İklim krizi gıda fiyatlarını kalıcı artırıyor

İklim artık yalnızca hava durumunu değil, fiyatları da belirliyor. Kuraklık, aşırı sıcaklıklar ve seller tarım takvimini altüst ederken, kakao fiyatları bir yılda üçe katlandı. Zeytinyağı ve kahvede de rekor seviyeler görüldü.
2022–2024 arasında ABD’den Güney Kore’ye, Japonya’dan Meksika’ya kadar 18 ülkede yaşanan 16 aşırı iklim olayı, sebzeden pirince kadar temel gıdalarda çift haneli, kimi zaman üç haneli fiyat artışlarına neden oldu. Yeni araştırmalar, iklim değişikliğinin artık fiyat istikrarı üzerindeki kalıcı baskısını somutlaştırıyor. Potsdam İklim Etkisi Araştırma Enstitüsü ve Avrupa Merkez Bankası’nın ortak analizine göre, küresel ısınma önümüzdeki on yılda gıda maliyetlerini her yıl yaklaşık yüzde 1,49–1,79 oranında artıracak. Bu artışın manşet enflasyona yansımasının ise yıllık yüzde 0,32–1,18 aralığında olacağı öngörülüyor.
Türkiye de bu dalganın dışında değil. İlkbahar donları kiraz ve kayısıda verimi düşürürken, yaz aylarında artan yangınlar ve kuraklık mevsimselliği bozdu. TÜİK projeksiyonlarında meyve, içecek ve baharat grubunda yaklaşık 7 milyon tonluk üretim kaybı riski öne çıkıyor. Bu tablo, sofradaki bulunurluk sorununu hızla fiyatlara yansıtıyor. Taze meyve–sebze için ‘bolluk ayları’ giderek kısalırken, soğuk zincir ve lojistikte yaşanan aksamalar da fiyat şokunu daha da derinleştiriyor.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü verilerine göre 2024 yılı, uzun dönem ortalamasının (1970–2024) her ay üzerinde seyretti. Özellikle haziran– eylül döneminde sıcaklık farkı 3–4 °C’ye ulaşarak son yılların en sıcak yazını oluşturdu. Bu olağanüstü artış, tarımsal üretim takvimini bozdu; meyve, sebze ve tahıl gruplarında verim kayıplarını derinleştirerek gıda fiyatlarını yukarı taşıdı. 2024 yazı, Türkiye’de ‘iklim enflasyonu’ etkilerinin somut biçimde hissedildiği ilk dönem olarak kayda geçti.
Reklam
İklim enflasyonu kalıcılaşıyor
Karadeniz Teknik Üniversitesi İktisat Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Seyfettin Artan, iklim değişikliğinin günümüzde tarımsal üretim için en önemli risklerden biri haline geldiğini belirtiyor. Artan, kuraklık, aşırı sıcaklar ve sellerin hem Türkiye’de hem de dünyada gıda üretimini giderek daha zor hale getirdiğini, bu gelişmelerin verim kayıplarını artırarak maliyetleri yükselttiğini ve dolayısıyla gıda fiyatları üzerinde kalıcı bir baskı yarattığını vurguluyor. Geçmişte gıda fiyatlarının çoğunlukla mevsimsel etkilerle geçici artışlar gösterdiğini hatırlatan Artan, “Ancak artık fiyatlar kalıcı biçimde yüksek seyrediyor, gıda enflasyonu yapışkan hale geldi” diyor.

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İktisat Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Etem Karakaya ise iklim değişikliğinin enerji, tarım ve lojistik sektörleri üzerinden zincirleme bir maliyet baskısı oluşturduğuna dikkat çekiyor. Karakaya, “Bu üç sektör hem enerji yoğun hem de diğer tüm sektörlerin girdisini oluşturuyor. Dolayısıyla iklim kaynaklı maliyet artışları kaçınılmaz biçimde genel enflasyona yansıyor” diyor. Artan sıcaklıklar, kuraklık ve sel olaylarının tarımsal verimi düşürerek gıda arzını kısıtladığını belirten Karakaya, enerji maliyetlerindeki artışın üretim ve taşımacılık maliyetleri üzerinden tüketici fiyatlarına dolaylı baskı oluşturduğunu ifade ediyor.
