç problemi; Maduro’nun denklemden çıkarılmasını Washington için stratejik bir zorunluluğa dönüştürmüştü.

Maduro - Çin ilişkisi.
Maduro - Çin ilişkisi.

Monroe Doktrini: Ağabeyiniz benim!

Operasyonun ekonomik boyutlarını irdelemeye başlamadan evvel, ABD’nin kendisini bölgenin büyük ağabeyi olarak kabul ettirme ve kıta üzerindeki bu tip operasyonları yapma meşruiyetini kazanma sürecine bir bakalım. Giriş paragrafında bahsi geçen Monroe Doktrini, bu meşruiyetin ve dahası ABD dış politikasının iki asırlık omurgasını oluşturan bir manifestodur. Bu doktrin ile James Monroe başkanlığındaki ABD; Avrupa krallıklarına, “Bu kıta, artık sizin sömürgeniz değil; kendi mahallenizde kalın. Eğer bu kıtadaki herhangi bir ülkeye müdahale ederseniz, bunu bana yapılmış bir saldırı sayarım,” demiş oldu.

İlk başlarda Avrupa tehdidine karşı kıtadaki iç huzuru sağlamak amacıyla atılmış bu adım zamanla, “Kuzeyden güneye burada patron benim,” ilkesine dönüştü ve ülkelerin iç siyasetine karışmak için bir bahane hâline geldi. Günümüzde ABD gözünden Maduro da aslında Çin, Rusya ve İran gibi güçlerle iş birliği yaparak mahalleye yabancı misafir getirmiş oldu. Yani kuralları çiğnemiş, kıtanın etrafına 1823’te inşa edilen görünmez çiti delmiş oldu. Bunu fırsat bilen Trump Yönetimi de “Maduro mahallemizi karıştırıyor, göç krizine neden oluyor ve dış güçleri içeri sokuyor. O yüzden benim gidip orayı düzeltme hakkım var,” diyerek bir nevi “ağabeylik” yapmış oldu.

“Narko-terör” kılıfının ardındaki gerçekler

Trump Yönetimi, Maduro’ya yönelik operasyonun meşruiyet zeminini, elbette sadece Monroe Doktrini'nden almadı; yapılan hamleyi birtakım başka gerekçelerle de kuvvetlendirdi. Bunlardan birisi, uyuşturucu meselesi. Washington Yönetimi, Venezuela’daki rejimin ABD toplumunu zehirleyen bir uyuşturucu karteline dönüştüğünü ve Maduro’nun da kurmaylarıyla birlikte bu terör örgütünün başında olduğunu iddia etti. Peki, bu narko-devlet söylemi, sahadaki veriler ve istatistikler ile ne kadar uyuşmakta? Birleşmiş Milletler raporlarına göre Venezuela, uyuşturucu üreten bir merkez olmaktan ziyade, Kolombiya ve Bolivya menşeli kokainin sevkiyatında kullanılan transit bir güzergâh olarak kullanılıyor. Konuyla alakalı en çarpıcı detay ise ABD’ye giren toplam uyuşturucu trafiği içinde Venezuela kaynaklı sevkiyatın payının yüzde sekiz gibi bir oranda kalması. Ülkeye gelen uyuşturucunun çoğu, Meksikalı kartellerin kontrolündeki sınırlardan ve doğu kıyılarından giriş yapıyor.

Ek olarak ABD’deki aşırı doz uyuşturucu ölümlerine bakıldığında baş failin, yılda 100 binden fazla kişinin ölümüne sebep olan ve yine Meksika üzerinden ülkeye giren sentetik bir uyuşturucu olan “fentanil” olduğu görülüyor. Kokain kaynaklı ölümlerin 20 bin kişi civarında olduğu böylesi bir tabloda, eğer operasyonun asıl motivasyonu Amerikan halkının sağlığını korumak olsaydı öncelikli hedefin Venezuela'nın başkenti Karakas değil; fentanil trafiğinin merkezleri olması gerektiği çok açık bir gerçek olarak karşımıza çıkmakta. Dolayısıyla uyuşturucu ile savaş argümanının, bu operasyonu hem uluslararası hukuka hem de uyuşturucu konusuna son derece hassas yaklaşan Cumhuriyetçi tabana satabilmek için gerekli olan ahlaki bir hikâye olduğu çok açık. Bizlerin arka planındaki gerçeği rahatlıkla görebildiği bu söylem, Trump’a kongre onayı aramaksızın harekete geçebilmesi için ihtiyaç duyduğu toplumsal desteği ve politik manevra alanını sağlamak hususunda son derece işe yaramış görünüyor.

Aynı demokrasiden mi bahsediyoruz?

