Hafız iş insanından ticaret ve emek dersleri

Kitaplar ilkeleri, hayat ise gerçekleri öğretir. Roman veya sinemaya olan düşkünlüğümüz hayale eğilimli olmamızdan değil, bu iki kurgunun “hayatın gerçeklerini” daha iyi yansıtıyor olmasındandır. Hayatın iyice pişirmediği iş insanlarına, kitaplar gerçekliği hissettiremez!
Hafız iş insanı temalı yazım bazı okuyuculara sevimli geldi, bazıları da kaşlarını çattı. Hüseyin Muratoğlu tipik kapitalistler gibi “rakamların büyüsüne kapılmış bir para avcısı” olsaydı, ben de ikinci gruptan yana çıkardım. Oysa garip Karadenizlim hâlâ 7/24 Çavuşbaşı-Osmanbey arasında mekik dokuyup, ailesinin maişetini sağlamaya çalışıyor. Her krizden ağır yaralı çıkan bu emekçi girişimcilerle, para kazanmayı hayatın nihai gayesine dönüştürmüş kapitalistleri aynı kefeye koymak, bin yılların ticaret ekonomisini son birkaç yüzyılın kapitalizmi ile özdeşleştirme hatasına düşmektir. Birincisinde insanlar yaşamak ve tapınmak için para kazanıyordu. İkincisinde insanlar tapınırcasına para kazanmak için yaşıyorlar!
Ticareti terk etmenin bedeli
İslam bir ticaret merkezinde doğdu ve bir ticaret medeniyetinin önünü açtı. Bir dönemde, ganimetlerle yetinip ticaretten el etek çeken Müslümanlar çoğalınca, halife Hz. Ömer (ra) tarafından sert biçimde uyarıldılar. O gün için bir nevi ayaktakımı kabul edilen gruplar ticarette ilerleyip de, seçkin Müslümanlar geri çekilince, halife bunun büyük bir tehlikenin işareti olduğunu sezmiş ve onlara şöyle demişti: “Ticarete önem verin, şu mevâliler dünyanız konusunda sizi yanlış yola sevk etmesinler.” Olayın gelişimi şöyle rivayet ediliyor: Halifeliği sırasında Hz. Ömer pazara gitti ve oradakilerin çoğunun Nebatîlerden olduğunu görünce üzüldü. Ashab toplanınca, pazarı terk etmelerinden ötürü onları kınadı. Onlar da kendilerini şöyle savundular: “Allah, nasip ettiği zaferle bizi pazarlara muhtaç olmaktan kurtardı. Ne diye kendimizi yoralım? İbadet, ticaretten daha hayırlı değil midir?” Hz. Ömer şöyle dedi: “Allah’a and olsun, eğer bu kafayla giderseniz, muhakkak ki erkekleriniz onların erkeklerine, kadınlarınız da onların kadınlarına hizmetçi olacaktır!” Hafız iş insanımız da ağabeyiyle beraber topu atmak pahasına İstanbul piyasasına atılmış, iplik işinde büyük darbe yemiştiler. Bunun sebebi talihsizliklerinden ziyade, “çekirdekten yetişme” olmamalarıydı. “Şirketi kurarken hazıra konma hatasını işlemiş, bir anda patron koltuğuna oturmuştuk. Bunun mutlaka bir bedeli olacaktı; o koltuğa sahip olmanın kolay olmayacağı aşikârdı.” Gene de edindikleri deneyim, yedikleri darbeye değerdi. “Başarının ilk şartı konfor alanını terk etmekti. Hiçbir başarı tesadüfen olamayacağı gibi, hiçbir çalışma da boşa değildi. Zafer ancak alınan darbelerle gelebilirdi. Samsun’dan ayrılma cesaretini göstermekle bizler konfor alanımızı terk etmiştik. Çok sıkıntılar çekmiş, hak etmediğimizi düşündüğümüz bir sürü olumsuzlukla karşılaşmıştık ama hiçbir zaman çalışmaktan geri durmamıştık.” İplikteki başarısızlıklarını kumaş işinde büyük bir başarıya dönüştüren hafız iş insanımızın serüveninden çıkardığımız dersleri şöyle sıralayabiliriz:
Hafız girişimciden sekiz ders
“Hiç iş olmayacağını bile bile her sabah vaktinde dükkânımızı açıp, akşam da tam vaktinde kapatırdık. Sonraki yıllarda ortağım Sait’le en çok sevdiğimiz alışkanlığımız, sokağımızda mağazayı en erken bizim açmamız olacaktı. Sabahın köründe hiçbir müşteri gelmezdi ama yine de o mağaza erken vakitte açılırdı.” Karadenizli hafızımız irfanıyla İslam geleneğini takip etmiş oluyordu. Resulullah (sav) şöyle buyurmuştu: “Allahım, ümmetime erken vakti bereketli kıl.” Allah elçisi bir seriyye göndereceği zaman, onu sabah erkenden gönderirdi. Hz. Ömer’in şöyle dediği rivayet olunur: “Sizden biriniz rızk aramaktan geri durup ‘Allahım bana rızık ver!' demesin. Biliniyor ki gök ne altın ne de gümüş yağdırır. Allah insanların bir kısmını diğerleri vasıtasıyla rızıklandırır.”