İklim kaynaklı gıda şokları
Avrupa’daki araştırma enstitülerinin “İklim Aşırılıkları, Gıda Fiyatı Sıçramaları ve Toplumsal Riskler” başlıklı ortak çalışması, son üç yılda iklim değişikliğine bağlı olarak yaşanan fiyat artışlarını net biçimde ortaya koyuyor. Rapora göre, iklim olaylarının şiddeti ve etkilediği ürünler bölgeden bölgeye değişse de sonuç aynı gıda fiyatlarında keskin yükseliş.
2022–2023 döneminde Güney Avrupa’yı vuran uzun kuraklık, Avrupa Birliği genelinde zeytinyağı fiyatlarının 2024 Ocak itibarıyla bir yılda yüzde 50 artmasına yol açtı. İngiltere’de yağışlı hava koşulları patates üretimini olumsuz etkileyerek fiyatların yüzde 22 yükselmesine neden oldu. Doğu Asya’da 2024 yazındaki aşırı sıcaklık dalgaları, Kore lahanasının fiyatını yüzde 70, Japon pirincini yüzde 48, Çin’de sebze fiyatlarını ise yüzde 30 oranında artırdı.
Reklam

Benzer bir tablo Güneydoğu Asya’da da görüldü. Vietnam’da Şubat 2024’teki sıcak hava dalgasının ardından robusta kahvesinin fiyatı beş ay içinde iki katına çıktı. Endonezya’da 2023’te yaşanan kuraklık pirinç fiyatlarını yüzde 16, Pakistan’da 2022’deki seller kırsal bölgelerde gıda fiyatlarını haftalar içinde yüzde 50 artırdı. Hindistan’da 2024’teki sıcak hava dalgası sonrası soğan fiyatları yüzde 89, patates fiyatları yüzde 81 oranında arttı.
Afrika ve Amerika kıtalarında da tablo farklı değil. Güney Afrika’da sıcak hava dalgası mısır fiyatlarını yüzde 36 yükseltirken, Etiyopya’da 2022 kuraklığının ardından gıda fiyatlarında bir yıl içinde yüzde 40’lık artış kaydedildi. ABD’nin sebze üretim merkezleri olan California ve Arizona’daki kuraklık, sebze fiyatlarını 2022’de yüzde 80 oranında artırdı. Meksika’da 2023 kuraklığının ardından meyve ve sebze fiyatları yeni yılın başında yüzde 20 yükseldi. Brezilya’da 2023’te yaşanan kuraklık, 2024 ortasında küresel kahve fiyatlarını yüzde 55 yukarı çekti. Kakao üretiminin yüzde 60’ını üstlenen Gana ve Fildişi Sahili’nde sıcak hava ve uzun kuraklık, 2024 baharında kakao fiyatlarının bir yılda yaklaşık yüzde 300 artmasına yol açtı.
Artan gıda fiyatları artık yalnızca mutfak bütçesini değil, toplumların sosyal dokusunu da etkiliyor. Her fiyat sıçraması, özellikle düşük gelirli hanelerin beslenme kalitesini düşürerek sağlık risklerini artırıyor ve kamu harcamalarını büyütüyor. Üstelik gıdanın enflasyon sepetindeki payının yüksek olduğu gelişmekte olan ülkelerde bu tablo, genel enflasyon üzerinde kalıcı bir yukarı yönlü baskı yaratıyor.