Bildiğiniz gibi Washington'ın diğer müdahale gerekçeleri arasında Nicolás Maduro’ya yönelik “diktatörlük” suçlaması da yer alıyor. Fakat Latin Amerika’nın siyasi tarihine baktığımızda, oradaki özgün siyasi dokunun farklı bir demokrasi anlayışına sahip olduğunu görmekteyiz. “Cesarismo Democrático” (Demokratik Sezarizm) adını verdikleri bu anlayışta demokrasi, Batılı anlamda kurumların birbirini denetlediği liberal bir mekanizmadan ziyade; halkın içinden çıkan karizmatik bir figürün, toplumsal kaosu dizginlemek ve halkın menfaatlerini korumak adına “Jandarma Necesario” (**) (Gerekli Jandarma) rolünü üstlenmesidir.

Bu perspektiften bakıldığında, Nicolás Maduro’nun bir otobüs şoförü olarak devlet başkanlığına yükselmesi, başlı başına bir demokrasidir ve tabanın iradesini temsil eden bir halk adamının elitlere karşı kazandığı bir zafer olarak anlaşılmaktadır. Latin siyasi kültüründeki demokrasi anlayışında aslolan gücün kısıtlanması değil, o gücün halktan biri tarafından statükoyu sarsmak amacıyla ne kadar kararlı kullanıldığıyla alakalıdır. Dolayısıyla ABD’nin “demokrasi getirme” vaadi, bu sosyolojik gerçeklikle çelişmektedir ve bölgenin tarihsel egemenlik anlayışına yönelik yabancı bir dayatma olarak karşımıza çıkmaktadır.

Petrolün kimyası

Şimdi buz dağının görünmeyen kısmına, bahanelere değil de bu operasyonun arkasındaki asıl sebeplere bakalım. Sebeplerin en başında, sizin de bildiğiniz gibi “siyah altın”, yani petrol yatıyor. Fakat ondan önce sizlere bir soru yönelterek ufak bir test yapmak istiyorum. Dünyada petrol üretimi denince aklınıza gelen ilk üç ülkeyi içinizden söyleyin. Çok büyük ihtimalle Körfez ülkeleri, İran, Rusya ve tabii ki şu anda da konumuz o olduğu için Venezuela ilk aklınıza gelen yerler oldu. Hayır... Listenin birinci sırasında, günde 13 milyon varilden fazla petrol üretimiyle Amerika Birleşik Devletleri yer alıyor. Yani hiçbir devlet şu anda ABD’deki petrol arzına sahip değil. Peki, ABD’nin bu kadar çok petrolü olmasına rağmen neden gözü daha fazlasında?

Bu sorunun cevabı, aslında ekonomik bir olgudan ziyade petrolün kimyasında gizli. Her ne kadar “ham petrol” denildiğinde bizlerin aklına siyah, yarı akışkan bir sıvı gelse de o; ham petrolün sadece bir türü. Petrol, hafif ve ağır olmak üzere temelde iki kategoriye ayrılıyor. Kimyasal olarak sınıflandırılırken onlarca farklı kategoriye ayrılsa da bize bu meseleyi anlamamızda bu iki kategori yeterli olacak. Daha akışkan ve tatlı olan hafif petrol, benzin, dizel ve jet yakıtı üretiminin yanı sıra; ilaç ve kozmetik sanayisinde kullanılıyor. Bu açık renkli petrol türü, su gibi akışkan olup içinde az miktarda kükürt bulunduruyor. Bunun işlemesi oldukça kolay ve basit bir damıtma ile hemen benzine dönüşebiliyor.

ABD, 1998 yılında George Mitchell ve ekibinin ilk başarılı sondajından sonra Teksas’taki kayaları, tabiri caizse sünger gibi sıkarak yerin altından oluk oluk bu petrolden çıkarıyor. Sert kayaların içindeki mikroskobik gözeneklere sıkışan petrolü, birtakım kimyasallarla karıştırılmış basınçlı su yardımıyla parçalayarak içerisindeki petrolü almaya dayanan bu yöntem ile ABD hafif petrolde bir numaralı üretici konumuna geliyor.

Daha yoğun ve asitli olan ağır petrol ise devasa yük gemilerinin yakıtında, yol yapımında, çimento ve demir-çelik gibi ağır sanayilerde kullanılıyor. Bu petrol türü, pekmez veya zift kıvamında, yapışkan bir hâlde oluyor. Hafif petrolün aksine içinde bol miktarda kükürt ve metal bulunduruyor.