İplikten ağzı yanan Muratoğlu kardeşler, kumaş imalatını kafaya koyarlar. Bir de Osmanbey’de yer edinmeyi. Nihayet 15 metre karelik bir ekmek teknesi bulup yerleşirler. “Osmanbey'in havası düşüncelerimizi de etkiliyor, farkında olmadan bizi bir basamak üste taşıyordu. İlk değişimi renk konusunda yaşamıştık. Sultanhamam’da sadece koyu renk kumaşlar üretirken, şimdi açık ve uçuk renklere doğru kaymaya başlamıştık. Buradaki vitrinler cıvıl cıvıl renklerle şenlenirken, aşağıdaki durum kasvetliydi. Osmanbey vitrinlerde baharı, Sultanhamam kışı yaşıyordu.” Hz. Ömer, kim bir işde üç defa ticaret yapıp da kâr elde edemezse başkasına yönelsin demiştir. “Meslek öğrenin, muhtemeldir ki birinizin bir mesleğe muhtaç olması söz konusu olabilir. Biraz aşağı bulunan bir kazanç yolu, halka el açmaktan daha hayırlıdır. Bir deve satın alacağınız zaman büyük, semiz ve uzun boylusunu tercih edin. Eğer aldanırsanız değersizinde değil iyisinde aldanmış olursunuz. Kişinin şerefi malı, keremi dini, mürüvveti de ahlâkıdır. Allah'ın fazlından nasip ararken deve palanımın iki ucu arasında ölmem, yatağımda ölmemden bana daha sevimlidir.”3
Enerjik ve sebatkâr olun! Bir işe yapışıp kalmak her zaman iyi değilse de, işe yapışmak, işle beraber kaynayıp pişmek, başarının olmazsa olmazıdır. “Bizim için yepyeni bir hayat başlıyordu. Sait’le birlikte dükkânımızı her sabah erkenden besmeleyle açıyorduk. O, dükkânda duruyor, ben elimde çanta, fellik fellik dolaşıyordum. Şimdi koşma ve satma zamanıydı. Gençliğin verdiği enerjiyle sokakları arşınlıyor, en ücra yerlere girip çıkıyordum. Elinde çanta ile pazarlama yapanlara o zamanlar çantacı denirdi. Çoğu firma elimdeki çantayı görünce beni içeri almaz, elinin tersiyle girme işareti yapardı. Hatta bazı firmaların kapılarında ‘çantacı giremez’ ibaresi bile vardı. Bu çok gurur kırıcı bir şeydi ama başka çaremiz yoktu. Direnmeyen, başaramaz.”
“O sıralar yanımızda kimse çalışmıyor, her işimizi kendimiz yapıyorduk. İşimizin hem patronu hem de hamalıydık.” Bu şekilde oluşan küçük küçük tasarrufları mütemadiyen mala yatırıyor, işlerini genişletmeye çabalıyordular. Hem zanaatta ilerliyor, hem de sermayelerini büyütüyordular. Resulullah’tan şu hadis rivayet edilmiştir: “Kim bir akar veya ev satıp da parasını onun benzeri bir şeye yatırmazsa, onun bereketini görmemeye lâyıktır.” Hz. Ömer bir çocuk görüp de ondan hoşlandı mı, bir sanatı olup olmadığını sorar, hayır cevabını alırsa, “gözümden düştü” derdi.