Kırılgan kesimler daha sert etkileniyor
İklim kaynaklı gıda şoklarının yarattığı fiyat artışları, toplumun tüm kesimlerini etkiliyor olsa da en ağır yükü dar gelirli haneler taşıyor. Gıda ve enerji gibi zorunlu ihtiyaçlara bağımlı harcama yapısı, düşük gelirli grupları enflasyon karşısında çok daha savunmasız hale getiriyor.

Artan, iklim değişikliğinin tetiklediği gıda enflasyonunun en sert şekilde düşük gelirli kesimleri vurduğunu belirtiyor. Bunun temel nedeninin, bu hanelerin bütçelerinin büyük bölümünü gıda ve enerjiye ayırmak zorunda olmaları olduğunu ifade ediyor. Artan, TÜİK’in 2 Haziran 2025’te yayımladığı Hanehalkı Tüketim Harcaması verilerine göre, Türkiye’de en düşük gelirli yüzde 20’lik grubun tüketim harcamalarının yaklaşık yüzde 30,4’ünü gıda ve alkolsüz içeceklere ayırdığını, buna karşın en yüksek gelirli yüzde 20’lik grubun bu oranının yalnızca yüzde 12,8 olduğunu hatırlatıyor. Bu farkın, düşük gelirli hanelerde gıda harcamalarının ne kadar merkezi bir yer tuttuğunu gösterdiğini vurgulayan Artan, “Gıda harcamalarının bütçedeki yüksek payı, düşük gelirli hanelerin fiyat artışlarını orantısız biçimde hissetmesine neden oluyor” diyor.
Reklam
Gıda güvenliği zorda
Küresel nüfus hızla artarken, iklim değişikliğinin tarımsal üretim üzerindeki baskısı her geçen yıl daha görünür hale geliyor. Bilimsel projeksiyonlara göre 2050 yılına kadar artan talebi karşılayabilmek için gıda üretiminin, 2000’li yılların başına kıyasla en az yüzde 60 oranında artması gerekiyor. Ancak mevcut iklim koşulları, bu hedefin giderek uzaklaştığını gösteriyor.
Artan sıcaklıklar, değişen yağış düzenleri ve uzayan kuraklık dönemleri, tarım alanlarında böcek istilalarını, mantar hastalıklarını ve küf oluşumunu artırıyor. Bu durum yalnızca verimi düşürmekle kalmıyor; aynı zamanda kimyasal pestisit kullanımını artırarak toprağın doğal dengesini de bozuyor. Nem oranındaki dalgalanmalar ise özellikle tahıl ve bakliyat üretiminde kalite kayıplarına yol açıyor. Yağışların şiddetindeki ve sıklığındaki artış, toprak erozyonunu hızlandırırken son yirmi yılda küresel ölçekte yüzde 9 civarında verim kaybına neden oldu.

Projeksiyonlar, artan gıda talebini karşılayabilmek için üretimin gelişmiş ülkelerde yüzde 24, gelişmekte olan ülkelerde ise yüzde 77 oranında büyümesi gerektiğini ortaya koyuyor. Aksi halde, yetersiz beslenen nüfusun hızla artması kaçınılmaz görünüyor. Pirinç, buğday ve mısır gibi temel ürünlerde yaşanan iklim kaynaklı fiyat artışları, yem maliyetlerini yükselterek et ve süt ürünlerinde zincirleme fiyat baskısına yol açıyor.
Tüm bu gelişmeler, iklim krizinin yalnızca tarımsal üretimi değil, gıda güvenliğiyle birlikte makroekonomik istikrarı da tehdit ettiğini gösteriyor. Artık mesele, ‘iklim değişikliğine nasıl uyum sağlanacağı’ değil, ekonomik sistemin bu yeni iklim düzenine nasıl yanıt vereceği sorusuna dönüşmüş durumda. Bu nedenle, hem küresel ölçekte hem de Türkiye özelinde iklimin enflasyon üzerindeki etkisini azaltacak bütüncül ekonomik politikalara acil ihtiyaç duyuluyor.