Petrol türlerini anladığımıza göre ABD’nin Venezuela petrolü üzerindeki çıkar ilişkisine geri dönelim. ABD için sorunun kökeni, 50-60 yıl öncesine dayanıyor. O yıllarda, az önce bahsi geçen kayaları sağarak petrol çıkartma işlemi henüz başlamamışken ABD'li petrolcüler, dünyada “hafif petrolün” tükendiğine inanıyordu. Ellerindeki verilere bakarak geleceğin petrolünün Kanada ve Venezuela'daki ağır petrol olacağını düşünüyorlar. Bu öngörüyle Exxon, Chevron ve Valero gibi dev şirketler; Teksas, Louisiana başta olmak üzere Kaliforniya ve ABD’nin kuzeybatısına milyarlarca dolar harcayarak dünyanın en karmaşık dev rafinerilerini kuruyor. Bir çeşit çöp öğütücü gibi tasarlanan bu tesisler, Venezuela ve Kanada’dan gelen ucuz, çamur gibi, kükürtlü ağır petrolü alıp parçalayacak ve onu değerli mamul hâle dönüştürecek şekilde dizayn ediliyor.

Varlık içinde yokluk

1990’ların sonunda ABD’de kaya petrolü çıkartılması yaygınlaşınca işler tersine döndü. ABD’li petrol üreticileri yanılmıştı. ABD, bir anda petrol zengini olmuştu; ancak çıkan petrol, hafif tür petroldü. Dolayısıyla Amerika, milyarlarca dolarlık yatırımın çöp olmaması için ağır petrol ithal etmeye devam etti. Bu yüzden ABD’nin şu an ilginç bir ticaret döngüsü içinde olduğunu söyleyebiliriz. Bir taraftan kendi çıkardığı kaliteli hafif petrolü dünyaya satıyor, diğer taraftan kendi rafinerilerini beslemek için dışarıdan kalitesiz ağır petrol almak zorunda kalıyor. Dolayısıyla lider üretici olmasına rağmen yüklü miktarda petrol ithal etmeye devam ediyor.

Konu, ağır petrol olduğunda da seçenekler belli. Rusya’ya ve İran’a ambargo var, Kanada’nın da kapasitesi belli. Geriye, dünyanın en büyük ağır petrol rezervine sahip olan ve ABD’nin ağır petrol rafinerilerine gemiyle sadece dört gün mesafedeki en mükemmel seçenek olan Venezuela kalıyor.

Çin’in Güney Amerika’da oyunun dışına itilmesi

Şimdi gelelim, operasyonun petrol kadar önemli bir diğer sebebine: Venezuela’nın Çin ile olan sıcak teması. Pekin Yönetimi, son 15 yılda Venezuela'yı Latin Amerika'daki stratejik üssü olarak seçmiş ve “Çin Kalkınma Bankası” aracılığıyla geçen sürede Maduro Rejimi'ne milyarlarca dolarlık bir nakit akışı sağlamıştı. Ancak elbette bu ilişki, bir zaman sonra Osmanlı’nın da Düyûn-ı Umûmiyye aracılığıyla tecrübe ettiği ülke kaynaklarını ve gelirlerini ipotek etme hâlini aldı. Yani geri alamayacağını bile bile borç vererek bir ülkeyi hâkimiyeti altına almaya çalışmak ve uzun vadeli başka bir çıkar planı yapmak, geçmişte olduğu gibi bugün de Venezuela ve Çin arasında yaşanıyordu.

Çin; verdiği kredinin her kuruşunu, Venezuela'nın gelecekte çıkaracağı petrole endekslemiş, yani ülkenin yer altı kaynaklarını daha çıkarılmadan ipotek altına almıştı. Uzun yıllar boyu önce kakao, ardından kahve, son olarak da 1900’lerden itibaren bölgedeki petrol kaynaklarının keşfiyle birlikte tamamıyla petrole dayanan bir ekonomisi olan Venezuela için ise petrolünü satmaktan başka hayatta kalmanın bir yolu yoktu. Maduro Yönetimi, uluslararası piyasalardan dışlandıkça Çin'e daha fazla taviz vermiş; ülkenin petrol altyapısının kontrolünü yavaş yavaş Çinli şirketlere bağlamıştı. Maduro açısından burada mesele elbette sadece para değildi. Belki de Çin’in veya diğer güçlerin, ülkesi üzerindeki çıkarlarını artırırsa onu ABD’ye yedirmeyeceklerini düşündü. Fakat yanıldı.