Türkçesi: Dağın altında bile olsa, nasibin bulur seni. “Nasipse bir şey, el getirir, yel getirir, sel getirir.” Muratoğlu kardeşleri girişimlerinin ilk yıllarında en çok kıvrandıran mesele, sermaye yetersizliği olmuştu. Hafızımıza itimat eden bir kumaşçı, sezon sonu ödemeli şartıyla kendilerine bol miktarda iplik teklif etmiş, onlar da sevinerek ipliği almıştı. Fakat uyanık alıcı, kısa bir zaman sonra senet talep etmiş, genç girişimcilerimiz de hayatlarında ilk defa büyük miktarlarda şahsî senetlere imza atmışlardı. “En başında şahsi senet isteyip ipliği teklif etseydi bu yükün altına kesinlikle girmezdik. Çaresiz senetleri imzaladık. Rakam çok yüksekti. Vadelerini sekiz ay sonrasına yazmıştık ama korkusu bizi geceleri uyutmuyordu.” İyileşecek hastanın doktor ayağına gelirmiş. Bir müddet sonra devalüasyon oluyor ve iplik fiyatları katlanmaya başlıyor. “Para pul olmuş, aldığımız ipliğin maliyeti çok ucuz kalmıştı. Üstelik piyasada bu ipliğe beklenmedik bir talep olunca, bazı imalatçılara bile iplik satmıştık. O sezon öyle beklenmedik bir iş olmuştu ki, verdiğimiz senetlerin vadesi gelmeden müşteri senet ve çekleriyle değiştirip şahsi senetlerimizi geri almıştık. Ey Allah'ım, sen nelere kadirsin!”
Kumaş işinde ilerlemenin şartlarından biri, piyasanın moda öncülerine yüksek hacimli satışlar yapabilmektir. Hafız Hüseyin beyin bu umutla yokladığı dayısı Turgut Gencal (Huzur mağazası), Aksu kumaştan aşağısını kullanmadıklarını söyleyip yeğenini hayal kırıklığına uğratsa da, dayıoğlu Hikmet Gencal (Gencallar Giyim) on bin metre gibi yüksek bir sipariş vererek genç girişimcileri sevinç ve heyecana boğmuştu. Hikmet bey bununla da yetinmeyip, gençlere ne yapıp edip Rubo’ya kumaş satmalarını tenbihlemişti. “Rubo zamanın en büyük palto-kaban imalatçısıydı. Rubo’ya kumaş satabilirsek herkese satardık.”
“Rubo ile çok güzel çalıştık. Sami Bey ödemede şahsi senet kullanırdı. Hesabı öderken kuruşuna kadar yazar, asla yuvarlamazdı. Bu bize iyi bir örnek olmuş, biz de öyle davranmaya, aynen onun gibi ödemelerimizi kuruşuna kadar yapmaya başlamıştık. Rubo'ya kumaş satmamız başka firmaların da dikkatini çekmiş, birçok müşteri kapımızı aşındırmaya başlamıştı. Piyasanın en iyisine kumaş vermenin gururuyla, gelen firmalara daha iyi şart ve fiyatlarda ürün satmaya başlamıştık. Sami Bey ve ortağı Hayri Bey'in çocukları büyüyüp işi devraldıktan sonra ikinci kuşakla da çalışmaya devam ettik.”

“Maalesef koskoca Rubo firması, Türkiye'nin alışılageldik krizlerinden birinde yıkılacak ve zor duruma düşecekti. O dönemde bize de çok borcu vardı. Çalıştığımız bankanın müdürü, hemen hukuki işlemleri başlatmamızı ve alacaklılar listesinde ilk sıraya girmemizi istedi. Her zaman bana göre daha merhametli olan Sait, asla böyle bir şeyi yapamayacağımızı söyledi. Para batarsa batsın, en zor zamanlarımızda bize nefes olan, bizi piyasaya kazandıran, her defasında bizden övgü ile bahseden bu insanlara asla bu vefasızlığı gösteremezdik. Sonraları Sami Bey, ‘Sizden başka herkes bizi icraya verdi’ demiş ve piyasanın o koskoca imparatoru karşımızda çocuk gibi ağlamıştı. Çok üzülmüş, ben de gözyaşlarımı tutamamıştım. Bir gayrimüslim olan o şerefli insan, bize olan borcunu geç de olsa kuruşuna kadar ödemişti.”
Tecrübe, şuurumuza gün gün damlar. Hayattan daha büyük öğretmen mi var?
Bu yazının başlığı, yazardan bağımsız olarak editoryal şekilde hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.