Sürdürülebilir tarım dirençli ekonomi
İklim değişikliğinin yarattığı enflasyon baskısını azaltmak, tek bir kurumun ya da politikanın çabasıyla mümkün görünmüyor. Bu sürecin hem küresel ölçekte güçlü bir uluslararası işbirliğiyle hem de ulusal düzeyde koordineli bir yaklaşımla yönetilmesi gerekiyor.
Artan, iklim kaynaklı fiyat baskılarının yalnızca merkez bankalarının para politikasıyla çözülemeyeceğini, ekonomi yönetiminin de kapsayıcı adımlar atmasının zorunlu olduğunu belirtiyor. Artan’a göre tarımda iklime dayanıklı üretim tekniklerinin desteklenmesi, modern sulama ve dijital tarım teknolojilerinin yaygınlaştırılması, enerji dönüşüm yatırımlarının hızla artırılması ve stratejik gıda stoklarının oluşturulması öncelikli adımlar arasında yer alıyor. Ayrıca kirleten sektörleri sorumlu tutacak karbon vergisi uygulamaları ve bu gelirlerin yeşil yatırımlara yönlendirilmesi, hem enerji dönüşümünü hızlandıracak hem de fiyat istikrarını güçlendirecek adımlar olarak öne çıkıyor. Para politikası araçlarının iklim risklerini dikkate alacak biçimde revize edilmesi gerektiğini vurgulayan Artan, ‘yeşil merkez bankacılığı’ anlayışının artık kurumsal bir çerçeveye oturtulması gerektiğini dile getiriyor.
Reklam

Karakaya ise sera gazı emisyonlarını azaltmaya yönelik politikalar içinde karbon fiyatlamasının en etkili araçlardan biri olduğunu belirtiyor. Karakaya, yakın dönemde kurulacak emisyon ticaret sisteminin doğru bir tasarımla işletilmesi halinde işletmeleri fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye ve enerji verimliliğine yönlendirebileceğini ifade ediyor. Lojistik sektörünün bu dönüşümde kilit rol oynayacağını vurgulayan Karakaya, elektrikli araçlara sağlanacak teşviklerin hem emisyon azaltımına hem de dışa bağımlı petrol tüketiminin düşürülmesine katkı sağlayacağını, bunun da orta vadede daha düşük maliyetli bir üretim ve taşımacılık yapısı yaratacağını söylüyor.
Bu dönüşümün önemli ayaklarından birini ise tarım teknolojilerindeki yenilikler oluşturuyor. Dikey tarım sistemleri, sınırlı arazi ve su kaynaklarının daha verimli kullanılmasını sağlayarak üretimde sürekliliği destekliyor. Kapalı alanlarda iklim kontrollü biçimde yapılan bu üretim modeli, kuraklık riskini azaltırken aynı alandan çok daha yüksek verim alınmasına imkân tanıyor. Tarımda hidrojel kullanımı da su yönetiminde devrim niteliğinde bir çözüm sunuyor. Toprağın nem tutma kapasitesini artıran bu polimer yapılar, sulama ihtiyacını yüzde 40’a kadar azaltarak hem verimliliği hem de su tasarrufunu aynı anda sağlıyor.
Buna ek olarak sensör tabanlı akıllı sulama sistemleri, toprak nemi, sıcaklık ve yağış verilerini anlık olarak izleyerek doğru zamanda, doğru miktarda sulama yapılmasını sağlıyor. Böylece su ve enerji israfı minimuma inerken, üretimde kaynak verimliliği artıyor. İklime dayanıklı tohumlar, dijital tarım uygulamaları ve veri odaklı üretim modelleriyle birleştiğinde bu yeni yaklaşım, hem gıda arz güvenliğini güçlendiriyor hem de iklim enflasyonuna karşı sürdürülebilir bir koruma kalkanı oluşturuyor.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.