Tiksindirici borç

Çin’in verdiği milyar dolarlara geri dönecek olursak sahi, o paralara ne olacak? Çok büyük ihtimalle bir hiç olacak. Yeni yönetim, borçları ödemeyeceğini veya çok küçük bir kısmını ödeyebileceğini duyuracak. Ardından alacaklılar, borcun çok küçük bir kısmını geri almayı kabul ederek borcu silmek zorunda kalacaklar. Nasıl bu kadar kesin konuşuyorum? Çünkü uluslararası hukuk literatüründe, Rus Hukuçu Alexander Sack tarafından ortaya atılan “Tiksindirici Borç” (Odious Debt) diye bir kavram var. Sack tarafından, “Bir devletin nüfusunun rızası olmadan, kreditörlerin de farkında olduğu bir şekilde, çıkarlarının aksine alınmış ve harcanmış borçlar” olarak tanımlanan kavram, günümüzde de gelişmekte olan ülkelerde halkın çıkarı için harcanmamış borçları nitelemek için kullanılıyor. Özetle kendisinden önceki yönetimin aldığı borçları, kendi heva ve hevesi için kullandığını gören yeni yönetim; “Siz bu borcu, bu ülkenin vatandaşına değil, başta olan kişilere verdiniz. Dolayısıyla bu borç bizim borcumuz değil. Gidin, borcunuzu onlardan alın,” demiş oluyor.

ABD tarafından bu kavram hukuki bir dayanak olarak daha önce 2003 Irak İşgali sonrası süreçte de kullanılmıştı. ABD, Saddam Hüseyin devrildikten sonra ülkenin sırtında kalan devasa dış borç yükünü, bu paraların halkın refahı için değil; diktatörün baskı rejimi ve kişisel hırsları için harcandığını öne sürerek gayrimeşru ilan etti. ABD'nin yürüttüğü bu agresif diplomasi sonucunda, alacaklı ülkelerden oluşan Paris Kulübü ise Irak’ın borçlarının yüzde 80’ini silmek zorunda kaldı. Bugün aynı hukuki emsal, ABD tarafından muhakkak Venezuela için de masaya sürülecektir. ABD; Maduro Yönetimi'nin, özellikle muhalif Ulusal Meclis'in onayı olmaksızın Çin'den aldığı milyarlarca dolarlık ödeme yükümlülüğünü, “halkın rızası dışında ve rejimin bekası için alınmış gayrimeşru borç” statüsüne sokabilirse Çin’in Venezuela'daki 60 milyar dolarlık alacağını yasal bir kılıfla buharlaştırmayı başarmış olur.

Sömürge paylaşımı

Sonuç olarak Trump Yönetimi, burnunun dibindeki Venezuela ile küresel satrançtaki en büyük rakibi Çin arasındaki münasebet kritik bir hâl almaya başlayınca bu operasyonu devreye soktu. Böylece hem en büyük rakibinin yıllar boyunca elde edeceği petrol geliri musluğunu keserek kendine bağlamış oldu hem de “Ben buradayım,” diyerek rakibine büyük bir gözdağı verdi. Fakat burada kritik nokta şu ki ben, ABD’nin Çin’e “rağmen” böyle bir operasyon yaptığını düşünmüyorum. Çin, muhakkak başka büyük bir kazancı için Venezuela’ya “sunk cost” (***) gözüyle baktı ve oradaki haklarından feragat etti. Bu bağlamda hiç şüphe yok ki Venezuela'daki operasyona sadece Karakas ve Washington hattından bakmak, fotoğrafın bütününü kaçırmak olacaktır.

İçinde bulunduğumuz dönem, belki de Soğuk Savaş sonrası vadedilen liberal küresel köy hayalinin yıkıldığı ve 19. yüzyılın acımasız realpolitiğine, yani Büyük Güçlerin Paylaşım Savaşı'na geri dönüldüğü tarihî bir kırılma anıdır. Bugün dünya haritasına baktığımızda, sömürgeciliğin şekil değiştirdiğini; Çin, Rusya ve ABD gibi büyük oyuncuların modern bir nüfuz alanları paylaşımına başladığını görmekteyiz. Ukrayna’nın Rusya’ya, Tayvan’nın Çin'e, Venezuela’nın ise ABD’ye bırakıldığı; kısacası devlerin birbirine üç maymunu oynadığı yeni bir döneme girmiş olabiliriz. Herkesin kendi mahallesindeki zayıf halkayı yuttuğu, sınırların uluslararası hukuka göre değil; güçlünün ihtiyacına göre yeniden çizildiği neo-emperyal bir döneme...

(*) Monroe Doktrini:
ABD Başkanı James Monroe'nun, 2 Aralık 1823'te kongreye sunduğu doktrin. Temelde, “Amerika, Amerikalılarındır. Avrupalılar karışamaz,” argümanına dayanır
(**) Jandarma Necesario:
Bu kavram, Venezuelalı Sosyolog Laureano Vallenilla Lanz tarafından ortaya atılmıştır. Vallenilla, Latin Amerika toplumlarının ancak güçlü ve merkezî bir liderle istikrara kavuşabileceğini savunurken bu kavramı kullanır.
(***) Sunk Cost:
Türkçeye “batık maliyet” olarak çevrilen bu kavram, gittiği kabullenilen ve gelecek kararları etkilemeyen maliyete denir. Ne olursa olsun kurtarılamayacağı için

Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026